İçeriğe atla
Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 4 kapak gorseli

Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 4

Ahmed Avni Konuk

513 sayfa~770 dk okumamixed

Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).

Anahtar Kelimeler

Ahmed Avni Konukdijital kütüphanekitap okuma

Sıkça Sorulan Sorular

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi nedir?

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltlik, yaklaşık 25 bin beyitlik tasavvuf eseri olan Mesnevî-i Şerîf'in kapsamlı bir açıklamasıdır. Konuk, bu şerhiyle Mesnevî'nin derin tasavvufî manalarını, hikâyeler ve kıssalar aracılığıyla aktarılan ahlâkî öğütlerini ve bâtınî hakikat açılımlarını izah etmeyi amaçlamıştır. Şerh, "İhsanın karşılığı ancak ihsandır" (Rahmân, 55/60) gibi ayet-i kerimelere işaret ederek Mesnevî'deki ilahî hakikatleri açığa çıkarmakta ve Peygamberlerin vasiyetleri gibi konulara değinmektedir1. Eser, modern dönemde Mustafa Tahralı gibi akademisyenlerin gayretleriyle gün yüzüne çıkarılmış önemli bir irfan kaynağıdır.

Ayrıntı

Ahmed Avni Konuk, modern dönemde yaşamış önemli bir tasavvuf âlimi ve şârihtir (Ahmed Avni Konuk, Wiki). Kendisi, Mevlânâ'nın "Mağz-ı Kur'ân" (Kur'ân'ın özü) olarak nitelendirilen Mesnevî-i Şerîf'ini şerh etme vazifesini üstlenmiştir2. Konuk'un şerhi, Mesnevî'nin hikâyeler, kıssalar, mîrâcî tasvirler, tasavvufî tâ'vîller, ahlâkî öğütler ve bâtınî hakikat açılımlar içeren zengin muhtevasını açıklamaktadır2. Örneğin, "İhsanın karşılığı ancak ihsandır" ayet-i kerimesine işaret ederek (Rahmân, 55/60) Mesnevî'deki ilahî adalet ve lütuf anlayışını vurgular1. Ayrıca, Peygamberlerin vasiyetleri gibi konulara da yer vererek, Âdem (a.s.)'ın evladına "nefsinize karşı gelin ve hiçbir şeyi danışmadan yapmayın" vasiyetini ve Hakk'ın Dâvûd (a.s.)'a "arkadaşlarını şehvetle yemekten sakındır" vahiyini aktarır1. Bu, Mesnevî'nin ahlâkî ve irfanî boyutunu derinlemesine ele aldığını göstermektedir. Konuk'un şerhi, Mevlânâ'nın manevî saltanatının ve Mesnevî'nin evrensel etkisinin günümüze taşınmasına katkıda bulunmuştur; zira Mevlânâ'nın adı ve Mesnevî'si doğuda ve batıda anılmakta, tercüme edilip okunmaktadır1. Ahmed Avni Konuk'un bu değerli eseri, Mustafa Tahralı gibi modern dönem araştırmacılarının gayretleriyle tasavvuf literatürüne kazandırılmıştır (Mustafa Tahralı, Wiki). Şerhin sonunda "Bu fakir şârih: Ahmed Avni el-Mevlevi" ifadesiyle müellif belirtilmiştir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 4 — s. 379, 643, 1151, 1152, 1677, 1678, 2560
  3. 2.K1, s. 68
Bu ciltte hangi ana konu işleniyor?

Verilen kaynaklarda, Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nin dördüncü cildinde işlenen ana konuya dair doğrudan bir açıklama bulunmamaktadır. Ancak, alıntılarda sıkça birinci ciltteki belirli beyitlere atıf yapılması1, bu cildin önceki ciltlerde ele alınan konuların derinleştirilmesi veya farklı açılardan ele alınması şeklinde bir işleyişe sahip olduğunu düşündürmektedir. Alıntılar arasında Nemrud'un beyninin yarılması, Firavun'un aklının kör olması, Sâmirî'ye itaat, ihsanın karşılığı, buğday teşbihi ve çocukluktaki terbiye gibi çeşitli konuların geçmesi, cildin tek bir ana konudan ziyade, farklı tasavvufî ve kıssalara dayalı hikmetleri işlediğini göstermektedir.

