İçeriğe atla
Kelime-i Hûdiyye kapak gorseli

Kelime-i Hûdiyye

Muhyiddin İbnü'l-Arabi

68 sayfa~102 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Muhyiddin İbnü'l-Arabifusûsu'l-hikem şerhidijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

Muhyiddin İbnü'l-ArabiFusûsu'l-HikemTasavvufVahdet-i Vücudİslam DüşüncesiİrfanŞerh GeleneğiHûd (Peygamber)Kelime (Kavram)

Sıkça Sorulan Sorular

Kelime-i Hûdiyye nedir?

Kelime-i Hûdiyye, tasavvufta Hz. Hûd'a atfedilen ve "ahadiyyet-i rubûbiyyet" (Rablık birliği) hikmetini içeren özel bir kavramdır. Bu kelime, Hak'ın birçok terbiye edilen varlığın zuhur yerlerinde Vâhid olan Rabliğini müşâhede etme hâlini ifade eders.3. İbn Arabî'nin Fusûs'ül-Hikem'inde Yûsuf Fassı'ndan sonra gelen ve ahadiyyet-i zâtiyye ile ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyyeyi tamamlayan bir mertebe olarak ele alınırs.11. Hz. Hûd, vaktinin bir nebiyy-i zîşânı ve "Allah" ism-i câmiinin mazharı olan insân-ı kâmil olarak, bu ahadiyyet-i rubûbiyyet hikmetinin taşıyıcısıdırs.34.

Kaynaklar: Kelime-i Hûdiyye — s. 3, 11, 34

Ayrıntı

Kelime-i Hûdiyye, tasavvufî düşüncede, özellikle İbn Arabî'nin eserlerinde önemli bir yer tutar. Bu kavram, Hak'ın "ahadiyyet" (birlik) mertebesinin "rubûbiyyet" (Rablık) yönüyle ilişkilidir. Ahadiyyet, Allah'ın lâ-taayyün'den sonraki ilk taayyünü olup, sıfat ve esmâdan henüz tafsîl edilmemiş, sırf 'tek' olma kademesidirK1. Kelime-i Hûdiyye ise bu ahadiyyetin, Rablık tecellileri üzerinden idrâk edilmesidir. Hz. Hûd (a.s.), birçok mahlûkun terbiye edildiği zuhur yerlerinde Vâhid olan Allah'ın Rabliğini müşâhede ederdis.3. Bu müşâhede, her bir mahlûkun kendi ism-i hâssı tarafından terbiye edildiğini ve esmâ-i ilâhiyyenin sayısız olmasından dolayı terbiye edilen varlıkların da sayısız olduğunu gösterir. Dolayısıyla her bir "isim" bir Rab'dirs.3.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî, Yûsuf Fassı'nın sonunda "ahadiyyet-i zâtiyye" (Zât birliği) ve "ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye" (ilâhî isimler birliği) kavramlarını açıkladıktan sonra, Kelime-i Hûdiyye ile "ahadiyyet-i rubûbiyyet"i (Rablık birliğini) beyân eders.11, 10. Bu, ahadiyyet kavramının farklı veçhelerini tamamlayıcı bir yaklaşımdır. Hz. Hûd, vaktinin bir nebiyy-i zîşânı ve "Allah" ism-i câmiinin mazharı olan insân-ı kâmil olarak, bütün ilâhî isimlerin tecelli yeridirs.34. Bu durum, onun ahadiyyet-i rubûbiyyet hikmetini taşımasının temelini oluşturur. Ehlullahın zevkî ulûmları, isti'dâdlarına göre farklılık gösterse de, hepsi hüviyyet-i Hakk'a ve zât-ı ilâhiyye-i ahadiyyeye râci'dir; zira bütün ulûm ve ezvâk O'ndan kaynaklanırs.87. Bu da Kelime-i Hûdiyye'nin temelindeki ahadiyyet hikmetinin genişliğini gösterir.

Kaynaklar: K1, s. 220 · Kelime-i Hûdiyye — s. 3, 10, 11, 34, 87

Eserin yazarı Muhyiddin İbnü'l-Arabi kimdir?

