İçeriğe atla
Kelime-i Süleymâniyye kapak gorseli

Kelime-i Süleymâniyye

Muhyiddin İbnü'l-Arabi

56 sayfa~84 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Muhyiddin İbnü'l-Arabifusûsu'l-hikem şerhidijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

Kelime-i Süleymâniyye RELATED-TO İrfanKelime-i Süleymâniyye IS-A KitapKelime-i Süleymâniyye IS-A İslami Eser

Sıkça Sorulan Sorular

Kelime-i Süleymâniyye ne anlatıyor?

Kelime-i Süleymâniyye, Hz. Süleyman'ın (a.s.) ilâhî rahmetin farklı mertebeleriyle olan özel ilişkisini ve bu ilişki sayesinde âlemdeki geniş tasarrufunu anlatan bir kavramdır. Bu kavram, Hz. Süleyman'ın hem zâhirî hem de bâtınî saltanatını, ilâhî isimlerin tecellîsi ve nefes-i Rahmânî ile varlıkların yokluktan kurtulup ilmî vücut kazanması hakikati üzerinden açıklar. Özellikle rahmet-i âmme-i zâtiyye ve rahmet-i hâssa-i zâtiyye ile olan ihtisası, onun âlem-i ulvî ve süflîde, insandan hayvânâta, suya, havaya, toprağa ve ateşe kadar her şeyde hüküm ve tasarruf sahibi olmasının temelidir1. Bu durum, onun "insân-ı kâmil" ve "ism-i câmi'" mazharı olmasından kaynaklanır1.

Ayrıntı

Kelime-i Süleymâniyye, Hz. Süleyman'ın (a.s.) şahsında tecellî eden ilâhî hikmet ve tasarrufu ifade eder. Bu hikmet, "hikmet-i rahmâniyye" ile mukarin kılınmıştır1. Hz. Süleyman'ın tasarrufu, ilâhî rahmetin iki ana mertebesiyle ilişkilidir:

  1. Rahmet-i Âmme-i Zâtiyye: Bu, Hakk'ın zât-ı ahadiyyetinde gizli olan nisbet ve şuûnâtın, O'nun kendi zâtında kendi zâtına tecellîsiyle ilmî mertebede sübût bulmasıdır. Diğer bir ifadeyle, Hakk'ın zâtında sıkışmış olan esmâsını nefes-i Rahmânî ile tenfîs ederek onlara ilmî vücut vermesi ve bu sıkıntıdan kurtarmasıdır. Bu rahmet, bütün esmâya şâmildir1.
  2. Rahmet-i Hâssa-i Zâtiyye: Bu rahmet, rahmet-i imtinân olarak da adlandırılır. "Minnet rahmetiyle merhum olan" ancak isimlerin yokluk bağıntıları ve ayırt edici hakikatleridir. Bu nisbet-i ademiyye ve hakikat-i mümeyyize, nefes-i Rahmânî ile yokluk darlığından kurtulup her birinin sûreti, zâtî istidâdı gereğince vücutta belirir1. Bu rahmet, "Benim rahmetim her şeye vâsi'dir" (A'râf, 7/156) ayetiyle ifade edilen, hiçbir hizmete bağlı olmaksızın her şeye, hatta ilâhî esmâya şâmil olan rahmettir1.

Hz. Süleyman'ın bu rahmetlerle olan ihtisası, ona âlem-i ulvî ve süflîde, insandan cinne, vahşi hayvanlardan kuşlara, deniz hayvanlarından kara hayvanlarına, suya, havaya, toprağa ve ateşe kadar her şeyde hüküm ve tasarruf yetkisi vermiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de de beyân buyurulan bu tasarruflar, onun bâtınî ve zâhirî saltanatının bir göstergesidir1. Bâtınî saltanatı olmasaydı, zâhirî saltanatı kâmil olmazdı1. Âlemdeki her sûretin bir ismin mazharı olması ve o ismin mazharını kendi sırat-ı müstakîmi üzerinde götürmesi, Hz. Süleyman'ın tasarrufunun ilâhî bir düzen içinde gerçekleştiğini gösterir1. Belkıs'ın tahtının bir anda Süleyman'ın meclisinde belirmesi gibi olaylar, âlemdeki her zerrenin her nefeste tecellî-i evvel ile yok olup tecellî-i sânî ile yeniden var olması hakikatiyle açıklanır1. Bu durum, Hz. Süleyman'ın tasarrufunun mücerred "emr" ile gerçekleştiğini de ortaya koyar1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Kelime-i Süleymâniyye — s. 3, 8, 75, 121, 126, 129, 288, 291, 382, 401
Eserde geçen 'Rahmanî Hikmet' nedir?

