İçeriğe atla
Kelime-i Hûdiyye kapak gorseli

Kelime-i Hûdiyye

Muhyiddin İbnü'l-Arabi

68 sayfa~102 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Muhyiddin İbnü'l-Arabifusûsu'l-hikem şerhidijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

Muhyiddin İbnü'l-ArabiFusûsu'l-HikemTasavvufVahdet-i Vücudİslam DüşüncesiİrfanŞerh GeleneğiHûd (Peygamber)Kelime (Kavram)

Sıkça Sorulan Sorular

Kelime-i Hûdiyye nedir?

Kelime-i Hûdiyye, tasavvufta Hz. Hûd'a atfedilen ve "ahadiyyet-i rubûbiyyet" (Rablık birliği) hikmetini içeren özel bir kavramdır. Bu kelime, Hak'ın birçok terbiye edilen varlığın zuhur yerlerinde Vâhid olan Rabliğini müşâhede etme hâlini ifade eder1. İbn Arabî'nin Fusûs'ül-Hikem'inde Yûsuf Fassı'ndan sonra gelen ve ahadiyyet-i zâtiyye ile ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyyeyi tamamlayan bir mertebe olarak ele alınır1. Hz. Hûd, vaktinin bir nebiyy-i zîşânı ve "Allah" ism-i câmiinin mazharı olan insân-ı kâmil olarak, bu ahadiyyet-i rubûbiyyet hikmetinin taşıyıcısıdır1.

Ayrıntı

Kelime-i Hûdiyye, tasavvufî düşüncede, özellikle İbn Arabî'nin eserlerinde önemli bir yer tutar. Bu kavram, Hak'ın "ahadiyyet" (birlik) mertebesinin "rubûbiyyet" (Rablık) yönüyle ilişkilidir. Ahadiyyet, Allah'ın lâ-taayyün'den sonraki ilk taayyünü olup, sıfat ve esmâdan henüz tafsîl edilmemiş, sırf 'tek' olma kademesidir2. Kelime-i Hûdiyye ise bu ahadiyyetin, Rablık tecellileri üzerinden idrâk edilmesidir. Hz. Hûd (a.s.), birçok mahlûkun terbiye edildiği zuhur yerlerinde Vâhid olan Allah'ın Rabliğini müşâhede ederdi1. Bu müşâhede, her bir mahlûkun kendi ism-i hâssı tarafından terbiye edildiğini ve esmâ-i ilâhiyyenin sayısız olmasından dolayı terbiye edilen varlıkların da sayısız olduğunu gösterir. Dolayısıyla her bir "isim" bir Rab'dir1.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî, Yûsuf Fassı'nın sonunda "ahadiyyet-i zâtiyye" (Zât birliği) ve "ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye" (ilâhî isimler birliği) kavramlarını açıkladıktan sonra, Kelime-i Hûdiyye ile "ahadiyyet-i rubûbiyyet"i (Rablık birliğini) beyân eder1. Bu, ahadiyyet kavramının farklı veçhelerini tamamlayıcı bir yaklaşımdır. Hz. Hûd, vaktinin bir nebiyy-i zîşânı ve "Allah" ism-i câmiinin mazharı olan insân-ı kâmil olarak, bütün ilâhî isimlerin tecelli yeridir1. Bu durum, onun ahadiyyet-i rubûbiyyet hikmetini taşımasının temelini oluşturur. Ehlullahın zevkî ulûmları, isti'dâdlarına göre farklılık gösterse de, hepsi hüviyyet-i Hakk'a ve zât-ı ilâhiyye-i ahadiyyeye râci'dir; zira bütün ulûm ve ezvâk O'ndan kaynaklanır1. Bu da Kelime-i Hûdiyye'nin temelindeki ahadiyyet hikmetinin genişliğini gösterir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Kelime-i Hûdiyye — s. 3, 10, 11, 34, 87
  3. 2.K1, s. 220
Eserin yazarı Muhyiddin İbnü'l-Arabi kimdir?

Muhyiddîn İbn Arabî, tasavvuf metafiziğinin en büyük teorisyeni ve "Şeyh-i Ekber" unvanıyla anılan önemli bir sûfîdir1. Kendisi, tasavvuf-irfân külliyatının en yoğun ve derin metinlerinden sayılan Fusûsu'l-Hikem ile tasavvuf metafiziğinin ansiklopedik kaynağı olan Fütûhât-ı Mekkiyye gibi eserlerin müellifidir1. Fusûsu'l-Hikem'in Hz. Peygamber'in rüyâ ile yazdırdığı bir ilhâmî tezahür olduğu, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin ise Mekke'de Kâbe'yi tavaf ederken aldığı manevî açılımlar (fetihler) neticesinde kaleme alındığı belirtilir1.