Muhyiddîn İbn Arabî, tasavvuf metafiziğinin en büyük teorisyeni ve "Şeyh-i Ekber" unvanıyla anılan önemli bir sûfîdirK1. Kendisi, tasavvuf-irfân külliyatının en yoğun ve derin metinlerinden sayılan Fusûsu'l-Hikem ile tasavvuf metafiziğinin ansiklopedik kaynağı olan Fütûhât-ı Mekkiyye gibi eserlerin müellifidirK1. Fusûsu'l-Hikem'in Hz. Peygamber'in rüyâ ile yazdırdığı bir ilhâmî tezahür olduğu, Fütûhât-ı Mekkiyye'nin ise Mekke'de Kâbe'yi tavaf ederken aldığı manevî açılımlar (fetihler) neticesinde kaleme alındığı belirtilirK1.

Kaynaklar: K1

Ayrıntı

Muhyiddîn İbn Arabî (1165-1240), tasavvuf düşüncesinin zirve isimlerinden olup, "Şeyh-i Ekber" olarak tanınır (Muhyiddin İbn Arabi). Onun eserleri, tasavvuf metafiziğinin temel taşları kabul edilir. En bilinen eserlerinden biri olan Fusûsu'l-Hikem, "Hikmetlerin Yüzükleri" veya "Hikmet Cevherleri" anlamına gelir ve 27 bölümden (Fass) oluşur; her Fass bir peygambere ait bir hikmeti temsil ederK1. Bu eserin, İbn Arabî'ye Hz. Peygamber tarafından rüyâ yoluyla yazdırıldığı ve ilhâmî bir tezahür olduğu ifade edilirK1. Fusûsu'l-Hikem, tasavvuf-irfân külliyatının en yoğun ve derin metni olarak kabul edilir ve klasik dilde "Fusûs'u anlayan tasavvufu tahkîk etmiş demektir" tabiriyle önemi vurgulanırK1.

Diğer büyük eseri Fütûhât-ı Mekkiyye ise "Mekkî Fetihler" anlamına gelir ve 560 bölümden (bâb) oluşan, tasavvuf metafiziğinin ansiklopedik kaynağıdırK1. İbn Arabî, bu eseri Mekke'de Kâbe'yi tavaf ederken aldığı manevî açılımlar (fetihler) sayesinde yazdığını belirtir; eserin asıl mesnedi onun şahsî müşâhedeleridir, ancak dayanağı Kur'ân ve sünnettirK1. Fütûhât-ı Mekkiyye, ibâdet, ahlâk, kâinatın yapısı (kozmoloji), velâyet hiyerarşisi, esmâü'l-hüsnâ gibi tasavvufî bilginin bütün dallarını işleyen kapsamlı bir eserdirK1. Eserin yazımına 1202'de Mekke'de başlanmış ve 1238'de Şam'da tamamlanmıştır, bu da 36 yıl süren bir telif çalışmasını gösterirK1. İbn Arabî'nin eserleri, vahdet-i vücud gibi pek çok tartışmalı konuyu ele alması nedeniyle bazı zâhirî kelâmcılar tarafından şüpheli bulunmuşturK1.

Kaynaklar: K1, s. 26, 296

Kelime-i Hûdiyye ne anlatıyor?

Kelime-i Hûdiyye, Hz. Hûd'un makâmına atfedilen "ahadiyyet-i rubûbiyyet" hikmetini, yani Rablık birliğini ve bu birliğin tezahürlerini ele alan bir tasavvufî metindir. Bu hikmet, her bir mahlûkun kendine özgü bir ism-i ilâhî tarafından terbiye edildiği ve bu isimlerin sayısızlığı sebebiyle terbiye edilen varlıkların da sayısız olduğu gerçeğine dayanırs.3. Şeyh-i Ekber İbn Arabî, daha önceki Yûsuf Fassı'nda zât birliği (ahadiyyet-i zâtiyye) ve ilâhî isimler birliğini (ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye) zikrettikten sonra, bu eserde Rablık birliğini (ahadiyyet-i rubûbiyyet) açıklamaktadırs.10-11. Hz. Hûd (a.s.), birçok terbiye edilen varlığın zuhur yerlerinde Vâhid olan Allah'ın Rabliğini müşâhede eden bir insân-ı kâmil olarak bu hikmetin mazharıdırs.2, 34.