Rahmânî hikmet, tasavvufta Hz. Süleyman (a.s.) kelimesinde bulunan ve Allah'ın zâtî ve sıfâtî rahmetlerinin dört temel üzerine kurulu tezahürünü ifade eden bir kavramdır. Bu hikmet, Hakk'ın ahadiyet zâtında sıkıntı içinde kalmış isimlerine Rahmânî nefesiyle ilmî varlık vererek onları bu sıkıntıdan kurtarmasıyla ortaya çıkan genel rahmeti kapsar1. Süleyman (a.s.)'ın, zâta ait genel ve özel rahmet ile sıfatlara ait genel ve özel rahmetin hükümleriyle özel bir ilişki içinde olması ve bu ilişkinin âlemde genel bir hüküm ve tasarruf sağlaması sebebiyle, Süleyman kelimesi "rahmânî hikmet"e eş kılınmıştır1. Bu, hikmetin ilmin tahkik edilmiş hâli olması ve eşyayı yerli yerine koyma sıfatına ayna olma mertebesiyle de ilişkilidir2.

Ayrıntı

Rahmânî hikmet, rahmet kavramının dört temel üzerine kurulu bir yapıyla açıklanmasıyla başlar. Rahmet, biri zâtî diğeri sıfâtî olmak üzere iki kısma ayrılır. Bu iki rahmetin her biri de hususiyet ve umumiyet itibarıyla iki kısma ayrılır1. Bu dört temelden biri, Hakk'ın ahadiyet zâtında sıkıntı içinde kalmış olan isimlerini Rahmânî nefesiyle ferahlatıp, onlara ilmî varlık vermesi suretiyle bu sıkıntıdan kurtarmasıdır ki, bu rahmet bütün isimlere geneldir1. Bu durum, Allah'ın "el-Hakîm" isminin tezahürü olarak âlemde her şeyin bir nizam ve gâye üzere yaratılmış olmasıyla ilgili akâidî hikmet kademesine işaret eder2.

Hz. Süleyman (a.s.)'ın bu Rahmânî hikmetle özel bir ilişkisi vardır. O, zâta ait genel rahmet ve zâta ait özel rahmetin hükümleri olan sıfatlara ait genel rahmet ve sıfatlara ait özel rahmet ile özel bir ilişki içindedir. Bu özel ilişki sebebiyle, Süleyman (a.s.)'ın âlemde hükmü ve tasarrufu genel olmuştur. Bu nedenle Süleyman kelimesi "rahmânî hikmet"e eş kılınmıştır1. Bu, aynı zamanda besmelede geçen "er-Rahmân" isminin "genel rahmet" sahibi olması ve mü'min-kâfir ayırt etmeden bütün kâinatı kuşatan rahmeti ifade etmesiyle de bağlantılıdır2. Rahmânî hikmet, Allah'ın isimlerin suretlerini sabit hakikatlerin aynalarında ortaya çıkarıp, dış varlıklarda onların eserlerini ve hükümlerini göstererek, o isimlere "minnet ve ihsan edici Rahmânî rahmet" ile rahmet etmesidir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Kelime-i Süleymâniyye — s. 1, 3, 7, 9, 10, 11, 140
  3. 2.K1, s. 197, 223
Muhyiddin İbnü'l-Arabi kimdir?

