
Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 8
Ahmed Avni Konuk
Ahmed Avni Konuk'un Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'ine yazdığı tercüme ve şerh. Yayına hazırlayanlar: Dr. Selçuk Eraydın, Prof. Dr. Mustafa Tahralı (Kitabevi Yayınları).
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi nedir?⌄
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî Şerhi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin altı ciltlik, yaklaşık 25 bin beyitlik tasavvuf eseri Mesnevî-i Şerîf'in kapsamlı bir yorumudur. Bu şerh, Mesnevî'nin Kur'ân'ın özü ve Pehlevî dilinde Kur'ân olarak nitelendirilen derinliklerini açığa çıkarır. Konuk, şerhinde Mevlânâ'nın nübüvvet-i ta'rifiyyeleri yönünden Ahmedî şeriatını güçlendiren ve velâyetleri yönünden birçok sır ve hakikati sunan beyanlarını ele alırs.1569-1570. Eser, tasavvufî hikmetleri, ahlakî öğütleri ve bâtınî hakikat açılımları, Hak'ın ezelî ve ebedî sıfatları (Hâlık, Rezzâk, Gaffâr gibi) ve varlığın kadim oluşu gibi konuları işlers.1035.
Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.8 — s. 1035, 1569, 1570
›Ayrıntı
Ahmed Avni Konuk, modern dönemde tasavvuf araştırmalarına önemli katkılarda bulunmuş bir isimdir ve özellikle İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem adlı eserinin anlaşılmasına yönelik çalışmalarıyla tanınır (Mustafa Tahralı, Wiki). Konuk'un Mesnevî Şerhi, Mevlânâ'nın Mesnevî'sindeki hikâyeler, kıssalar, mîrâcî tasvirler ve tasavvufî tâ'vîller aracılığıyla aktarılan derin anlamları şerh eder (Mesnevî-i Şerîf, K1-68). Şerh, Hak'ın Zât-ı Vâcibü'l-vücûd oluşunu ve mahlûkatına kendisinden başka bir mutasarrıf ve mâlik olmadığını, dolayısıyla O'na karşı şirket ve ortaklık davasının ancak hâlik ve fâni olan bir mahlûk tarafından olabileceğini vurgulars.514. Ayrıca, sâlikin Hakk'ın muradı üzere hareket etmesi gerektiğini ve başına gelen nahoş hallerden dolayı başkalarını suçlamaması gerektiğini öğütlers.25-26. Şerh, mücâhede ve riyâzetin önemine değinerek, rûh-i hayvaniye taalluku bulunan yağ mesâbesindeki rûh-i izâfînin bâtından zâhire çıkması için gayretin lâzım olduğunu belirtirs.1267. Konuk'un şerhi, ilahî isim ve sıfatların tecelli yeri olan dünya ve ahiret yurtlarında lütuf ve kahr eserlerinin iç içe olduğunu, zerre miktarı hayır veya şer işleyenin karşılığını göreceğini ifade eders.1952. Bu şerh, Mevlânâ'nın eserindeki tasavvufî hakikatleri ve irfan geleneğini modern döneme taşıyan önemli bir kaynaktır (Necdet Ardıç, Wiki).
Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.8 — s. 25, 26, 514, 1267, 1952
Eserdeki padişah ve köle kıssası ne anlatıyor?⌄
Mesnevî-i Şerîf'teki padişah ve köle kıssası, Cenâb-ı Hakk'ın kullarını imtihan etme hikmetini ve bu imtihanın gayesini anlatır. Padişah, kölelerinin sebatını, vefasını ve sözünde durup durmadığını ortaya çıkarmak için onları çeşitli sebeplerle sınar. Bu sınama, Hak'tan gelen vesvese ve kışkırtmalar aracılığıyla gerçekleşir; zira padişahın muradı, sebatkâr olanı olmayandan ayırmak ve kullarının hakiki mahiyetlerini açığa çıkarmaktırs.1876-1878. Bu kıssa, ilahî iradenin tecellisi olarak imtihanın, kulların mânevî mertebelerini belirlemedeki rolünü vurgular.
Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 8 — s. 1876, 1878
›Ayrıntı
Mesnevî-i Şerîf'te zikredilen padişah ve köle kıssası, ilahî imtihanın derin mânâsını izah eder. Padişah, yani Cenâb-ı Hakk, kölelerini yani kullarını birtakım sebeplerle imtihan etmek isters.1876. Bu imtihanın temel gayesi, kimin sebatkâr olduğunu, kimin sözünde durduğunu ve kimin vefalı olduğunu ortaya çıkarmaktır. Böylece, nik-ahd (sözünde duran) bed-ahdden (sözünde durmayandan) ve vefalı olan vefasızdan ayrılmış olurs.1878.