Kaynaklar: Kelime-i Hûdiyye — s. 2, 3, 10, 11, 34

Ayrıntı

Kelime-i Hûdiyye'nin temelinde, Hz. Hûd'un "ahadiyyet-i rubûbiyyet" hikmetini idrâk etmesi yatar. Bu hikmet, her varlığın kendine mahsus bir "Rab"bı olduğunu, yani her mahlûkun belirli bir ilâhî ismin terbiyesi altında bulunduğunu ifade eders.3. Esmâ-i ilâhiyyenin sayısız olması gibi, bu isimlerin terbiyesi altındaki varlıklar da sayısızdır. Bu durum, her bir ismin ayrı bir Rab olduğunu gösterir. İbn Arabî, bu eserde "ahadiyyet-i rubûbiyyet"i, daha önce Yûsuf Fassı'nda ele aldığı "ahadiyyet-i zâtiyye" (Zât birliği) ve "ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye" (ilâhî isimler birliği) kavramlarının devamı niteliğinde açıklars.9-11. Hz. Hûd (a.s.), kendi zamanının bir nebiyy-i zîşânı ve "Allah" ism-i câmiinin mazharı olan bir insân-ı kâmil olarak, bütün ilâhî isimlerin tecelli yeridir ve bu Rablık birliğini müşâhede etmiştirs.34. Eserde, ehlullahın vücudunda hâsıl olan ilâhî ilimlerin ve zevklerin, onların istidatları ve ayn-ı sâbitelerinin genişliğine göre farklılık gösterdiği, ancak tüm bu farklı ilim ve zevklerin, Hak'ın hüviyyet-i vâhid olan zât-ı ilâhiyye-i ahadiyyesine döndüğü belirtilir. Zira tüm ilim ve zevkler O'ndan kaynaklanır ve Hak'ın hüviyyetinde tek bir hakikattir; farklılıklar mazharların ve mahallerin çeşitliliğinden ileri gelirs.87. Bu bağlamda, Kelime-i Hûdiyye, tevhidin farklı mertebelerini ve Hak'ın varlıktaki tecellilerini Hz. Hûd'un makâmı üzerinden derinlemesine incelemektedir.

Kaynaklar: Kelime-i Hûdiyye — s. 3, 9, 11, 34, 87

Ahadiyyet hikmeti ne demektir?

Ahadiyyet hikmeti, tasavvufta Allah'ın mutlak birliği ve tekliği sırrını ifade eden bir kavramdır. Bu hikmet, Cenâb-ı Hakk'ın hiçbir isim ve sıfatla taayyün etmediği, lâ-taayyün mertebesinden sonraki ilk taayyünü olan ahadiyyet mertebesine dayanırK1. Hûd (a.s.)'ın hikmeti de bu "ahadiyyet-i rubûbiyye"ye, yani Rablık birliğine müstenittirs.9, 10. Hûd (a.s.), birçok terbiye edilen varlığın görünümlerinde Vâhid olan Allah'ın Rabliğini gözlemlemesiyle bu hikmeti idrak etmiştirs.1, 2. Bu hikmet, Hak'ın kendi zâtında, kendi zâtıyla, kendi zâtı için 'gizli' olduğu a'maiyyet mertebesinden sonra, esmâ ve sıfatların henüz tafsîl edilmediği, sırf 'tek' olma kademesidirK1.