Muhyiddin İbnü'l-Arabî, tasavvuf metafiziğinin en büyük teorisyeni olarak kabul edilen, Fusûsu'l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye gibi temel eserlerin müellifi olan Şeyh-i Ekber'dir1. O, tasavvuf-irfân külliyatının en yoğun ve derin metinlerinden sayılan Fusûsu'l-Hikem'i rüyâ yoluyla Hz. Peygamber'in ilhamıyla yazmıştır2. Fütûhât-ı Mekkiyye adlı ansiklopedik eserini ise Mekke'de Kâbe'yi tavaf ederken aldığı manevî açılımlar (fetihler) neticesinde kaleme almıştır2. Bu eserler, onun şahsî müşâhedelerine dayanmakla birlikte, Kur'ân ve sünneti mesned edinir ve tasavvufî bilginin tüm dallarını kapsar2.

Ayrıntı

Muhyiddin İbnü'l-Arabî, 1165-1240 yılları arasında yaşamış, tasavvuf dünyasında "Şeyh-i Ekber" unvanıyla anılan büyük bir ârif ve düşünürdür1. Onun en kıymetli eseri olan Fusûsu'l-Hikem, "Hikmetlerin Yüzükleri" veya "Hikmet Cevherleri" anlamına gelir ve tasavvuf metafiziğinin ana metni olarak kabul edilir2. Bu eser, 27 bölümden (Fass) oluşur ve her bir Fass, Âdemiyye (Hikmet-i İlâhî), Şîsiyye (Hikmet-i Nefthiyye) gibi farklı peygamberlere ait bir hikmeti işler2. İbnü'l-Arabî'nin kendi ifadesine göre, Fusûsu'l-Hikem, Hz. Peygamber'in rüyâda kendisine yazdırdığı, ilhamî bir vahyin tezahürüdür2. Bu durum, eserin sıradan bir kitap olmaktan öte, manevî bir kaynaktan beslendiğini gösterir.

İbnü'l-Arabî'nin bir diğer büyük eseri ise Fütûhât-ı Mekkiyye'dir. "Mekkî Fetihler" anlamına gelen bu eser, 560 bölümden (bâb) oluşan, tasavvuf metafiziğinin ansiklopedik bir kaynağıdır2. İbnü'l-Arabî, bu eseri Mekke'de Kâbe'yi tavaf ederken elde ettiği manevî açılımlar (fetihler) sayesinde yazdığını belirtir2. Eserin "Mekkî" adını alması sadece coğrafî bir gönderme değil, aynı zamanda eserin Mekke'nin manevî hazinesinden çıktığını, yani manevî bir ilhamla yazıldığını ifade eder2. Fütûhât-ı Mekkiyye, ibadet, ahlak, kâinatın yapısı (kozmoloji), velayet hiyerarşisi, esmâü'l-hüsnâ, miraç, Kur'ân tefsiri gibi tasavvufî bilginin bütün dallarını kapsayan kapsamlı bir çalışmadır2. Bu eser, 1202'de Mekke'de başlayıp 1238'de Şam'da tamamlanmış, 36 yıl süren bir telif çalışmasının ürünüdür2. İbnü'l-Arabî'nin eserleri, vahdet-i vücud gibi pek çok tartışmalı konuyu işlemesi sebebiyle zâhirî kelamcılar tarafından da eleştirilmiştir2.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Vikipedi: Muhyiddin İbn Arabi
  3. 2.K1, s. 26, 296
Eserde neden Hz. Süleyman'dan bahsediliyor?

Eserde Hz. Süleyman'dan bahsedilmesi, onun ilahî hilafetin kemâle erdiği bir makama sahip olması ve Allah'ın ilmine aracısız bir şekilde vâkıf olması sebebiyledir. Hz. Süleyman'ın varlığı, babası Hz. Davud'a Allah'ın bir nimeti olarak görülür ve ilahî hilafetin Hz. Davud'da başlayan tamlığının Hz. Süleyman'da mükemmelliğe ulaştığı ifade edilir. Bu durum, onun makamının çoğu âlim tarafından dahi tam olarak idrak edilemediği, hatta bilinmesinin korku vereceği kadar yüce olduğu vurgulanır1. Eserde, Hz. Süleyman'ın ilminin doğrudan Allah'ın ilmi olduğu ve onun Hakk'ın tercümanı olduğu belirtilir1.

