İçeriğe atla
Kelime-i Şuaybiyye kapak gorseli

Kelime-i Şuaybiyye

Muhyiddin İbnü'l-Arabi

58 sayfa~87 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Muhyiddin İbnü'l-Arabifusûsu'l-hikem şerhidijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

Muhyiddin İbnü'l-ArabiFusûsu'l-HikemTasavvufİslami İlimlerVahdet-i VücudŞuayb (a.s.)Hikmet-i ŞuaybiyyeŞerh GeleneğiArapçaFarsçaOsmanlıca

Sıkça Sorulan Sorular

Kelime-i Şuaybiyye ne anlatıyor?

Kelime-i Şuaybiyye, İbn Arabî'nin Fusûs'ül-Hikem adlı eserinde Hz. Şuayb (a.s.)'a tahsis edilen ve "hikmet-i kalbiyye"yi (kalp hikmeti) açıklayan bölümdür. Bu bölüm, kalbin ilâhî açılımların (fütûhât-ı ilâhiyye) merkezi olduğunu ve insân-ı kâmilin Allah ism-i câmiinin mazharı olarak küllî ve cüz'î manaları müşahede ettiği makamı ifade eders.3-5. Hz. Şuayb'ın "şu'be" (dal, şube) kelimesinden gelmesiyle ilişkilendirilerek, çeşitli inanç şubelerinin ve Hak Teâlâ'nın umulmadık tecellilerinin kalpteki tezahürleri ele alınırs.142, 7. Bu hikmet, kalbin beden dengesinin ve nefsin adaletinin kaynağı, aynı zamanda Adl isminin tecelli yeri olarak konumlandırılmasını içerirs.1, 96.

Kaynaklar: Kelime-i Şuaybiyye — s. 1, 3, 5, 7, 96, 142

Ayrıntı

Kelime-i Şuaybiyye, İbn Arabî'nin eserinde Hz. Şuayb (a.s.) ile ilişkilendirilen "hikmet-i kalbiyye"yi, yani kalp hikmetini incelers.1. Bu hikmetin Hz. Şuayb'a tahsis edilmesinin temel sebebi, onun "çok neticeler ve evlatlar sahibi" olması ve "küllî ve cüz'î manaları müşahede ettiği halde kalbî makamda" bulunmasıdırs.3. Hz. Şuayb, "Allah" ism-i câmiinin mazharı olan bir insân-ı kâmil olarak tasvir edilirs.3.

Bu bölümde, "kalp hikmeti"nin, ilâhî açılımların (fütûhât-ı ilâhiyye) insân-ı kâmilin kalbinde meydana geldiğine işaret ettiği vurgulanırs.4-5. Bu bağlamda, Hak Teâlâ'nın Zümer Sûresi 39/47'deki "Onlara kıyamet gününde ummadıkları şey Allah'tan görünür" kavli, çeşitli inanç şubelerinin ve beklenmedik ilâhî tecellilerin kalpteki tezahürleriyle ilişkilendirilirs.7, 142. Kalp, Adl isminin tecelli yeri ve bedenin dengesinin, nefsin adaletinin kaynağı olarak kabul edilirs.1. Ayrıca, kalp, "suver-i halkıyye" (yaratılmış sûretler) ile "suver-i sıfât-ı ilâhiyye" (ilâhî sıfatların sûretleri) arasında bir berzah (geçiş noktası) işlevi görürs.96. Bu hikmet, keşf yoluyla elde edilen ilâhî ma'rifetleri içerir ve fikir yürütme veya nazarla idrak edilemezs.9, 193. Kalp sahibi olanlar için Kur'ân'dan nasiplenmenin ancak kalp yoluyla mümkün olduğu, akla güvenen filozofların ise bu derin hakikatlerden mahrum kaldığı belirtilirs.96.

Kaynaklar: Kelime-i Şuaybiyye — s. 1, 3, 4, 5, 7, 9, 96, 142, 193

Muhyiddin İbnü'l-Arabi kimdir?