Kaynaklar: K1, s. 220 · Kelime-i Hûdiyye — s. 1, 2, 9, 10

Ayrıntı

Ahadiyyet hikmeti, tasavvufî vücud bahsinde Allah'ın mutlak birliğinin idrakine işaret eder. Bu hikmet, Hazerât-ı Hamse sıralamasında lâ-taayyün (a'maiyyet) mertebesinden sonra gelen ahadiyyet mertebesinde kökleşirK1. Ahadiyyet, Hak'ın 'tek olma' makâmıdır; ancak bu teklik hiçbir nispet kabul etmez ve esmâ ile sıfatların henüz kapalı olduğu, çoğalma öncesi bir mertebedirK1. Hûd (a.s.)'ın hikmeti, bu "ahadiyyet-i rubûbiyye"ye, yani Rablık birliğine dayanırs.9, 10. Şeyh-i Ekber (r.a.), daha önce "ahadiyyet-i zâtiyye" (Zât birliği) ve "ahadiyyet-i esmâiyye-i ilâhiyye"yi (ilâhî isimler birliği) zikretmişken, Hûd Fassı'nda "ahadiyyet-i rubûbiyyet"i açıklars.9, 10, 11. Hûd (a.s.), birçok terbiye edilen varlığın zuhur yerlerinde Vâhid olan Allah'ın Rabliğini gözlemlemiştirs.1, 2, 11. Bu gözlem, her bir yaratılanı terbiye edenin, ona bağlı özel bir isim olduğunu ve ilâhî isimlerin sayılamayacak kadar çok olması sebebiyle, onların terbiyesi altında bulunan zuhur yerlerinin de aynı şekilde sayılamaz olduğunu idrak etmesidirs.2, 11. Ahadiyyet hikmeti, ehlullah'tan bazılarının tasavvufî teriminde "hazret-i ahadiyyet"ten ibarettir; çünkü bu mertebeyi Hak'tan başka kimse bilmez ve o mertebe bir perdedirs.306, 307. Bu hikmet aynı zamanda "ayaklar ilmi"ndendir; yani Hak yolunda yürümekle elde edilen bir ilimdirs.111.

Kaynaklar: K1, s. 220 · Kelime-i Hûdiyye — s. 1, 2, 9, 10, 11, 111, 306, 307

Eserde geçen 'her isim bir Rab'dir' ifadesi nasıl anlaşılmalıdır?

Tasavvufta "her isim bir Rab'dir" ifadesi, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz ilâhî isimlerinin her birinin, kendi tecellî sahasında bir terbiye edici vasfı bulunduğunu ve bu isimlerin her birinin, terbiye ettiği varlık için özel bir Rabb olduğunu ifade eder. Bu anlayış, rubûbiyyetin genişliğini ve her yaratılmışın kendine mahsus bir terbiye edici isme tabi olduğunu gösterir. İlâhî isimlerin sayısız olması gibi, onların terbiyesi altında bulunan varlıklar ve zuhur yerleri de sayısızdırs.1-2. Bu durum, kulun özel Rabb'i (Rabb-ı Hâs) kavramıyla da ilişkilidir; zira her kulun terbiyesini üstlenen hususî bir isim bulunurvikipedi.

Kaynaklar: Kelime-i Hûdiyye — s. 1, 2 · Vikipedi: Rabb-ı Hâs

Ayrıntı

"Her isim bir Rab'dir" ifadesi, tasavvufî düşüncede rubûbiyyetin derin ve kapsamlı bir veçhesini ortaya koyar. Rubûbiyyet, Hakk'ın "er-Rabb" isminin tezâhürü olup, kâinatı terbiye eden, yetiştiren ve ihtiyaçlarını gideren yönünü belirtirK1. Bu bağlamda, ilâhî isimlerin her biri, kendi tecellî dairesinde bir terbiye edici işlev görür. Zira ilâhî isimler sayılamayacak kadar çoktur ve bu isimlerin terbiyesi altında bulunan görünümler veya zuhur yerleri de aynı şekilde sayılamazs.1-2, 8-9. Bu durum, her bir yaratılmışın, kendisine özel bir ilâhî ismin terbiyesine tâbi olduğunu gösterir. Bu özel isim, o yaratılmışın Rabb-ı Hâs'ıdır; yani o kulun terbiyesini üstlenen hususî bir isimdirvikipedi. Örneğin, bir kulun terbiyesini üstlenen Hak, o kulda görünen özel Rab'dir ve bu da ilâhî isimlerden biridir. Diğer yaratılmışlarda görünen ve onlara boyun eğen Hak ise, onların özel Rab'leri olan isimlerdirs.60-61. Bu sebeple, bir kişinin Rabb'inin kendisine boyun eğmesi, diğer Rab'lerin de ona boyun eğmesini gerektirmez; zira her Rab, kendi tecellî sahasında etkindir ve diğer Rab sahipleri boyun eğmedikçe, onların tecellî yerleri olan yaratılmışların da boyun eğmesi beklenmezs.58-59. Bu anlayış, Hakk'ın âlemleri doğrudan değil, esmâî tecellîlerle yönettiği ve bu tecellîlerin yeryüzündeki mahallerinin ricâlü'l-gayb gibi varlıklar olduğu düşüncesiyle de örtüşürK1.

