
Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 13
Ahmed Avni Konuk
Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi nedir?⌄
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltlik Mesnevî-i Şerîf adlı tasavvufî eserine yazılmış kapsamlı bir şerhtir. Bu şerh, Konuk'un 1929-1937 yılları arasında kaleme aldığı, tasavvuf ve Mesnevî kültürüne büyük katkı sağlayan bir çalışmadır1. Eser, tekkelerin kapatılması ve harf inkılâbı gibi zorlu bir dönemde, dini ve tasavvufi eserlerin itibar görmediği bir ortamda yazılmıştır1. Konuk, bu şerhiyle Mevlânâ'nın irfan kapısının eşik bekçisi olarak nitelendirilmiştir1.
›Ayrıntı
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi, tasavvuf edebiyatının şahikası sayılan Mesnevî-i Şerîf'in derinliklerini açıklayan önemli bir eserdir2. Konuk, bu şerhiyle Mevlânâ'nın hikâyeler, kıssalar, mîrâcî tasvirler, tasavvufî tâ'vîller, ahlâkî öğütler ve bâtınî hakikat açılımlar içeren eserini geniş kitlelere ulaştırmayı hedeflemiştir2. Şerh, özellikle 1925'te tekkelerin kapatılması ve 1928'deki harf inkılâbı sonrası, dini ve tasavvufi düşüncenin yasaklandığı ve itibarsızlaştırıldığı bir dönemde kaleme alınmıştır1. Bu durum, Konuk'un eserini yazarken gösterdiği "ârifâne bir basiret ve dervişâne bir tevekkül"ü ortaya koymaktadır1. Şerh, 2 Şevval 1356 (5 Kânun-i Evvel 1937) tarihinde tamamlanmıştır1. Eserin içeriğinde, küfrün cehennemin kibriti olduğu ve Hak'kı inkârın nefis cehenneminin alevlerini parlattığı gibi tasavvufî hakikatler açıklanmıştır1. Ayrıca, nefsin kibir, ucüb, hased, yalan, gıybet, hıkd, kin, şehvet, iftira, hıyanet, sirkat, emel, gaflet ve küfür gibi özelliklerle tasvir edildiği bölümler de bulunmaktadır1. Şerh, Ahmed Avni Konuk'un el yazısından örnekler, sure ve ayet-i kerimeler indeksi, hadis-i şerifler indeksi, özel isimler indeksi, kitap isimleri indeksi, açıklanan Farsça, Arapça, Türkçe kelimeler indeksi ile terimler, deyimler ve bazı kelimeler indeksini içermektedir1. Bu şerh, Ahmed Avni Konuk'u Fusûsu'l-Hikem ve Mesnevî şarihi olarak tasavvuf ve Mesnevî kültürüne büyük katkıda bulunan önemli bir isim haline getirmiştir13.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 13 — s. 5, 9, 12, 13, 810, 1087, 1238
- 2.K1, s. 68
- 3.Vikipedi: Ahmed Avni Konuk
Ahmed Avni Konuk kimdir?⌄
Ahmed Avni Konuk, 1929-1937 yılları arasında Mesnevî-i Şerîf Şerhi gibi önemli bir eseri kaleme almış, tasavvuf ve Mesnevî kültürüne büyük katkılar sağlamış bir şârihtir1. Özellikle İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem ve Mevlânâ'nın Mesnevî eserlerinin şerhleriyle tanınır1. Tekkelerin kapatıldığı ve dinî eserlerin itibar görmediği bir dönemde bu eserleri yazması, onun irfanî basiretini ve tevekkülünü gösterir1. Modern dönemde Mustafa Tahralı gibi akademisyenlerin çalışmalarıyla eserleri gün yüzüne çıkmıştır (Mustafa Tahralı, Wiki).