Muhyiddin İbnü'l-Arabî, tasavvufun en büyük teorisyeni olarak kabul edilen, "Şeyh-i Ekber" lakabıyla anılan büyük bir mutasavvıftır. En kıymetli eseri olan Fusûsu'l-Hikem ve tasavvuf metafiziğinin ansiklopedik kaynağı niteliğindeki Fütûhât-ı Mekkiyye gibi eserleriyle tanınırK1. Fusûsu'l-Hikem, Hz. Peygamber'in rüya yoluyla kendisine yazdırdığı, ilhamî bir vahyin tezahürü olarak kabul edilen 27 bölümden oluşan derin bir metindirK1. Fütûhât-ı Mekkiyye ise 560 bölümden oluşan, Mekke'de Kâbe tavafı sırasında aldığı manevi açılımlar (fetihler) neticesinde kaleme aldığı kapsamlı bir eserdirK1.

Kaynaklar: K1, s. 26, 296

Ayrıntı

Muhyiddin İbnü'l-Arabî (1165-1240), tasavvuf ve irfan külliyatının en önemli şahsiyetlerinden biridir ve "Şeyh-i Ekber" unvanıyla anılır (Muhyiddin İbn Arabi). Onun eserleri, tasavvuf metafiziğinin en yoğun ve derin metinleri arasında yer alır. Başlıca iki eseri, Fusûsu'l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye'dir. Fusûsu'l-Hikem, "Hikmetlerin Yüzükleri" veya "Hikmet Cevherleri" anlamına gelir ve İbnü'l-Arabî'nin tasavvuf metafiziğine dair en kıymetli eseri olarak kabul edilirK1. Bu eser, her biri bir peygambere ait olan 27 Fass'tan (bölümden) oluşur; örneğin Âdemiyye Fassı "Hikmet-i İlâhî"yi, Şîsiyye Fassı "Hikmet-i Nefthiyye"yi temsil ederK1. İbnü'l-Arabî'nin ifadesine göre, bu eser Hz. Peygamber tarafından rüya yoluyla kendisine yazdırılmış olup, sıradan bir kitap değil, ilhamî bir vahyin tezahürüdürK1. Fusûs'u anlayan kişinin tasavvufu tahkik etmiş sayıldığına dair klasik bir tabir de bulunmaktadırK1.

Diğer büyük eseri olan Fütûhât-ı Mekkiyye ise "Mekkî Fetihler" anlamına gelir ve tasavvuf metafiziğinin ansiklopedik kaynağı niteliğindedirK1. Bu eser, 6 ana bölüm ve 560 bâb (fasıl) içerir ve ibadet, ahlak, kozmoloji, velayet hiyerarşisi, esmâü'l-hüsnâ, miraç, Kur'an tefsiri gibi tasavvufî bilginin tüm dallarını işlerK1. İbnü'l-Arabî, bu eseri Mekke'de Kâbe'yi tavaf ederken aldığı manevi açılımlar (fetihler) sayesinde yazdığını belirtir; bu nedenle eserin adı sadece coğrafi bir gönderme değil, aynı zamanda manevi bir hazineden çıktığını da ifade ederK1. Eserin yazımına 1202'de Mekke'de başlanmış ve 1238'de Şam'da tamamlanmıştır, bu da 36 yıl süren kapsamlı bir telif çalışmasını gösterirK1. İbnü'l-Arabî'nin vahdet-i vücud gibi konulardaki görüşleri, Reşehât-ı Aynü’l-Hayât gibi eserlerde de zikredildiği üzere, bazı tartışmalara yol açmıştırs.161-163.

Kaynaklar: K1, s. 26, 296 · Kelime-i Şuaybiyye — s. 161, 163

Kalb hikmeti nedir?

Kalb hikmeti, tasavvufta Cenâb-ı Hakk'ın "el-Hakîm" isminin tecellî ettiği, eşyayı yerli yerine koyma sıfatının insân-ı kâmilin kalbinde tezâhür ettiği bir mertebedir. Bu hikmet, özellikle Hz. Şuayb (a.s.) ile ilişkilendirilir ve ilâhî açılımların, yani fütûhâtın, kâmil bir kalpte meydana geldiğine işaret eders.4. Kalb, Allah'ın "Adl" isminin tecellî mahalli olup, bedenin dengesini ve nefsin adaletini sağlar; feyz kalpten fışkırarak tüm organlara yayılırs.1. Bu hikmet, fizikî gözün ötesindeki hakikatleri idrâk eden kalp gözüyle bağlantılıdır ve Kur'an'dan feyiz alabilenlerin ancak "kalb sahibi" kimseler olduğunu vurgulars.96.