Ayrıntı

Eserde Hz. Süleyman'ın makamına özel bir vurgu yapılmasının temel nedeni, onun ilahî hilafet makamındaki kemâlidir. Hz. Davud'da tam olarak tecelli eden ilahî hilafet, Hz. Süleyman'da mükemmelliğe ulaşmıştır1. Bu sebeple Hz. Süleyman'ın varlığı, Hz. Davud için Allah'tan gelen bir nimet olarak kabul edilir. Hz. Süleyman'ın ilmi, doğrudan Allah'ın ilmi olarak nitelendirilir; çünkü o, ilahî hükümlere aracısız bir şekilde vâkıf olmuştur. Bu aracısızlık, onu doğruluk makamında Hakk'ın tercümanı kılar1. Eserde, Hz. Süleyman'ın makamının ve halinin, bu yolun âlimlerinin çoğu tarafından dahi tam olarak anlaşılamadığı, hatta bu makamın bilinmesinin insana korku verecek kadar yüce olduğu ifade edilir1. Bu durum, Hz. Süleyman'ın sahip olduğu sırların ve makamın sadece kendisine layık olduğunu gösterir1. Ayrıca, Hz. Süleyman'ın duasının Allah tarafından hatırlatılması ve ona tasarruf yetkisi verildiğinin anlaşılması da onun özel konumunu pekiştirir1. Eser, Hz. Süleyman'ın isminin Allah ismine takdim edilmesi gibi bazı durumların, onun bilgisine yakışmayacağını düşünenlerin eleştirilerine de değinerek, bu makamın derinliğini ve yanlış anlaşılmalarını ortaya koyar1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Kelime-i Süleymâniyye — s. 11, 99, 100, 300, 301, 303, 483, 484, 491
Kitapta geçen 'kuş dili' ne anlama geliyor?

Kelime-i Süleymâniyye'de geçen "kuş dili" ifadesi, vahdet sırrının ancak Hz. Süleyman gibi özel bir idrak ve mârifet sahibi kişilerce anlaşılabilecek bâtınî ve ilâhî bir dil olduğunu belirtir. Bu dil, zâhirî sözcüklerin ötesinde, kalbin müşâhede hâlinde kulak vermesiyle idrak edilen bir hikmet ve hakikat dilidir1. Tasavvufta kavramların üç katmanlı anlamı (lugat, akâid, mârifet) bağlamında, "kuş dili" mârifet diline karşılık gelir; yani Hak ile kul arasındaki vasıtasız hitâbetin ve ilâhî sırların ancak ehl-i Hak tarafından zevkle bilinebilen yönünü ifade eder2. Bu, Hz. Süleyman'a özgü bir makam olup, vahdet sırrının ancak ona lâyık görülen bir anlayışla çözülebileceğini vurgular1.

Ayrıntı

"Kuş dili" tabiri, Kelime-i Süleymâniyye'de vahdet sırrının anlaşılmasına dair özel bir idrak seviyesini işaret eder. Eserde yer alan beyitlerde "Ey Câmî, sus ki vahdet sırrı kuş dilidir. Bu sırları anlamak Süleyman’dan başkasına lâyık değildir" ifadeleriyle bu durum açıkça belirtilmiştir1. Bu, tasavvufî kavramların üç açılım dilinden biri olan mârifet diline karşılık gelir2. Lugat ve akâid dillerinin ötesinde, mârifet dili, irfan ve tasavvuftaki bâtınî hakikati, yani ehl-i Hak'ın zevkle bildiği sırları ifade eder2.