›Ayrıntı
Ahmed Avni Konuk, tasavvuf ve İslâmî ilimler alanında önemli bir müellif ve şârihtir. Onun en bilinen eserleri arasında Mesnevî-i Şerîf Şerhi ve Fusûsu'l-Hikem şerhi yer almaktadır1. Bu eserler, özellikle 1925'teki tekkelerin kapatılması ve 1928'deki harf inkılabı gibi dinî ve tasavvufî düşüncenin zorlu bir dönemden geçtiği yıllarda, 1929-1937 yılları arasında kaleme alınmıştır1. Bu durum, Konuk'un tasavvufî mirası koruma ve aktarma konusundaki kararlılığını ve "ârifâne bir basiret ve dervişâne bir tevekkül" ile hareket ettiğini göstermektedir1. Eserleri, günümüz tasavvuf araştırmacıları için de temel kaynak niteliğindedir. Örneğin, Mesnevî-i Şerîf Şerhinin lügatçesi, Konuk'un daha önce yayımlanmış Fîhi Mâ Fîh, Tedbîrât-ı İlâhiyye ve Fusûsu'l-Hikem tercüme ve şerhleri için hazırlanan lügatçelerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur1. Bu durum, onun geniş bir tasavvufî literatüre hâkimiyetini ve eserlerinin birbirini tamamlayıcı niteliğini ortaya koymaktadır. Ahmed Avni Konuk'un eserleri, modern dönemde Mustafa Tahralı gibi akademisyenlerin gayretleriyle yeniden basılmış ve tasavvuf araştırmalarına önemli katkılar sağlamıştır (Mustafa Tahralı, Wiki). Bu sayede, onun tasavvufî düşüncesi ve şerh geleneği günümüze taşınmıştır.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 13 — s. 10, 12, 13
Mesnevî'deki hikâyeler ne anlatır?⌄
Mesnevî-i Şerîf'teki hikâyeler, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin tasavvufî hakikatleri, ahlâkî öğütleri ve bâtınî hakikat açılımları aktarmak için kullandığı temel bir yöntemdir. Bu hikâyeler, doğrudan didaktik anlatım yerine, kıssalar, mîrâcî tasvirler ve tasavvufî tâ'vîller aracılığıyla derin anlamları muhataplarına ulaştırır1. Özellikle Hüsâmeddin Çelebi ve himmeti yüce Hakk yolcularına hitap eden bu anlatılar, cansız varlıkların konuşmasından ruhun etkili sözüne, nefsin etkisiz sözüne kadar birçok konuyu farklı ifadelerle defalarca işler2. Mesnevî'de hakikatlere ve vahdet sırrına dair çok sözler bulunmakla birlikte, sâlikin zevk ve hâl sahibi olması, bu hikâyelerden doğru anlamları çıkarması için önemlidir; aksi takdirde kendi hayaline göre yorumlar yapabilir2.
›Ayrıntı
Mesnevî-i Şerîf, tasavvuf edebiyatının şâhikası olarak kabul edilir ve Mevlânâ'nın tasavvufî öğretilerini aktarmak için hikâyeleri merkezine alır1. Mevlânâ, doğrudan didaktik bir anlatım yerine, "kıssa içinde kıssa" olarak bilinen bir yöntemle öğretir; ana hikâyenin içinde alt hikâyeler açılır ve sonra ana hikâyeye geri dönülür1. Bu hikâyeler aracılığıyla çeşitli tasavvufî ve ahlâkî dersler verilir. Örneğin, "Fil ve körler hikâyesi" vahdet-i vücud derslerini işlerken, "papağan ve tâcir hikâyesi" mâsivâdan ayrılma derslerini sunar. "Kerâmetler kıssası" ise tarîkat usûllerini açıklar1.