Ayrıntı

Muhyiddîn İbn Arabî (1165-1240), tasavvuf düşüncesinin zirve isimlerinden olup, "Şeyh-i Ekber" olarak tanınır (Muhyiddin İbn Arabi). Onun eserleri, tasavvuf metafiziğinin temel taşları kabul edilir. En bilinen eserlerinden biri olan Fusûsu'l-Hikem, "Hikmetlerin Yüzükleri" veya "Hikmet Cevherleri" anlamına gelir ve 27 bölümden (Fass) oluşur; her Fass bir peygambere ait bir hikmeti temsil eder1. Bu eserin, İbn Arabî'ye Hz. Peygamber tarafından rüyâ yoluyla yazdırıldığı ve ilhâmî bir tezahür olduğu ifade edilir1. Fusûsu'l-Hikem, tasavvuf-irfân külliyatının en yoğun ve derin metni olarak kabul edilir ve klasik dilde "Fusûs'u anlayan tasavvufu tahkîk etmiş demektir" tabiriyle önemi vurgulanır1.

Diğer büyük eseri Fütûhât-ı Mekkiyye ise "Mekkî Fetihler" anlamına gelir ve 560 bölümden (bâb) oluşan, tasavvuf metafiziğinin ansiklopedik kaynağıdır1. İbn Arabî, bu eseri Mekke'de Kâbe'yi tavaf ederken aldığı manevî açılımlar (fetihler) sayesinde yazdığını belirtir; eserin asıl mesnedi onun şahsî müşâhedeleridir, ancak dayanağı Kur'ân ve sünnettir1. Fütûhât-ı Mekkiyye, ibâdet, ahlâk, kâinatın yapısı (kozmoloji), velâyet hiyerarşisi, esmâü'l-hüsnâ gibi tasavvufî bilginin bütün dallarını işleyen kapsamlı bir eserdir1. Eserin yazımına 1202'de Mekke'de başlanmış ve 1238'de Şam'da tamamlanmıştır, bu da 36 yıl süren bir telif çalışmasını gösterir1. İbn Arabî'nin eserleri, vahdet-i vücud gibi pek çok tartışmalı konuyu ele alması nedeniyle bazı zâhirî kelâmcılar tarafından şüpheli bulunmuştur1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1, s. 26, 296
Kelime-i Hûdiyye ne anlatıyor?

Kelime-i Hûdiyye, Hz. Hûd'un makâmına atfedilen "ahadiyyet-i rubûbiyyet" hikmetini, yani Rablık birliğini ve bu birliğin tezahürlerini ele alan bir tasavvufî metindir. Bu hikmet, her bir mahlûkun kendine özgü bir ism-i ilâhî tarafından terbiye edildiği ve bu isimlerin sayısızlığı sebebiyle terbiye edilen varlıkların da sayısız olduğu gerçeğine dayanır1. Şeyh-i Ekber İbn Arabî, daha önceki Yûsuf Fassı'nda zât birliği (ahadiyyet-i zâtiyye) ve ilâhî isimler birliğini (ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye) zikrettikten sonra, bu eserde Rablık birliğini (ahadiyyet-i rubûbiyyet) açıklamaktadır1. Hz. Hûd (a.s.), birçok terbiye edilen varlığın zuhur yerlerinde Vâhid olan Allah'ın Rabliğini müşâhede eden bir insân-ı kâmil olarak bu hikmetin mazharıdır1.