Kaynaklar: Kelime-i Şuaybiyye — s. 1, 4, 96

Ayrıntı

Kalb hikmeti, tasavvufî anlayışta, Allah'ın "el-Hakîm" isminin bir yansıması olarak, varlık âlemindeki her şeyin bir nizam ve gâye üzere yaratılmış olduğu hakikatini idrâk etme yeteneğidirK1. Bu hikmet, özellikle Hz. Şuayb (a.s.) ile özdeşleştirilir ve "Kelime-i Şuaybiyye"de detaylıca açıklanırs.1. Kalb, "Adl" isminin tecellî mahalli olarak bedenin dengesini ve nefsin adaletini temin eder; tüm feyz ve ruhânî kuvvetlerin toplandığı merkezdirs.1.

Bu hikmet, insân-ı kâmilin kalbinde tecellî eden ilâhî açılımların (fütûhât) kaynağıdırs.4. Kalb, yaratılışa ait suretler ile ilâhî sıfatlara ait suretler arasında bir berzah (geçiş noktası) görevi görürs.96. Bu sayede, kalb sahibi kimseler, Kur'an'ın özünden ve hakikatlerinden nasiplenebilirken, sadece akıllarına güvenen filozoflar bu feyizden mahrum kalırlars.96.

Kalb hikmeti, aynı zamanda "kalp gözü" (basîret) ile de yakından ilişkilidir. Kalp gözü, fizikî gözün sınırlarının ötesindeki hakikatleri, Hak'ı ve esmâî tecellîleri gören iç görüş melekesidirK1. Bu hikmetin tahakkuku için kalbin kötü huylardan arınması (tezkiye) ve Hak ile sürekli bağ hâlinde olması (zikr-i kesîr) gibi şartlar bulunurK1. İnsân-ı kâmilin kalbi, tüm ilâhî isimlerin suretlerinin tecellî yeri olduğundan, Hakk'ın varlığının kalbi olarak kabul edilir ve genişliği sebebiyle Hakk'ı bir nitelik veya sıfatla kayıtlamazs.98. Nitekim, "Arzıma ve semâma sığmadım, fakat takvâlı ve temiz olan mümin kulumun kalbine sığdım" hadîs-i kudsîsi, kalbin bu merkezî ve geniş tecellî mahallini vurgulars.10. Bu sebeple, gerçek kalb, ancak insân-ı kâmilin kalbidir; ârif olmayanın kalbine kalb denilmesi mecâzdırs.10.

Kaynaklar: K1, s. 46, 197 · Kelime-i Şuaybiyye — s. 1, 4, 10, 96, 98

Bu hikmet neden Hz. Şuayb ile ilişkilendiriliyor?

Muhyiddîn İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserinde yer alan "Hikmet-i Kalbiyye" (Kalp Hikmeti), Hz. Şuayb (a.s.) ile ilişkilendirilir. Bu ilişkilendirme, Hz. Şuayb'ın isminin kökeni olan "şu'be" (dal, şube) kelimesi ile kalbin çok dallı yapısı arasındaki benzerlikten kaynaklanır. Kalp, âlemleri, inançları, ruhani ve cismani kuvvetleri sebebiyle pek çok dala sahip olduğundan, İbn Arabî bu hikmeti Hz. Şuayb'a tahsis etmiştirs.142. Ayrıca ilahi açılımların (fütûhât-ı ilâhiyye) kâmil insanın kalbinde meydana gelmesi de bu ilişkilendirmenin bir diğer sebebidirs.5.