Ayrıntı

Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nin dördüncü cildinden yapılan alıntılar incelendiğinde, cildin belirli bir ana konuya odaklandığına dair net bir ifadeye rastlanmamaktadır. Bununla birlikte, alıntılar, cildin çeşitli tasavvufî meseleleri ve Kur'an kıssalarını işlediğini ortaya koymaktadır. Örneğin, "Nemrud'un beyninin nasıl yarıldığı"1 ve "Firavun'un aklının kör olması"1 gibi ifadeler, peygamber kıssaları ve bu kıssalardan çıkarılan ibretler üzerinde durulduğunu göstermektedir. Ayrıca, "Sâmiri hakkında kötü zanna düşmeme"1 meselesi, bâtınî idrak ve kalbin halleriyle ilgili konulara değinildiğini düşündürmektedir.

Ciltte, "ihsanın karşılığı ancak ihsandır"1 ayet-i kerimesine atıfla, lütuf ve sevap gibi kavramlar ele alınmaktadır. "Buğday" teşbihi üzerinden "tabiî suretler" ve İblis'in insanları hakikatleri idrak etmekten alıkoyması1 gibi konular, insanın nefsanî eğilimleri ve şeytanın iğvaları üzerine tasavvufî bir bakış açısı sunmaktadır. "Çocukluğum vaktinde ki süt isteyici idim, benim beşiğimi kim salladı?"1 ifadesi ise, insanın yaratılışındaki yatkınlıkların gelişimi ve ilâhî terbiye konularına işaret etmektedir. Bu çeşitlilik, dördüncü cildin, tasavvufî hikmetleri farklı kıssalar ve teşbihler üzerinden açıklayan, geniş bir yelpazede konuları ele alan bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 4 — s. 209, 643, 702, 742, 799, 800, 1550, 1551, 1552
Eserde geçen 'su ve çamur' neyi temsil ediyor?

Mesnevî-i Şerîf'te geçen "su ve çamur" tabiri, insanın maddî varlığını, yani bedenini temsil eder. Bu maddî beden, ruhun latif ışığının ve eserlerinin ortaya çıkmasına engel olan, onun feyizlerini kendi hazları için çalan kesif bir unsurdur1. İnsanın bu "su ve çamur"dan oluşan cismaniyeti, ruhun hakikatini örtme ve onu aşağı âlemin hazlarına yönlendirme eğilimindedir. Bu durum, sâlikin mânevî yolculuğunda aşması gereken temel bir engel olarak sunulur.

Ayrıntı

Mesnevî-i Şerîf'te "su ve çamur" ifadesi, insanın maddî yapısına, yani bedenine işaret eder. Bu beden, ruhun latif ve nuranî varlığının aksine, "canların ziyâsının inkârcısı ve hırsızı" olarak nitelendirilir1. Ruhun eserlerinin zuhuruna mâni olan bu "unsurî ve kesif cisimler", ruhun feyizlerini çalıp, onları "aşağı âlemde kendi hazlarında kullanır"1.

Bu temsil, insanın mânevî tekâmülündeki bir engeli vurgular. "Su ve çamur olan cisimlerin birleşmesi eksiktir; can buna benzemez!" ifadesiyle, maddî birleşmenin yetersizliği ve ruhun farklı bir mahiyete sahip olduğu belirtilir1. Nitekim, "Âdem su ile çamur arasında iken ben nebi idim" hadis-i şerifi, ruhun maddî varoluştan önceki ezelî ve nuranî hâline işaret eder1.

Eserde, "çamur" aynı zamanda bir düşüş ve sıkıntı hâlini de simgeler. "Çamurlu adımdan dolayı bir eşek çamura düştüğü vakit, kalkma azmi için an be an çabalar" benzetmesiyle, insanın cismaniyetin hükümleri içine düşmesi ve bu hâlden kurtulmak için çabalaması gerektiği anlatılır1. Ancak, çoğu zaman insan bu "çamur" içinde yerleşmeye çalışır, eşeğin çamurdan kurtulma çabasına karşın kendisinde bir ızdırap eseri görülmez1. Ayrıca, "bir avuç çamur" tabiri, dünya halkının maddî değerlere düşkünlüğünü ve mânevî açıdan iflas etmişliğini ifade eder1. Hatta insân-ı kâmilin bâtınındaki güneşi, "bir hikmet gereği ondan sâdır olan bir hata çamuruyla örtmek" de mümkündür1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 4 — s. 530, 577, 578, 961, 962, 963, 1305, 1310, 1313, 1598
Zikrin faydaları nelerdir?