Mesnevî'deki hikâyeler, cansız varlıkların konuşmasından, ruhun etkili sözüne ve nefsin etkisiz sözüne dair birçok anlamı farklı ifadelerle tekrar tekrar dile getirir2. Bu anlatılar, özellikle Hüsâmeddin Çelebi ve himmeti yüce Hakk yolcularına yönelik bir hitaptır2. Eser, hakikatlere ve vahdet sırrına dair pek çok söz içerir. Ancak, bir Hakk yolcusunun bu sözlerden doğru anlamları çıkarabilmesi için zevk ve hâl sahibi olması gerekir; aksi takdirde kendi hayaline göre birtakım anlamlar çıkarabilir2. Bu durumda, o sözler o sâlike karşı söylenmemiş ve Hz. Pir de ona karşı suskun kalmış olur2. Hikâyeler bazen bir olayın veya durumun açıklanması için de kullanılır; örneğin, bir kadının şikâyeti sırasında kadının tavırlarının kadıyı nasıl etkilediğini anlatmak için hikâye kısa kesilir2. Ayrıca, "kavuşma zevkinden faydalanamamanın" açıklanması için de hikâyeler yazılır2. Evliya menkıbeleri de bu hikâyelerin bir parçası olarak zikredilir2.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 68
- 2.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 13 — s. 114, 430, 621, 623, 626, 628, 837, 838
Tasavvufta 'makam' ne demektir?⌄
Tasavvufta makâm, sâlikin seyr-i sülûkunda amel ve tahkîk ile ulaştığı, istikrarlı ve sürekli manevî mertebenin adıdır. Lugatte "duruş yeri, mevki" anlamına gelen makâm, hâlden farklı olarak kalıcıdır ve sâlikin günlük yaşamının bir parçası hâline gelir1. Tövbe, sabr, tevekkül, rızâ, mârifet ve fenâ gibi mertebeler makâmlara örnektir. Sâlikin kalbi tahavvül ettikçe yeni makâmlar açılır ve bu makâmlar, Hakk'ın esmâî tecellîlerinin sâlik üzerindeki tezâhürü olarak idrâk edilir1. Makâm-ı kalb ve rûha dâhil olanlar ahlâk-ı hamîde ile muttasıf olup rahat ederken, nefis ve hevâ ile meşgul olanlar belâlarla muazzeb olurlar2.
›Ayrıntı
Makâm, tasavvufî yolculukta (seyr-i sülûk) müridin mürşid rehberliğinde geçtiği manevi mertebelerden biridir3. Hâl ile makâm arasındaki temel fark, hâlin geçici, makâmın ise istikrarlı ve sürekli olmasıdır1. Makâm, sâlikin kendi çabası (kesb) ve tahkîkiyle elde ettiği bir mevki iken, hâl ilahî bir bağış (mevhibe-i ilâhiyye) olarak gelir1. Klasik tasavvufî sıralamada makâmlar genellikle tevbe, vera', zühd, fakr, sabr, tevekkül, rızâ, mârifet, muhabbet ve fenâ şeklinde sıralanır. Her makâm, bir öncekinin tam olarak yaşanması ve tahkik edilmesiyle açılır; sâlik tövbeyi yaşamadan vera'a geçemez1.