Hz. Süleyman'ın kuş dilini anlaması, onun peygamberlik makamının özel bir vechesi olarak kabul edilir. Bu durum, Hz. Mûsâ'nın Kelîmullâh makamında Allah ile vasıtasız hitâbet ilişkisi kurması gibi, peygamberlere özgü ilâhî bir lütuftur3. Nitekim, Kāf Sûresi'nin 37. ayetinde geçen "Gerçekten bunda, kalbi olan ve müşahit olduğu hâlde kulak veren kimse için öğüt ve nasihat vardır" ifadesi, bu tür sırların ancak kalbî bir idrak ve müşâhede ile anlaşılabileceğine işaret eder1. Dolayısıyla, "kuş dili" sadece hayvanların seslerini anlamak değil, aynı zamanda varoluşun derin sırlarını, vahdetin hakikatini ve ilâhî kelâmın bâtınî boyutunu idrak etme yeteneğini temsil eder. Bu, dış dünyaya yönelik bir ispat aracı olan mu'cizeden ziyade, peygamberin mahalliyet-i ulûhiyyesinin zorunlu bir tezahürüdür; yani Hak'ın peygamber mahallinde doğrudan tasarrufunun bir adıdır3. Bu sırrı anlamak, Hz. Süleyman'a bahşedilmiş özel bir hikmet ve ilâhî bir armağandır.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Kelime-i Süleymâniyye — s. 489, 490, 491
  3. 2.K2
  4. 3.K1, s. 14, 62
Vahdet-i Vücud kavramı bu eserde nasıl işleniyor?

Kelime-i Süleymâniyye'de Vahdet-i Vücud, varlığın mutlak birliği esasına dayanır ve görünen tüm çokluğun (kesret) Hakk'ın mutlak varlığının (vücûd-ı mutlak) çeşitli taayyün ve takayyüdlerinden ibaret olduğunu vurgular1. Eserde, yaratılmışların (halk) bâtın ve hüviyet cihetinden Hak'kın aynısı olduğu, zira Hak'tan gayrı bir varlığın bulunmadığı belirtilir1. Bu anlayışa göre, her bir varlık, ilâhî ilimde sabit olan sûretlerin farklı mertebelerde giydirilmiş taayyün elbiseleridir; sûretler aynı kalsa da vücutlar farklılık arz edebilir1. İnsanların işlediği amellerin dahi Hak tarafından icat edildiği ve kulun vücudunun bâtın cihetinden Hak'kın aynısı olduğu ifade edilerek, ilâhî iradenin her şeye nüfuz ettiği ve varlığın tek bir kaynaktan beslendiği açıklanır1.

Ayrıntı

Kelime-i Süleymâniyye, Vahdet-i Vücud'u, varlığın özünde tek olan Hakk'ın, çeşitli mertebelerde ve isimler aracılığıyla tecelli etmesi olarak ele alır. Eser, "vücûdda O'ndan gayrı bir şey yoktur" diyerek, görünen tüm çokluğun (taayyünât-ı kesîre) Hakk'ın mutlak varlığının (vücûd-ı mutlak) taayyün ve takayyüdünden başka bir şey olmadığını belirtir1. Bu bağlamda, "halk" olarak adlandırılan âlem sûretlerinin bâtını ve hüviyeti Hak'tır1. Hakk'ın Hayat, İlim, Sem', Basar, İrade ve Kudret gibi sıfatları, mahlûkatın hüviyetinde mevcuttur, ancak bazı taayyünler bu sıfatların zuhuruna mani olabilir1.

Eserde, âlemin sûretleri ve nakışları, ilâhî ilimde sabit olan sûretlerden ibarettir ve bu sûretler ilmî ve hayalî bir vücut ile giydirilmiştir1. Vücûd-ı mutlak olan Hak, her mertebeye nüzul ettikçe bu sûretlere, o mertebenin gerektirdiği bir taayyün elbisesi giydirir1. Bu durum, bir ressamın hayalinde canlandırdığı bir tabloyu dışarıda tasvir etmesine benzetilir; tablo yok olsa bile ressamın hayalindeki sûret sabit kalır ve tekrar vücut bulabilir. Bu ikinci tablo varlık itibarıyla ilkinden farklı olsa da, sûret itibarıyla aynıdır1. Benzer şekilde, insanın vücudunun zerreleri yenilense de sûreti ilâhî ilimde sabit kalır1.