Kaynaklar: K1, s. 30, 54 · Kelime-i Hûdiyye — s. 1, 2, 8, 9, 58, 59, 60, 61 · Vikipedi: Rabb-ı Hâs

Bu eser kimler için yazılmıştır?

Necdet Ardıç'ın "Kelime-i Hûdiyye" adlı eseri, tasavvufî irfan yolunda ilerleyen, Hakk'a ulaşmayı arzulayan ve hakikatleri idrak etme gayretinde olan ârifler ve muvahhitler zümresi için yazılmıştır. Eser, zahirî ilimlerle yetinmeyip eşyanın özüne ve kemalatına yönelen, perdelerden arınmış kimselere hitap eder. Zira bazı insanlar, üzerinde yürüdükleri yolun hakikatini ve Hakk'a ulaştığını bilmezler; ârifler ise bu yolun doğru yol olduğunu bilseler dahi, perdeli kimseler için bu yolun eğri olduğunu idrak ederlers.184-185. Bu eser, dilbilgisi gibi zahirî ilimlerle ömrünü geçirenlerin, eşyanın özüne bakanları geçemeyeceğini vurgulars.441-442.

Kaynaklar: Kelime-i Hûdiyye — s. 184, 185, 441, 442

Ayrıntı

"Kelime-i Hûdiyye", tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan Necdet Ardıç'ın eserlerinden biridir (Necdet Ardıç (Terzibaba) - WIKI). Bu eser, özellikle Hakk yolunda ilerleyen ve nefs mertebelerini aşmaya çalışan sâlikler için bir rehber niteliğindedir (İrfan Mektebi (Hakk Yolu) - WIKI). Eserin hitap ettiği kesim, "ârifler ve muvahhitler zümresi" olarak tanımlanırs.184-185. Bu kimseler, Allah'ın birliğini tasdik eden ve hakikatleri idrak edenlerdir.

Eser, insanların iki farklı durumuna işaret eder: Birincisi, "perdeli" olanlar. Bu kişiler, üzerinde yürüdükleri yolun hakikatini ve onun Hakk'a ulaştığını bilmezlers.184. Onlar için bu yol, doğru yol gibi görünse de, aslında mutluluklarına göre eğri bir yoldurs.185. İkincisi ise "ârifler"dir. Ârifler, perdeli kimselerin yürüdüğü yolun sırât-ı müstakîm olduğunu bilseler bile, o yolun perdeli kimseler hakkında doğru yol olmadığını idrak ederlers.184-185. Bu durum, eserin, hakikati görebilen ve idrak edebilen kimselere yönelik olduğunu gösterir.

Ayrıca eser, "sarf ve zarf ehli" olarak adlandırılan, yani dilbilgisi gibi zahirî ilimlerle ömrünü geçiren ve eşyanın dış görünüşleriyle meşgul olan "kusurlu kimseler" ile, "eşyanın özüne bakan ve kemalatı elde etmede gayretli olan kimseler" arasında bir ayrım yapars.441-442. Bu ayrım, eserin, zahirî bilgiden ziyade bâtınî hakikatlere yönelen, olgunlukları elde etme gayretinde olanlara hitap ettiğini açıkça ortaya koyar. Eserin içeriği, "mükellefin kim olduğunu bilseydim ne olurdu! Eğer kuldur desem, o ölüdür ve yoktur; ve eğer Hak'tır desem, teklif olunan nerede?" gibi derin tasavvufî sorgulamaları barındırırs.450-452, bu da onun sıradan okuyucudan ziyade, tasavvufî idrak seviyesine ulaşmış kimselere yönelik olduğunu gösterir.