Makâmın irfânî tanımı, onu sadece psikolojik bir istikrar veya ahlâkî kemâlât tablosu olmaktan çıkarır ve esmâî bir mertebe olarak konumlandırır. Örneğin, sâlik "tövbe makâmında" iken Hakk'ın "et-Tevvâb" isminin günlük yaşam mahallidir; "rızâ makâmında" iken "er-Razî" isminin tezâhürüdür1. Bu makâmlara ulaşmak, mürşidsiz ve kendi kendine yapılabilecek bir iş değildir; kendi hayalî varlığından geçmedikçe bu makâmlara vusûl mümkün olmaz2. Sâlikin kendi aczini görmesi ve iradesini terk etmesiyle fenâ makâmına gelir ve bu makâmda ilme'l-yakîn olan kanaati ayne'l-yakîne dönüşür2. Makâm-ı kemâle gelmemiş sâliklerin keşiflerinde hatâ olabilir, çünkü onlar kendi hayallerinden kurtulamamışlardır2. Bir makâmın zilletin ta kendisi olması, o makâmın sâliği Hakk'tan utandırması veya O'ndan örtmesiyle ilgilidir2. İnsan-ı kâmil, aşk ve şevk ile istediği her bir manevi makama ve mülke nail olur, çünkü gayreti yücedir2.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 162
- 2.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 13 — s. 6, 132, 257, 574, 575, 589, 807, 1061
- 3.Vikipedi: Seyr-i Süluk
Tasavvufta 'hal' ne anlama gelir?⌄
Tasavvufta hâl, sâlikin seyr-i sülûku esnasında Allah'ın iradesiyle geçici olarak yaşadığı manevî bir durumu ifade eder ve ilahî bir mevhibedir1. Hâl, makamdan farklı olarak gelir-geçer niteliktedir; makam ise sâlikin kesb (kazanım) ile elde ettiği ve yerleştiği istikrarlı bir mertebedir1. Hadîs-i şerîfteki "mü'minin kalbi Rahmân'ın iki parmağı arasındadır" ifadesi, hâlin Hak'ın iradesiyle geldiğinin temel dayanağıdır1. Hâller, sülûkun dinamik unsurları olup, sâlikin manevî yolculuğunu canlı tutan sürekli değişen tezahürlerdir1.
›Ayrıntı
Hâl, tasavvufî yolculukta (seyr-i sülûk) sâlikin kalbinde zuhur eden, ilahî bir lütuf (mevhibe-i ilâhiyye) olarak beliren geçici manevî hallerdir1. Bu haller, sâlikin iradesi dışında, Hakk'ın iradesiyle gelir ve gider. Bu durum, "kalbu'l-mü'mini beyne usbu'ayni mine'r-Rahmân" (mü'minin kalbi Rahmân'ın iki parmağı arasındadır) hadîs-i şerîfiyle açıklanır1. Hâl, sülûkun dinamik bir unsuru olup, sâlikin manevî ilerleyişini canlı tutar ve sürekli değişen tezahürlerle kendini gösterir1.
Hâl ile makam arasında önemli bir fark vardır: Makam, sâlikin kendi çabası (kesb) ve mücadelesiyle elde ettiği, üzerinde durduğu ve istikrarlı bir şekilde yerleştiği manevî bir mertebedir1. Örneğin, tövbe, sabır, rıza gibi makamlar sâlikin iradesiyle kazanılır. Buna karşılık hâl, sâlikin iradesi dışında, Allah tarafından bahşedilen ve geçici olan bir durumdur1. Klasik tasavvufî ifadeyle, "el-ahval mevahib, el-makâmât mekâseb" yani "hâller mevhibedir, makamlar kazanımdır"1.
Tasavvufta pek çok hâl türü bulunur. Bunlardan bazıları şunlardır: Havf (korku) ve Recâ (ümit), mü'minin manevî yolculuğundaki iki kanadı gibidir1. Şevk (özlem) ve Üns (yakınlık), muhabbet makamından sonra ortaya çıkan hallerdir1. Kabz (sıkıntı) ve Bast (genişleme), kalbin daralma ve açılma ritmini ifade eder1. Sekr (mest olma) ve Sahv (ayık olma), manevî sarhoşluk ve ayıklık halleridir1. Cem (vahdet) ve Fark (kesret), varlığın birliği ve çokluğu idrakidir1. Heybet (celâl tecellîsinden korku) ve İns (cemâl tecellîsinden tatmin) de diğer önemli hâllerdir1. Sâlikin manevî yolculuğundaki ilerleyişi, bu hâllerin tecrübe edilmesiyle şekillenir1.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 147
Bu şerh sadece tasavvufla ilgilenenler için mi?⌄
Verilen kaynaklarda, Mesnevî-i Şerîf şerhinin sadece tasavvufla ilgilenenlere yönelik olduğuna dair doğrudan bir ifade bulunmamaktadır. Ancak, şerhin içeriği ve hitap şekli, tasavvuf yoluna yeni girmiş sâliklere yönelik öğütler içermesi1 ve ledün ilimlerinden bahsetmesi1 gibi unsurlar, eserin öncelikli olarak tasavvufî bir çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Şerhin müellifi, eserini sekiz yıllık bir çalışma sonucunda tamamladığını ve amacının şöhret olmadığını belirtirken1, irfan sahiplerinin kusurları affedeceğini umduğunu ifade etmesi1, eserin tasavvufî irfan geleneği içinde bir yer edindiğini göstermektedir.