Ayrıntı

Kelime-i Hûdiyye'nin temelinde, Hz. Hûd'un "ahadiyyet-i rubûbiyyet" hikmetini idrâk etmesi yatar. Bu hikmet, her varlığın kendine mahsus bir "Rab"bı olduğunu, yani her mahlûkun belirli bir ilâhî ismin terbiyesi altında bulunduğunu ifade eder1. Esmâ-i ilâhiyyenin sayısız olması gibi, bu isimlerin terbiyesi altındaki varlıklar da sayısızdır. Bu durum, her bir ismin ayrı bir Rab olduğunu gösterir. İbn Arabî, bu eserde "ahadiyyet-i rubûbiyyet"i, daha önce Yûsuf Fassı'nda ele aldığı "ahadiyyet-i zâtiyye" (Zât birliği) ve "ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye" (ilâhî isimler birliği) kavramlarının devamı niteliğinde açıklar1. Hz. Hûd (a.s.), kendi zamanının bir nebiyy-i zîşânı ve "Allah" ism-i câmiinin mazharı olan bir insân-ı kâmil olarak, bütün ilâhî isimlerin tecelli yeridir ve bu Rablık birliğini müşâhede etmiştir1. Eserde, ehlullahın vücudunda hâsıl olan ilâhî ilimlerin ve zevklerin, onların istidatları ve ayn-ı sâbitelerinin genişliğine göre farklılık gösterdiği, ancak tüm bu farklı ilim ve zevklerin, Hak'ın hüviyyet-i vâhid olan zât-ı ilâhiyye-i ahadiyyesine döndüğü belirtilir. Zira tüm ilim ve zevkler O'ndan kaynaklanır ve Hak'ın hüviyyetinde tek bir hakikattir; farklılıklar mazharların ve mahallerin çeşitliliğinden ileri gelir1. Bu bağlamda, Kelime-i Hûdiyye, tevhidin farklı mertebelerini ve Hak'ın varlıktaki tecellilerini Hz. Hûd'un makâmı üzerinden derinlemesine incelemektedir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Kelime-i Hûdiyye — s. 2, 3, 9, 10, 11, 34, 87
Ahadiyyet hikmeti ne demektir?

Ahadiyyet hikmeti, tasavvufta Allah'ın mutlak birliği ve tekliği sırrını ifade eden bir kavramdır. Bu hikmet, Cenâb-ı Hakk'ın hiçbir isim ve sıfatla taayyün etmediği, lâ-taayyün mertebesinden sonraki ilk taayyünü olan ahadiyyet mertebesine dayanır1. Hûd (a.s.)'ın hikmeti de bu "ahadiyyet-i rubûbiyye"ye, yani Rablık birliğine müstenittir2. Hûd (a.s.), birçok terbiye edilen varlığın görünümlerinde Vâhid olan Allah'ın Rabliğini gözlemlemesiyle bu hikmeti idrak etmiştir2. Bu hikmet, Hak'ın kendi zâtında, kendi zâtıyla, kendi zâtı için 'gizli' olduğu a'maiyyet mertebesinden sonra, esmâ ve sıfatların henüz tafsîl edilmediği, sırf 'tek' olma kademesidir1.

Ayrıntı

Ahadiyyet hikmeti, tasavvufî vücud bahsinde Allah'ın mutlak birliğinin idrakine işaret eder. Bu hikmet, Hazerât-ı Hamse sıralamasında lâ-taayyün (a'maiyyet) mertebesinden sonra gelen ahadiyyet mertebesinde kökleşir1. Ahadiyyet, Hak'ın 'tek olma' makâmıdır; ancak bu teklik hiçbir nispet kabul etmez ve esmâ ile sıfatların henüz kapalı olduğu, çoğalma öncesi bir mertebedir1. Hûd (a.s.)'ın hikmeti, bu "ahadiyyet-i rubûbiyye"ye, yani Rablık birliğine dayanır2. Şeyh-i Ekber (r.a.), daha önce "ahadiyyet-i zâtiyye" (Zât birliği) ve "ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye"yi (ilâhî isimler birliği) zikretmişken, Hûd Fassı'nda "ahadiyyet-i rubûbiyyet"i açıklar2. Hûd (a.s.), birçok terbiye edilen varlığın zuhur yerlerinde Vâhid olan Allah'ın Rabliğini gözlemlemiştir2. Bu gözlem, her bir yaratılanı terbiye edenin, ona bağlı özel bir isim olduğunu ve ilâhî isimlerin sayılamayacak kadar çok olması sebebiyle, onların terbiyesi altında bulunan zuhur yerlerinin de aynı şekilde sayılamaz olduğunu idrak etmesidir2. Ahadiyyet hikmeti, ehlullah'tan bazılarının tasavvufî teriminde "hazret-i ahadiyyet"ten ibarettir; çünkü bu mertebeyi Hak'tan başka kimse bilmez ve o mertebe bir perdedir2. Bu hikmet aynı zamanda "ayaklar ilmi"ndendir; yani Hak yolunda yürümekle elde edilen bir ilimdir2.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1, s. 220
  3. 2.Kelime-i Hûdiyye — s. 1, 2, 9, 10, 11, 111, 306, 307
Eserde geçen 'her isim bir Rab'dir' ifadesi nasıl anlaşılmalıdır?