Kaynaklar: Kelime-i Şuaybiyye — s. 5, 142

Ayrıntı

Hikmet-i Kalbiyye, Fusûsu'l-Hikem'in 27 Fass'ından biri olan Kelime-i Şuaybiyye'de işlenir ve Muhyiddîn İbn Arabî tarafından Hz. Şuayb (a.s.)'a özgü kılınmıştırs.4. Bu tahsisin temelinde, Hz. Şuayb'ın isminin "şu'be" (dal, şube) kelimesinden türemiş olması yatar. Kalp de tıpkı bir ağacın dalları gibi, âlemleri, inançları, ruhani ve cismani kuvvetleri sebebiyle "kesîrü'ş-şuab" yani çok dallı bir yapıya sahiptirs.142. Bu çok dallı yapı, kalbin sınırsız inanç şubelerini barındırmasına işaret eder; zira her bir inanç bir daldır ve perde açıldığında her kişiye inancına göre hakikatler açığa çıkars.141. İbn Arabî, bu hükmünü, ilahi açılımların (fütûhât-ı ilâhiyye) kâmil insanın kalbinde meydana geldiğine işaret ederek, Kelime-i Sâlihiyye'ye yakın olan "Hikmet-i Fütûhiyye"nin (açılımlar hikmeti) ardından zikretmiştirs.5. Hz. Şuayb'ın kendisi de çok neticeler ve evlatlar sahibi, külli ve cüzi manaları müşahede eden, kalbi makamda bulunan ve ilahi ahlakla ahlaklanmış bir insân-ı kâmil olarak "Allah" ism-i camiinin mazharı idis.11. Bu durum, kalbin ilahi tecellilerin ve hikmetlerin merkezi olma vasfını pekiştirir.

Kaynaklar: Kelime-i Şuaybiyye — s. 4, 5, 11, 141, 142

Kalb gözü ne demektir?

Kalp gözü, tasavvufta sâlikin fizikî gözünün ötesindeki hakikatleri, yani Hak'ı, esmâî tecellîleri ve gayb âlemini idrak etmesini sağlayan iç görüş melekesidir. "Ayn-ı kalb" veya "basîret" olarak da adlandırılan bu meleke, Kur'ân-ı Kerîm'deki Hac Suresi 46. ayetindeki "gözler değil, sînelerdeki kalpler kör olur" ifadesinden menşeini alırK1. Kalp gözü, baş gözünün yalnızca unsûrî kalıbı görmesine karşılık, sır olanı görme yeteneğine sahiptirs.3. Bu göz, Hak hakkında kişinin kendi inancının suretinden başkasını müşâhede etmez; kâmil olan kişi ise Hakk'ı ıtlâk ve takyîd makamında, tenzîh ve teşbîh ile müşâhede ederek her surette Hakk'ı görürs.51.

Kaynaklar: K1, s. 46 · Kelime-i Şuaybiyye — s. 3, 51

Ayrıntı

Kalp gözü, tasavvufta "basîret" kavramıyla yakından ilişkilidir ve zâhir gözünün göremediği hakikatleri idrak etme gücüdürK1. Bu iç idrak, hakiki bilgiyi görme yeteneğidirvikipedi. Kelime-i Şuaybiyye'ye göre, eğer insan cihanı görmek temenni ediyorsa, kâffe-i eşyayı kalp içinde görmek mümkündür; zira baş gözü sadece unsûrî kalıbı görürken, sır olanı ancak kalp gözü görürs.3. Bu nedenle, evvelâ kalp gözünü açmak, sonra bütün eşyayı temaşa etmek gerekirs.3.

Kalp gözünün açılması ve işleyişi mertebelere ayrılır. İlk kademe, sâlikin nefsinin perdelerinin incelmeye başladığı, hayatın görünür yüzünün ardında bir hakikat olduğu sezgisinin uyandığı uyanış kademesidirK1. İkinci kademe, sâlikin kalbinin Hak'a teveccühüyle bazı hakikatleri doğrudan idrak etmeye başladığı keşf kademesidir; bu, başkalarının iç hallerini, kâinattaki esmâî tecellîleri ve gayb âlemi haberlerini görmeyi içerirK1. Üçüncü kademe, sâlikin artık sezmek veya keşfetmek yerine, Hak'ı esmâ ve sıfatlarıyla kalbinde müşâhede ettiği müşâhede kademesidir ki buna "rü'yet-i kalbiyye" denirK1. Dördüncü ve son kademe ise fenâ kademesidir; bu mertebede kalp gözü artık "görücü" değildir, gören Hak'tır ve sâlik kendi görüşünden fânî olmuşturK1.