›Ayrıntı
Mesnevî-i Şerîf şerhinin hitap ettiği kitleye dair doğrudan bir sınırlandırma olmamakla birlikte, metinlerdeki bazı ifadeler, eserin tasavvufî bir bağlamda ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Örneğin, şerhin bir bölümünde "Ey tasavvuf yoluna yeni girmiş kişi! Sen öncelikle git, istidat (kazanılmış kabiliyet) tahsil et!"1 denilerek, tasavvuf yoluna adım atan sâliklere yönelik bir öğüt verilmektedir. Bu durum, şerhin tasavvufî sülûk içinde olanlara rehberlik etme amacını taşımaktadır. Ayrıca, "peygamberlerin ve evliyanın ledün ilimlerinden zevk ve tatlılık olamaz!"1 ifadesi, şerhin tasavvufun derinliklerine, yani ledün ilimlerine vakıf olmayı gerektiren konuları işlediğini göstermektedir. Bu tür ilimler, genellikle tasavvuf ehlinin ilgi alanına girmektedir. Şerhin müellifi, eserini "Mesnevî gibi bir deryayı sonsuz içinde bu gibi kusurların irfan sahipleri tarafından affolunacağını ümit ederim"1 sözleriyle bitirirken, eserin hitap ettiği kitlenin "irfan sahipleri" olduğunu vurgulamaktadır. İrfan, tasavvufî bilgi ve hikmet anlamına geldiğinden, bu ifade de şerhin tasavvufî çevreye yönelik olduğunu desteklemektedir. Sonuç olarak, şerhin içeriği ve kullanılan dil, eserin öncelikli olarak tasavvufî birikime sahip veya bu yola ilgi duyan kişilere hitap ettiğini düşündürmektedir.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 13 — s. 599, 602, 1158, 1161, 1165
Mesnevî okumak insana ne kazandırır?⌄
Mesnevî-i Şerîf'i okumak, insanlık yolunu öğrenmek için bir vesiledir ve okuyana hakikatleri idrak etme imkânı sunar. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin bu altı ciltlik eseri, hikâyeler ve tasavvufî tâ'vîller aracılığıyla mânevî derinliklere ulaşmayı hedefler. Eseri anlamak için sadece okumak yeterli olmayıp, yazmak ve üzerinde derinlemesine düşünmek, sözlerin zevkine varmak için gereklidir1. Mesnevî, şiirsel yapısının ötesinde, söz âşıklarını hakikat tarafına çeken bir tuzak olup, ona sadece şiir açısından yaklaşanlar hakikatlerden ve mârifetlerden nasipsiz kalırlar1. Bu eser, Kur'ân'ın özü ve Pehlevî dilinde Kur'ân olarak nitelendirilmiş, insan ruhunun Hak'tan ayrılığının niyazını dile getiren bir başlangıca sahiptir2.