Tasavvufta "her isim bir Rab'dir" ifadesi, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz ilâhî isimlerinin her birinin, kendi tecellî sahasında bir terbiye edici vasfı bulunduğunu ve bu isimlerin her birinin, terbiye ettiği varlık için özel bir Rabb olduğunu ifade eder. Bu anlayış, rubûbiyyetin genişliğini ve her yaratılmışın kendine mahsus bir terbiye edici isme tabi olduğunu gösterir. İlâhî isimlerin sayısız olması gibi, onların terbiyesi altında bulunan varlıklar ve zuhur yerleri de sayısızdır1. Bu durum, kulun özel Rabb'i (Rabb-ı Hâs) kavramıyla da ilişkilidir; zira her kulun terbiyesini üstlenen hususî bir isim bulunur2.

Ayrıntı

"Her isim bir Rab'dir" ifadesi, tasavvufî düşüncede rubûbiyyetin derin ve kapsamlı bir veçhesini ortaya koyar. Rubûbiyyet, Hakk'ın "er-Rabb" isminin tezâhürü olup, kâinatı terbiye eden, yetiştiren ve ihtiyaçlarını gideren yönünü belirtir3. Bu bağlamda, ilâhî isimlerin her biri, kendi tecellî dairesinde bir terbiye edici işlev görür. Zira ilâhî isimler sayılamayacak kadar çoktur ve bu isimlerin terbiyesi altında bulunan görünümler veya zuhur yerleri de aynı şekilde sayılamaz1. Bu durum, her bir yaratılmışın, kendisine özel bir ilâhî ismin terbiyesine tâbi olduğunu gösterir. Bu özel isim, o yaratılmışın Rabb-ı Hâs'ıdır; yani o kulun terbiyesini üstlenen hususî bir isimdir2. Örneğin, bir kulun terbiyesini üstlenen Hak, o kulda görünen özel Rab'dir ve bu da ilâhî isimlerden biridir. Diğer yaratılmışlarda görünen ve onlara boyun eğen Hak ise, onların özel Rab'leri olan isimlerdir1. Bu sebeple, bir kişinin Rabb'inin kendisine boyun eğmesi, diğer Rab'lerin de ona boyun eğmesini gerektirmez; zira her Rab, kendi tecellî sahasında etkindir ve diğer Rab sahipleri boyun eğmedikçe, onların tecellî yerleri olan yaratılmışların da boyun eğmesi beklenmez1. Bu anlayış, Hakk'ın âlemleri doğrudan değil, esmâî tecellîlerle yönettiği ve bu tecellîlerin yeryüzündeki mahallerinin ricâlü'l-gayb gibi varlıklar olduğu düşüncesiyle de örtüşür3.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Kelime-i Hûdiyye — s. 1, 2, 8, 9, 58, 59, 60, 61
  3. 2.Vikipedi: Rabb-ı Hâs
  4. 3.K1, s. 30, 54
Bu eser kimler için yazılmıştır?

Necdet Ardıç'ın "Kelime-i Hûdiyye" adlı eseri, tasavvufî irfan yolunda ilerleyen, Hakk'a ulaşmayı arzulayan ve hakikatleri idrak etme gayretinde olan ârifler ve muvahhitler zümresi için yazılmıştır. Eser, zahirî ilimlerle yetinmeyip eşyanın özüne ve kemalatına yönelen, perdelerden arınmış kimselere hitap eder. Zira bazı insanlar, üzerinde yürüdükleri yolun hakikatini ve Hakk'a ulaştığını bilmezler; ârifler ise bu yolun doğru yol olduğunu bilseler dahi, perdeli kimseler için bu yolun eğri olduğunu idrak ederler1. Bu eser, dilbilgisi gibi zahirî ilimlerle ömrünü geçirenlerin, eşyanın özüne bakanları geçemeyeceğini vurgular1.

Ayrıntı

"Kelime-i Hûdiyye", tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan Necdet Ardıç'ın eserlerinden biridir (Necdet Ardıç (Terzibaba) - WIKI). Bu eser, özellikle Hakk yolunda ilerleyen ve nefs mertebelerini aşmaya çalışan sâlikler için bir rehber niteliğindedir (İrfan Mektebi (Hakk Yolu) - WIKI). Eserin hitap ettiği kesim, "ârifler ve muvahhitler zümresi" olarak tanımlanır1. Bu kimseler, Allah'ın birliğini tasdik eden ve hakikatleri idrak edenlerdir.

Eser, insanların iki farklı durumuna işaret eder: Birincisi, "perdeli" olanlar. Bu kişiler, üzerinde yürüdükleri yolun hakikatini ve onun Hakk'a ulaştığını bilmezler1. Onlar için bu yol, doğru yol gibi görünse de, aslında mutluluklarına göre eğri bir yoldur1. İkincisi ise "ârifler"dir. Ârifler, perdeli kimselerin yürüdüğü yolun sırât-ı müstakîm olduğunu bilseler bile, o yolun perdeli kimseler hakkında doğru yol olmadığını idrak ederler1. Bu durum, eserin, hakikati görebilen ve idrak edebilen kimselere yönelik olduğunu gösterir.