Kalp gözünün açılabilmesi için üç temel şart vardır: Kalbin kötü huylardan arınması olan tezkiye, kalbin Hak'la sürekli bağ halinde olması anlamına gelen zikr-i kesîr ve kalbin Hak'tan başkasına yönelmemesiK1. Kalp, Hakk'ın tecellîsi hasebiyle genişler ve daralırs.40. Kâmil insanın kalbi, Hakk'ı ıtlâk ve takyîd makamında, tenzîh ve teşbîh ile müşâhede eder ve herhangi bir surette Hakk'ı görürs.51. Bu bağlamda, kalbin hakikati takallüb olduğundan, kalp bütün suretlerde takallübde mütenevvi olurs.121. Ârif-i billâhın kalbi, rahmet-i ilahiyyedendir ve Hak'ı sığdırırs.8.

Kaynaklar: K1, s. 46, 231 · Vikipedi: Kalp Gözü · Kelime-i Şuaybiyye — s. 3, 8, 40, 51, 121

Eserde geçen 'Câm-ı Cem' ne anlama geliyor?

Câm-ı Cem, tasavvufta sâlikin kalbini ifade eden bir kavramdır. Bu kalb, sevinç ve üzüntünün yerleştiği mahal olup, bütün varlıkların ve cihanın kendisinde görülebileceği bir aynadırs.2-3. Baş gözünün sadece maddî âlemi görmesine karşılık, kalb gözü sır olan hakikatleri idrak eder. Bu durum, sâlikin kesretten vahdete ulaşarak, esmâî tecellîleri tek bir merkezde toplaması olan cem makâmına işaret ederK1. Câm-ı Cem, aynı zamanda Hakk'ın tecellîlerinin hem cem (birlik) hem de fark (çokluk) mertebelerinde daima var olduğunu gösterir; zira her bir varlığın hüviyeti Hak'tırs.119, 47.

Kaynaklar: Kelime-i Şuaybiyye — s. 2, 3, 47, 119 · K1, s. 136

Ayrıntı

Câm-ı Cem, tasavvufî terminolojide sâlikin kalbini temsil eder ve bu kalb, Cenâb-ı Hakk'ın tecellîlerinin müşâhede edildiği bir merkezdir. Senâî Hazretleri'nin Zâdü's-Sâlikîn adlı eserinde belirtildiği üzere, "Yakînen bil ki, câm-ı Cem dedikleri senin kalbindir. Şâdî ve gamın müstakarrı senin kalbindir"s.2-3. Bu ifade, kalbin sadece duyguların değil, aynı zamanda bütün âlemin ve varlıkların tecellî ettiği bir mahal olduğunu vurgular.

Câm-ı Cem kavramı, tasavvuftaki cem makâmı ile yakından ilişkilidir. Cem, sâlikin kesretten vahdete ulaşarak, bütün esmâî tecellîleri tek bir merkezde toplaması mertebesidirK1. Sâlik, bu makâmda baş gözüyle görünen maddî âlemin ötesindeki sırları, yani Hakk'ın tecellîlerini kalb gözüyle idrak eders.3. Bu idrak, dilencinin elbisesiyle padişahın elbisesi arasındaki farkın kalktığı, her şeyin ardında Hakk'ın varlığının müşâhede edildiği bir hâldirs.119.

Hakk'ın tecellîleri, hem cem (birlik) hem de tafsîl ve kesret (çokluk) makâmlarında daima mevcuttur. Her bir varlığın (ayn) kendine özgü bir hüviyeti vardır ve bu hüviyet Hak'tırs.47. Bu durum, âlem-i mânâda soyut hakikatlerin ve ruhânî varlıkların bulunduğu mertebelerle de bağlantılıdırK1. Âlem, her nefeste yokluğa gidip yeniden varlığa gelir; bu yeni yaratılış, Hakk'ın rahmet-i rahmâniyyesinin ve kahhâriyetinin bir tecellîsidir ve tecellîde tekrar yokturs.228, 226. Bu sürekli yenilenme, ilâhî isimlerin âlemdeki mazharlarda nefes-i Rahmânî ile varlık bulmasıyla gerçekleşirs.10, 23. Rablık mertebesinden ilk nefes, âlemin yaratılmasıyla vuku bulur; zira kul olmayınca Rablık gerçekleşmez ve Rablık mertebesindeki isimlerin hükümleri âlem ile ortaya çıkars.24.