Zikrin faydaları, sâlikin Hak ile olan bağını kuvvetlendirmesi, mânevî aydınlanma sağlaması ve belâlara karşı bir zırh vazifesi görmesidir. Ehl-i zikir ile beraber olmak, kişiyi Hak ile beraber olmaya ulaştırır ve bu durum, cennet bahçelerinde oturmak gibi bir hâldir1. Zikir, sâlike iç sıkıntısı vermez, nur verir ve onu Hak'tan gelen belâlara karşı korur1. Hakk'ı tüm kuvvetleriyle zikredenler evliyâullahtır ve onlarla beraber olanlar da Hak ile beraber olmuş sayılırlar1.

Ayrıntı

Zikrin faydaları tasavvufî sülûkun temel taşlarından biridir ve sâlikin mânevî gelişiminde merkezi bir rol oynar. Birincil faydası, sâlikin Hak ile olan irtibatını güçlendirmesidir. Hadis-i kudside "Ben, beni zikredenin celisiyim" buyurulması1, zikrin kul ile Hak arasında yakın bir beraberlik tesis ettiğini gösterir. Bu beraberlik, sâlikin kalbinde mânevî bir aydınlanma ve nur meydana getirir1.

İkinci faydası, zikrin sâliği dünyevî sıkıntılardan ve belâlardan korumasıdır. Urefâ-yı ilâhiyyenin sohbetini tercih etmek, yani ehl-i zikir ile beraber olmak, kişiye iç sıkıntısı vermez, bilakis nur verir ve teveccüh edecek belâlara karşı zırh gibi olur1. Bu zırh, "cevşen" olarak ifade edilir ve eski zaman harplerinde gâzilerin giydiği zırhlı elbiseye benzetilir. Bu durum, zikrin mânevî bir koruyucu işlevi olduğunu vurgular.

Üçüncü faydası, zikrin sâliği cennet bahçelerinde oturmak gibi yüce bir hâle ulaştırmasıdır. Hadis-i şerifte "Cennet bahçelerinde oturmak isteyen kimse, ehl-i zikr ile beraber otursun" buyurulmuştur1. Hakk'ı tüm kuvvetleriyle zikredenler evliyâullahtır ve onlarla beraber oturanlar da Hak ile oturmuş olurlar1. Evliyânın huzurundan kopmak ise helake mensup olmakla eşdeğer tutulur, çünkü sâlik cüz'dür, küll değildir1. Zikirde müstağrak olanlar, kendilerinden ve iyiden kötüden bi-haber kalırlar, ibâdât ve tââttan âciz kalsalar bile bu hallerinde ma'zurdurlar1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 4 — s. 293, 294, 559, 648, 1260
Hz. Mûsâ'nın sorusu neden meleklerin sorusuna benzetiliyor?

Hz. Mûsâ'nın Hızır (a.s.)'a sorduğu soruların, meleklerin Hz. Âdem'in yaratılışına dair sualine benzetilmesi, her iki durumun da ilâhî fiillere yönelik bir tür itiraz mâhiyeti taşımasından kaynaklanır. Melekler, Bakara Sûresi'nde (2/30) "Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi halife yapacaksın?" diyerek Allah'ın iradesine yönelik bir soru yöneltmişlerdir. Benzer şekilde, Hz. Mûsâ'nın Hızır (a.s.)'a "Çocuğu niçin öldürdün?", "Gemiyi niçin deldin?" ve "Duvarı ücretsiz niçin tamir ettin?" gibi soruları da zâhirde ilâhî fiillerin hikmetini anlamaya yönelik bir sorgulama olarak görülür1. Bu benzetme, peygamberlerin dahi kader sırrından perdelenebileceği ve ilâhî hikmetin her zaman tam olarak idrak edilemeyebileceği hakikatini vurgular1.