›Ayrıntı
Mesnevî-i Şerîf'i okumak, sâlike insanlık yolunu öğretir ve mânevî bir terbiye sunar. Eserin müellifi, Mesnevî gibi "deryayı sonsuz" bir eseri anlamanın, sadece okumakla değil, aynı zamanda yazarak ve üzerinde "çok düşünmek ve incelemek"le mümkün olduğunu belirtir1. Bu durum, okuyucunun pasif bir alıcı olmaktan ziyade, metinle aktif bir etkileşime girmesini, sözlerin "zevki"ne varmasını gerektirir. Mesnevî, "Mağz-ı Kur'ân" (Kur'ân'ın özü) olarak kabul edildiği için2, onu okumak, Kur'ânî hakikatlerin tasavvufî bir yorumla idrak edilmesine kapı aralar. Eserin hikâyeler, kıssalar ve tasavvufî tâ'vîllerle dolu yapısı, okuyucuya doğrudan didaktik bir anlatım yerine, "kıssa içinde kıssa" yöntemiyle2 derin mânaları keşfetme fırsatı verir. Bu sayede, okuyucu, fil ve körler hikâyesinde vahdet-i vücud derslerini, papağan ve tâcir hikâyesinde mâsivâdan ayrılma derslerini, kerâmetler kıssasında ise tarîkat usûllerini öğrenir2. Mesnevî'nin şiirsel bir formda yazılmış olması, "söz âşıklarını hakikat tarafına avlamak için kurulmuş bir tuzak" olarak nitelendirilir; bu nedenle, esere sadece şiir açısından yaklaşanlar, ondaki "hakikatlerden ve mârifetlerden nasipsiz kalırlar"1. Dolayısıyla, Mesnevî okumak, sadece edebî bir zevk değil, aynı zamanda mânevî bir yolculuk ve hakikatlere erişim aracıdır.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 13 — s. 1158, 1177
- 2.K1, s. 68
Şerh okumak neden önemlidir?⌄
Şerh okumak, tasavvufî metinlerin derinliklerini, inceliklerini ve güzelliklerini anlamak için elzemdir. Özellikle Mesnevî-i Şerîf gibi eserlerin anlaşılmasında şerhler, metnin içerdiği hikmetleri, ahlâkî öğütleri ve bâtınî hakikat açılımları idrak etmeye yardımcı olur. Şerhler, metinlerdeki Farsça, Arapça ve Türkçe kelimelerin, şahıs ve yer isimlerinin, kitap adlarının ve terimlerin açıklanmasıyla okuyucuya kolaylık sağlar ve tasavvufî irfan geleneğinin modern döneme taşınmasında önemli bir rol oynar1.
›Ayrıntı
Şerh, kelime anlamıyla "açma, ayırma, açıklama, yorumlama" demektir1. Tasavvufî metinlerin, özellikle de Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltlik, yaklaşık 25 bin beyitlik Mesnevî-i Şerîf'i gibi eserlerin anlaşılması için şerhler büyük önem taşır2. Bu tür eserler, "Kur'ân'ın özü" (Mağz-ı Kur'ân) olarak nitelendirildiğinden, içerdiği hikâyeler, kıssalar, mîrâcî tasvîrler, tasavvufî tâ'vîller, ahlâkî öğütler ve bâtınî hakikat açılımların doğru bir şekilde kavranması için bir rehbere ihtiyaç duyulur2. Şerhler, metinlerde geçen âyet-i kerîmelerin, hadîs-i şerîflerin, Farsça, Arapça ve Türkçe kelimelerin, şahıs ve yer isimlerinin, kitap adlarının ve tasavvufî terimlerin açıklanmasıyla okuyucunun metni daha iyi anlamasına olanak tanır1. Bu sayede, tasavvuf, Mesnevî ve klasik edebiyat üzerinde çalışanlara zaman ve hız kazandırılır1. Ayrıca, şerhler, "insân-ı kâmil" gibi merkezi kavramların1 ve ledün ilimlerinin (Allah katından gelen gizli ilimler) anlaşılmasına kapı aralar. Şerh yazarları, eserlerini şöhret kaygısıyla değil, Allah rızası için kaleme aldıklarını belirtirler ve Mesnevî gibi "deryayı sonsuz" bir eserdeki olası kusurların irfan sahipleri tarafından affedileceğini ümit ederler1. Bu durum, şerhlerin sadece bir açıklama değil, aynı zamanda bir irfan geleneğinin devamı niteliğinde olduğunu gösterir.
- Kaynaklar
- 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 13 — s. 10, 14, 543, 544, 602, 603, 1158, 1161, 1165, 1169, 4476
- 2.K1, s. 68