Kaynaklar: Kelime-i Şuaybiyye — s. 2, 3, 10, 23, 24, 47, 119, 226, 228 · K1, s. 136, 138

Bu eser tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?

Verilen kaynaklarda bu soruya doğrudan bir cevap bulunmuyor.

Kendini bilmek neden önemlidir?

Tasavvufta kendini bilmek, kişinin asıl fıtratı olan Hakk'ı bilmeye açılan kapıdır ve bu, tabiatın süslerine aldanmadan hakikati ortaya çıkarmayı sağlar. Mevlânâ'nın ifadesiyle, nefsin hakikatini idrak etmek, kişinin kim olduğunu anlaması için elzemdirs.260. Bu bilgi, mantıkî çıkarımlarla değil, ancak ilâhî bir tecellî ve kesbî gayretle elde edilebilir; zira mantıkla nefsi anlamaya çalışmak, "ateşsiz odunu üflemek" gibi boş bir çabadırs.184. Kendini bilmek, aynı zamanda ilâhî isimlerin ve rubûbiyetin tecellîsi için bir mahal teşkil eder; zira ilâhlık kendisine ibadet edilecek, rubûbiyet ise terbiye edilecek bir varlık isters.17. Bu idrak, sâlikin kendi varlığını Hak'tan bilmesini ve ucub gibi kalbî hastalıklardan korunmasını sağlar.

Kaynaklar: Kelime-i Şuaybiyye — s. 17, 184, 260

Ayrıntı

Kendini bilmenin önemi, tasavvufî sülûkun temel taşlarından biridir. Mevlânâ'nın buyurduğu üzere, kişinin "asıl fıtratın olan Hakk'ı bilmeyi, tabiatın süslerine aldanıp zayi etme, ortaya çıkar; ve nefsinin hakikatini bilip kendinin kim olduğunu anla!" sözüs.260, bu hakikatin merkezîliğini vurgular. Bu, sadece teorik bir bilgi değil, aynı zamanda bir idrak ve müşâhede meselesidir. Nefsin hakikatini anlamak için mantıkî düzenlemelerle uğraşmak, "yalancı şişmanlık" sahibi olmak veya "ateşsiz odunu üflemek" gibi boş bir çabadırs.184. Zira bu tür bir bilgi, vehbî ve kesbî yönlerin birleşimiyle, yani Hak'tan gelen ilâhî tasarruf ve sâlikin amelî gayretiyle gerçekleşirK2.

Kendini bilmek, aynı zamanda ilâhî isimlerin ve rubûbiyetin tecellîsi için bir zemin oluşturur. İlâhlık, kendisine ibadet edilecek bir varlık isterken, rubûbiyet de terbiye edileni talep eders.17. Bu talep, ancak kulun kendi varlığını ve hakikatini idrak etmesiyle karşılık bulur. Bu idrak, sâlikin kendi ameline hayranlık duyması anlamına gelen ucub gibi kalbî hastalıklardan korunmasını sağlar (Ucub). Zira her tecellînin asıl fâili Hak'tır ve sâlikin kendi gayretini fâil görmemesi esastırK2. Kendini bilme süreci, aynı zamanda Nefs-i Levvâme mertebesinde kişinin kendini kınaması ve pişmanlık duymasıyla başlar, bu da daha derin idraklere yol açar (Nefs-i Levvame). Arifler için Allah bilgisi sonsuz olduğu gibi, O'nu bilmek de sonsuzdur ve bu bilgi her zaman artışı talep eders.66. Bu sonsuz arayış, kendini bilme yolculuğunun da sürekli bir tekâmül içinde olduğunu gösterir.

Kaynaklar: Kelime-i Şuaybiyye — s. 17, 66, 184, 260 · K2