Ayrıca eser, "sarf ve zarf ehli" olarak adlandırılan, yani dilbilgisi gibi zahirî ilimlerle ömrünü geçiren ve eşyanın dış görünüşleriyle meşgul olan "kusurlu kimseler" ile, "eşyanın özüne bakan ve kemalatı elde etmede gayretli olan kimseler" arasında bir ayrım yapar1. Bu ayrım, eserin, zahirî bilgiden ziyade bâtınî hakikatlere yönelen, olgunlukları elde etme gayretinde olanlara hitap ettiğini açıkça ortaya koyar. Eserin içeriği, "mükellefin kim olduğunu bilseydim ne olurdu! Eğer kuldur desem, o ölüdür ve yoktur; ve eğer Hak'tır desem, teklif olunan nerede?" gibi derin tasavvufî sorgulamaları barındırır1, bu da onun sıradan okuyucudan ziyade, tasavvufî idrak seviyesine ulaşmış kimselere yönelik olduğunu gösterir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Kelime-i Hûdiyye — s. 184, 185, 441, 442, 450, 452
Eserin dili neden hem Arapça hem Türkçe ifadeler içeriyor?

Eserin hem Arapça hem Türkçe ifadeler içermesinin temel sebebi, tasavvufî kavramların çok katmanlı yapısı ve bu kavramların farklı dillerde ifade edilme ihtiyacıdır. Özellikle İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem gibi eserleri şerh edilirken, kavramların lugat, akâid ve mârifet dillerindeki karşılıklarını vermek, hem zâhirî anlamı hem de bâtınî hakikati idrak etmeyi sağlar. Arapça metinler, tasavvufun kökenine ve orijinal terminolojisine sadakati gösterirken, Türkçe açıklamalar bu derin anlamların modern okuyucuya aktarılmasında köprü vazifesi görür. Bu durum, "üç açılım dili" prensibiyle uyumlu olup, mârifet dilinin akâidi aşan ancak nakzetmeyen yapısını gözler önüne serer1.

Ayrıntı

Eserin hem Arapça hem Türkçe ifadeler barındırması, tasavvufî metinlerin anlaşılmasında kullanılan "üç açılım dili" ilkesiyle yakından ilişkilidir. Bu ilkeye göre, her tasavvufî kavramın bir lugat (sözlük) anlamı, bir akâid (fıkıh ve kelâm) tanımı ve bir de mârifet (irfan ve tasavvuf) diliyle ifade edilen bâtınî hakikati bulunur1. Arapça metinler, özellikle Kur'an ayetleri, hadisler ve tasavvuf klasiklerinin orijinal ifadeleri, kavramların lugat ve akâid dillerindeki köklerini ve teknik anlamlarını doğrudan sunar. Örneğin, "Nefes-i Rahmânî" gibi kavramların Arapça orijinali ve ardından gelen Türkçe açıklaması, hem ilâhî ilimde sabit olan hakikatlerin hem de yaratılmışlar âlemindeki suretlerin maddesi olarak bu kavramın derinliğini ortaya koyar2.

Türkçe ifadeler ise, bu Arapça metinlerin ve kavramların mârifet dilindeki karşılıklarını, yani ehl-i Hakk'ın zevkle bildiği bâtınî hakikatleri modern okuyucuya aktarmak için kullanılır. Bu, Arapça metinlerin sadeleştirilmiş meallerini sunarak, kavramların daha geniş bir kitle tarafından anlaşılmasını sağlar2. Ayrıca, İbn Arabî gibi büyük mutasavvıfların eserlerinde, nefislerinden fani olup Hak ile bâki olanların dillerinin Hakk'ın dili olduğu belirtilir. Bu sebeple, Füsûsu'l-Hikem gibi eserlerde bazı ifadeler doğrudan Hak Teâlâ'nın kavli gibi zikredilir ve Şeyh, bu ifadelerle ayet-i kerimeler arasında açık bağlantılar kurma ihtiyacı hissetmez2. Bu durum, eserin dilinin hem orijinal Arapça metinlere sadık kalmasını hem de bu metinlerin içerdiği derin mârifetleri Türkçe açıklamalarla erişilebilir kılmasını gerektirir. Böylece, tasavvufî hermenötiğin temel ilkesi olan çok katmanlılık korunarak, lugattan mârifete doğru bir tahkîk süreci desteklenir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K2
  3. 2.Kelime-i Hûdiyye — s. 158, 159, 160, 191, 389, 391