Kaynaklar: Kelime-i Hûdiyye — s. 184, 185, 441, 442, 450, 452

Eserin dili neden hem Arapça hem Türkçe ifadeler içeriyor?

Eserin hem Arapça hem Türkçe ifadeler içermesinin temel sebebi, tasavvufî kavramların çok katmanlı yapısı ve bu kavramların farklı dillerde ifade edilme ihtiyacıdır. Özellikle İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem gibi eserleri şerh edilirken, kavramların lugat, akâid ve mârifet dillerindeki karşılıklarını vermek, hem zâhirî anlamı hem de bâtınî hakikati idrak etmeyi sağlar. Arapça metinler, tasavvufun kökenine ve orijinal terminolojisine sadakati gösterirken, Türkçe açıklamalar bu derin anlamların modern okuyucuya aktarılmasında köprü vazifesi görür. Bu durum, "üç açılım dili" prensibiyle uyumlu olup, mârifet dilinin akâidi aşan ancak nakzetmeyen yapısını gözler önüne sererK2.

Kaynaklar: K2

Ayrıntı

Eserin hem Arapça hem Türkçe ifadeler barındırması, tasavvufî metinlerin anlaşılmasında kullanılan "üç açılım dili" ilkesiyle yakından ilişkilidir. Bu ilkeye göre, her tasavvufî kavramın bir lugat (sözlük) anlamı, bir akâid (fıkıh ve kelâm) tanımı ve bir de mârifet (irfan ve tasavvuf) diliyle ifade edilen bâtınî hakikati bulunurK2. Arapça metinler, özellikle Kur'an ayetleri, hadisler ve tasavvuf klasiklerinin orijinal ifadeleri, kavramların lugat ve akâid dillerindeki köklerini ve teknik anlamlarını doğrudan sunar. Örneğin, "Nefes-i Rahmânî" gibi kavramların Arapça orijinali ve ardından gelen Türkçe açıklaması, hem ilâhî ilimde sabit olan hakikatlerin hem de yaratılmışlar âlemindeki suretlerin maddesi olarak bu kavramın derinliğini ortaya koyars.389, 391.

Türkçe ifadeler ise, bu Arapça metinlerin ve kavramların mârifet dilindeki karşılıklarını, yani ehl-i Hakk'ın zevkle bildiği bâtınî hakikatleri modern okuyucuya aktarmak için kullanılır. Bu, Arapça metinlerin sadeleştirilmiş meallerini sunarak, kavramların daha geniş bir kitle tarafından anlaşılmasını sağlars.191. Ayrıca, İbn Arabî gibi büyük mutasavvıfların eserlerinde, nefislerinden fani olup Hak ile bâki olanların dillerinin Hakk'ın dili olduğu belirtilir. Bu sebeple, Füsûsu'l-Hikem gibi eserlerde bazı ifadeler doğrudan Hak Teâlâ'nın kavli gibi zikredilir ve Şeyh, bu ifadelerle ayet-i kerimeler arasında açık bağlantılar kurma ihtiyacı hissetmezs.158, 159, 160. Bu durum, eserin dilinin hem orijinal Arapça metinlere sadık kalmasını hem de bu metinlerin içerdiği derin mârifetleri Türkçe açıklamalarla erişilebilir kılmasını gerektirir. Böylece, tasavvufî hermenötiğin temel ilkesi olan çok katmanlılık korunarak, lugattan mârifete doğru bir tahkîk süreci desteklenirK2.

Kaynaklar: K2 · Kelime-i Hûdiyye — s. 158, 159, 160, 191, 389, 391