Ayrıntı

Hz. Mûsâ'nın sorularının meleklerin sualine benzetilmesi, her iki durumun da zâhirde ilâhî fiillere yönelik bir sorgulama içermesinden ileri gelir. Melekler, Bakara Sûresi'nde (2/30) Hz. Âdem'in yeryüzünde halife kılınmasına dair "Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi halife yapacaksın?" diyerek bir soru yöneltmişlerdir. Bu soru, Allah'ın iradesine yönelik bir itiraz mâhiyeti taşımaktadır1. Benzer şekilde, Hz. Mûsâ'nın Hızır (a.s.) ile olan kıssasında sorduğu "Çocuğu niçin öldürdün?", "Gemiyi niçin deldin?" ve "Duvarı ücretsiz niçin tamir ettin?" gibi sorular da, zâhirde ilâhî fiillerin ardındaki hikmeti anlamaya yönelik bir sorgulama olarak kabul edilir1.

Bu benzetmenin temelinde, her iki durumun da "ef'âl-i ilâhiyyeye itiraz mâhiyetinde" olması yatar1. Ancak bu, peygamberlere bilgisizlik isnat etmek anlamına gelmez. Zira peygamberler, davet anında kader sırrından perdelidirler; aksi takdirde davette gevşeklik gösterebilirler1. Hz. Mûsâ'nın bu soruları, kader sırrına vâkıf olmayı talep etmesinden kaynaklanmaktadır1. Meleklerin de Bakara Sûresi'nde (2/32) "İlahım, seni tesbih ve tenzih ederiz. Bizim için senin bize bildirdiğin şeyden başka bilgi yoktur!" diyerek kendi sınırlı bilgilerini itiraf etmeleri, bu durumu destekler1. Dolayısıyla, her iki durumda da ilâhî hikmetin tam olarak idrak edilememesi ve bu durumun bir soru veya sorgulama ile tezahür etmesi, benzetmenin ana sebebidir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 4 — s. 5, 7, 8, 1132, 1439
Mesnevî'yi dinleyenler neden üç gruba ayrılıyor?

Mesnevî'yi dinleyenler, alimin niyetine ve dinleyicilerin tepkisine göre üç ana gruba ayrılır. Birincisi, alimin iç âleminden dış âlemine bir öğretimin gerçekleştiği ve dinleyenlerin zevk aldığı gruptur1. İkincisi, alimin ilmini satma ve kendini beğendirme niyetiyle konuştuğu, ancak dinleyenlerin sıkılıp dağılmasıyla alimin üzüldüğü gruptur1. Üçüncüsü ise, alimin sözünü dinleyen ve kıymet verenlerle sohbet etmesi gerektiği, dinlemeyenlerle ise ülfet etmemesi gerektiği prensibinden hareketle, sözü dinlemeyen ve kıymet vermeyenlerdir1. Bu ayrım, tasavvuftaki niyetin amelin sıhhati üzerindeki etkisi ve şer'î edebin terkinin hâli bozması ilkeleriyle de ilişkilidir2.

Ayrıntı

Mesnevî'yi dinleyenlerin farklı tepkileri ve bu tepkilerin alim üzerindeki etkileri, tasavvufî öğretideki niyet ve hâlin bozulması prensipleriyle açıklanabilir. Bu ayrım, dinleyicilerin alimin sözüne karşı tutumlarına ve alimin kendi iç motivasyonlarına göre şekillenir.

İlk grup, alimin "iç âlemimden dış âlemime bir öğretim gerçekleşir ve dinleyenler zevk alırlar"1 ifadesiyle tanımlanır. Bu durumda, alimin niyeti halis olup, ilâhî bir tasarrufla (vehbî yön) hikmetin aktarımı söz konusudur. Dinleyiciler, bu samimi aktarımdan zevk alarak istifade ederler. Bu durum, tasavvufta bir hakikatin gerçekleşmesindeki ilâhî tasarruf ve mürşidin terbiyesi (vesîle yön) ile ilişkilidir2.