Kulun işlediği amellerin dahi Hak tarafından icat edildiği ve kulun vücudunun bâtın cihetinden Hak'kın aynısı olduğu ifade edilir1. Bu, "rahmet-i vücûb"un "rahmet-i imtinân"a dahil olmasıyla açıklanır; zira genel rahmet olmasa özel rahmetin tecelli mahalli bulunmazdı1. Cenâb-ı Hakk'ın Süleyman (a.s.)'ın beşeriyetinde tecelli etmesi ve onun hükümlerinin Hakk'ın mutlak varlığının farklı mertebelerinden sadır olması da bu birliğin bir göstergesidir1. İnsanların müteayyin vücutları, Hakk'ın isimleri hasebiyle taayyün ve takayyüdünden ibaret olup, O'nun vücudunun gayrı değildir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Kelime-i Süleymâniyye — s. 50, 58, 145, 198, 316, 333, 336, 339, 380
Bu eser kimler için yazılmıştır?

Verilen kaynaklarda bu soruya doğrudan bir cevap bulunmuyor.

Fusûsu'l-Hikem'in diğer bölümlerinden farkı nedir?

Fusûsu'l-Hikem'in bölümleri, her biri bir peygamberin temsil ettiği bir hikmeti taşıyan "fass"lar olarak adlandırılır ve her fassın kendine özgü bir hikmeti vardır. Verilen kaynaklarda, Fusûsu'l-Hikem'in genel yapısı ve 27 fassın her birinin bir peygamberle ilişkilendirildiği belirtilmekle birlikte1, diğer bölümlerden farkı olarak sadece Nuh Fassı'nın (Fass-ı Nûhî) "tenzih" ve "teşbih" kavramlarını birleştiren ayet-i kerime olan "لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ" (O'nun misli bir şey yoktur ve O Semî' ve Basîr'dir) bahsini ayrıntılı olarak işlediği vurgulanmıştır2. Bu durum, Nuh Fassı'nın Allah'ın aşkınlığını (tenzih) ve yaratılmışlara olan yakınlığını (teşbih) bir arada ele alarak bu iki zıt gibi görünen hakikati uzlaştırma noktasında özel bir yere sahip olduğunu göstermektedir.

Ayrıntı

Fusûsu'l-Hikem, Muhyiddîn İbn Arabî'nin tasavvuf metafiziğinin ana metni olup, 27 fass (bölüm) içerir ve her fass bir peygambere ait bir hikmeti barındırır1. Örneğin, Âdemiyye Fassı Hikmet-i İlâhî'yi, Şîsiyye Fassı Hikmet-i Nefthiyye'yi, Nuhiyye Fassı ise Hikmet-i Subbûhiyye'yi temsil eder1. Eserin genel yapısı bu şekilde peygamberler ve onlara atfedilen hikmetler üzerinden ilerler. Ancak, verilen kaynaklarda diğer fassların içeriğine dair detaylı bilgi bulunmamakla birlikte, Nuh Fassı'nın (Fass-ı Nûhî) özel bir yönü öne çıkarılmıştır. Bu fass, "tenzih" (Allah'ı noksanlıklardan arındırma) ve "teşbih" (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) kavramlarını birleştiren "لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ" ayet-i kerimesinin ayrıntılarını ele almaktadır2. Bu ayet, Allah'ın hiçbir şeye benzemediğini (tenzih) ve aynı zamanda işiten ve gören olduğunu (teşbih) ifade ederek, O'nun hem aşkın hem de yaratılışla içkin olan yönlerini bir araya getirir. Bu bağlamda, Nuh Fassı, Allah'ın zâtının hem mutlak aşkınlığını hem de isim ve sıfatlarıyla âlemdeki tecellilerini idrak etme noktasında özel bir hikmet sunmaktadır. Bu durum, Nuh Fassı'nı, tenzih ve teşbih arasındaki dengeyi kurma ve bu iki hakikati uzlaştırma bahsinde diğer fasslardan ayıran önemli bir özellik olarak ortaya koymaktadır.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1, s. 26
  3. 2.Kelime-i Süleymâniyye — s. 194, 195