İkinci grup, alimin niyetinin bozulduğu durumlarda ortaya çıkar. Alim, "ilmini satamadığına ve kendini beğendiremediğine müteessif olur"1 çünkü dinleyenler sıkılıp dağılmıştır. Bu durum, alimin niyetine riyâ, sum'a veya ucb gibi âfetlerin karışmasıyla açıklanır. "Ameller niyetlere göredir" (Buhârî, Bed'ü'l-vahy 1) hadisi gereğince, niyet bozulduğunda amel ve hâl de bozulur, gizlenir2. Böyle bir âlim, dinleyenler önünde tartışmaya girdiğinde kuvvetli ve hararetli olsa da, dinleyecek kimse bulunmadığında "ölüler gibi çenesi kapanır ve zevki söner gider"1. Bu, alimin ilmini Hak için değil, halk için icra etme arzusunun bir sonucudur.

Üçüncü grup ise, alimin sözünü dinlemeyen ve kıymet vermeyenlerdir. Mesnevî'de "Sözünü dinleyenler ile musâhib ol; dinlemeyenler ve sözüne kıymet vermeyenler ile ülfet etme!"1 denilerek bu ayrım vurgulanır. Bu durum, dinleyicilerin gaflet ve ülfet içinde olmalarıyla ilişkilendirilebilir. Sâlikin hâlin sahibinden gafil olup hâle âşık olması gibi, dinleyicilerin de hakikatten gafil olmaları, sözün onlara tesir etmemesine yol açar2. Bu, aynı zamanda tasavvufî bir hakikatin anlaşılmasında "mârifet dili"nin önemini de gösterir; zira mârifet, zevkle bilinen bâtınî hakikattir ve herkesin paylaştığı zâhirî mânâdan (lugat dili) farklıdır2.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 4 — s. 517, 518, 521, 522, 526, 1433, 1434
  3. 2.K2
Seyr-i süluk nedir ve bu eserde nasıl anlatılır?

Seyr-i sülûk, tasavvufta sâlikin manevî yolculuğunun bütününe verilen isimdir ve "yola çıkma, sülûka başlama, sefer" anlamlarına gelir1. Bu yolculuk, müridin mürşid rehberliğinde geçtiği manevi mertebeleri kapsar2. Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nde seyr-i sülûk, insân-ı kâmilin emrettiği riyâzât ve mücâhedât ile nefsin kötülüklerinden arınma süreci olarak ele alınır3. Sâlikin bu yolculukta Hak'a teveccüh etmesi ve mârifetullah'ta terakki etmesi hedeflenir3.

Ayrıntı

Seyr-i sülûk, tasavvufî hayatın tam adıdır ve sâlikin başlangıçtan vâsıllığa kadar geçtiği yolun bütününü kapsar1. Bu manevî yolculuk, klasik olarak "seyr ilallâh" (Allah'a sefer) ve "seyr fillâh" (Allah'ta sefer) olmak üzere iki ana hatta ayrılır. Seyr ilallâh, sâlikin nefsinden, dünyadan ve mâsivâdan Hak'a yönelmesini ifade ederken, seyr fillâh ise Hak'a vâsıl olduktan sonra esmâ ve sıfatlarda yapılan yolculuktur1.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nde seyr-i sülûk, "koşmak" olarak nitelendirilir ve insân-ı kâmilin (mürşidin) emrettiği riyâzât ve mücâhedât ile nefsin kötülüklerinden arınma sürecini içerir3. Bu süreçte sâlik, kendi bilgilerinden arınır ve nefs-i emmârenin sıfatlarından kurtulur. Başlangıçta bu riyâzât ve mücâhedât sâlike ağır gelse de, kalbi saflık kazandıkça mürşidine olan sevgisi artar3.

Seyr-i sülûk, mürşid-i kâmil kapısında gerçekleşen bir yolculuktur. Sadık bir mürid ile taklitçi bir müridin beraber yola koyulmasıyla, taklitçi müridin sülûkündeki ciddiyetsizlik ve yalan, beklenmedik bir şekilde doğruluğa ve tahkike (gerçeği araştırmaya ve bulmaya) dönüşebilir3. Bu, sülûkun dönüştürücü gücünü gösterir.

Sülûk edenler, "ehl-i sülûk" olarak adlandırılır ve hikmet nâkalarına binip, sâlih amellerini yüklenerek menzil-i maksûdları olan Hak'a teveccüh ederler3. Bu yolculukta mârifet-i ilâhiyye'de terakki etmek esastır. Seyr-i sülûk, aynı zamanda "mülkten melekûta urûcun" asîl mesnedidir1. Süleymân bahrına benzetilen deryâ-yı hakikatte ebedî bir seyr olarak da ifade edilir3. Bazı durumlarda, dünyevî meşgalelerden dolayı tarik-i Hak'a sülûk etmenin zor olduğu düşünülse de3, bu yolculukta kutbu'l-aktâb gibi insân-ı kâmillerin teveccühü, sâliklere bâki hayat bahşedebilir3.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1, s. 265
  3. 2.Vikipedi: Seyr-i Süluk
  4. 3.Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 4 — s. 8, 9, 10, 11, 76, 921, 996, 997, 1051, 1550, 1551, 1653
Bu eser sadece tasavvufla ilgilenenler için mi?

Verilen kaynaklara göre, Necdet Ardıç'ın İrfan Mektebi (Hakk Yolu) gibi tasavvufî eserler, sadece tasavvufla ilgilenenler için değil, aynı zamanda Hakk yolcusu olmak isteyen herkes için yazılmıştır. Bu eserler, tasavvufî hakikatlerin nasıl gerçekleştiğini, hâllerin nasıl başladığını ve yerleştiğini, mükâşefenin ne olduğunu ve sülûk sürecini açıklar. Tasavvuf ilmini zekâ eseriyle öğrenip nefsanî sıfatlarla konuşanların küfür ve zındıklığa düşebileceği uyarısı, bu eserlerin derinlikli bir idrak gerektirdiğini gösterir1. Dolayısıyla, eserler tasavvufî bir çerçevede olsa da, Hakk'a yönelmek isteyen geniş bir kitleye hitap eder.

Ayrıntı

Necdet Ardıç'ın İrfan Mektebi (Hakk Yolu) eseri, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan önemli bir kaynaktır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - WIKI). Bu tür eserler, tasavvuf yolculuğunu (sülûk) ve bu yolculukta karşılaşılan hâlleri, makamları ve hakikatleri ele alır. Bir tasavvufî hâlin başlaması (zuhûr) ve yerleşmesi (rusûh) gibi süreçler, bu eserlerde detaylıca açıklanır. Hâllerin başlangıcı genellikle ânî bir vâridât, bir cezbe veya inkişâf şeklinde iken, yerleşmesi tertîb, terbiye ve tekrarla mümkün olur (Hâlin Başlaması ve Yerleşmesi - K2-T4). Bu, sâlikin gayretini ve ilâhî lütfu bir araya getiren bir süreçtir.

Eserler aynı zamanda mükâşefe gibi derin tasavvufî kavramları da işler. Mükâşefe, "perde açılması, gizliliğin kalkması" anlamına gelir ve sâlikin gayb âleminden veya Hak'tan kalbine inen doğrudan idrâkleri ifade eder (Mükâşefe - K1-50). Bu, mücâhedenin bir meyvesi olarak tezkiyeyi kemâle erdiren sâliklere Hak tarafından perdelerin kaldırılmasıyla gerçekleşir. Mükâşefenin sûrî, mânevî, zâtî ve sırrî olmak üzere dört türü bulunur.

Tasavvufî bir hakikatin gerçekleşmesi, ilâhî tasarruf (vehbî yön), sâlikin amelî gayreti (kesbî yön) ve mürşidin terbiyesi ile ihvân sohbeti (vesîle yön) olmak üzere üç boyutta ele alınır (Nasıl Gerçekleşir - K2-T10). Bu, Hakk yolcusunun sadece pasif bir alıcı olmadığını, aynı zamanda gayret ve edep ile bu yolda ilerlemesi gerektiğini gösterir. Ancak, tasavvuf ilmini sadece zekâ eseriyle öğrenip nefsanî sıfatlarla konuşanların küfür ve zındıklığa düşebileceği uyarısı, bu eserlerin yüzeysel bir yaklaşımla değil, kalbî bir idrakle okunması gerektiğini vurgular1. Bu durum, eserlerin tasavvufun derinliklerine inmek isteyen ve bu yolda samimi gayret gösteren herkes için olduğunu, ancak sadece entelektüel bir merakla yaklaşanlar için yanıltıcı olabileceğini belirtir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 4 — s. 359, 361