Bu imtihan sürecinde, kölelerin sebatlarının açığa çıkması için onlara bir "müvesvis ve müheyyic" (vesvese veren ve kışkırtan) lazımdırs.1877. Bu vesvese veren ve kışkırtan, aslında padişaha kulluk eder; çünkü padişahın muradı, onun bu şekilde hareket etmesidir. Bu durum, ilahî iradenin her şeyi kuşattığını ve görünen şerlerin bile bir hikmet üzere vuku bulduğunu gösterir. Padişah, sebatkâr olanı sebatkâr olmayandan ayırmak ve "sivrisinekler gidip onların dışındakiler kalsın diye sivrisinekleri ağaçlardan ve bağlardan kovmak için" bu vesvese vereni göndermiştirs.1878.
Bu kıssa, tasavvufî bir bakış açısıyla, kulların mânevî terakkisi için imtihanın zorunluluğunu ve ilahî adaletin tecellisini anlatır. İmtihanlar, sâlikin iç âlemindeki hakikatleri keşfetmesine, nefsini tezkiye etmesine ve Hak'la olan bağını güçlendirmesine vesile olur. Tıpkı Zülkarneyn'in ne peygamber ne de padişah olup, sadece Allah'ı seven bir sâlih kul olması gibis.1998, bu kıssa da kulluğun özünün, ilahî iradeye teslimiyet ve sebat olduğunu vurgular.
Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 8 — s. 1876, 1877, 1878, 1998
Tasavvufta 'ayna' metaforu ne anlama gelir?⌄
Tasavvufta ayna metaforu, sâlikin (Hakk yolcusunun) kalbinin, Hak'tan gelen tecellîleri yansıtan, renksiz ve sade bir vasıta hâline gelmesini ifade eder. Bu durum, insân-ı kâmilin bedeninin yoğunluğunun (kesâfet-i ten) inceliğe (letâfet) dönüşmesiyle gerçekleşir ve muhataplarının hâllerinin kendisinde in'ikâs etmesini sağlar. Ayna, vahdet-i vücud meselesinin hakikatinin açığa çıktığı ve kalbe zâtî tecellînin vuku bulduğu bir makamı temsil eder; bu hâl zevkî ve vicdanî olduğundan kelimelerle tam olarak anlatılamazs.307, 304, 305, 306.
Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8 — s. 304, 305, 306, 307
›Ayrıntı
Tasavvufta ayna, sâlikin manevî yolculuğunda (seyr-i sülûk) ulaştığı yüksek bir hâli sembolize eder. Bu hâlde, insân-ı kâmilin bedeni, maddî yoğunluğundan arınarak (kesâfet-i tenin letâfete tebeddülü) şeffaf ve parlak bir aynaya dönüşürs.306. Bu dönüşüm sayesinde, sâlikin kalbi, Hak'tan gelen tecellîleri ve muhataplarının hâllerini olduğu gibi yansıtabilir. Aynanın temel özelliği olan renksizlik ve sadelik, sâlikin kendi benliğinden, nefsanî sıfatlardan ve tabiî pisliklerden arınmışlığını gösterir; böylece kendisine yansıyan sûretlerden âri olurs.306. Bu makam, vahdet-i vücud (varlığın birliği) hakikatinin açığa çıktığı ve Hakk yolcusunun kalbine zâtî tecellînin vuku bulduğu bir mertebedirs.307. Bu durum, sözlerle ve ifadelerle tam olarak anlatılamayan, zevkî ve vicdanî bir hâldir; öyle ki bu bahse gelince söz dudakları bağlar ve kalem yazamaz hâle gelirs.307. Sırsız bir aynada suret görünmeyeceği gibi, kalbin de bu arınma sürecinden geçmesi gerekir ki Hakkânî varlık onda tecellî edebilsins.1862. Bu, sâlikin cisim asâsını elden bırakıp, ilâhî hüviyetin emrine girmesiyle gerçekleşirs.1862.
Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8 — s. 306, 307, 1862
Mürşid-i kâmil nasıl olmalıdır?⌄
Mürşid-i kâmil, sâliki hakikat yolunda rehberlik eden, vehim ve zandan arındırarak ayrılık ve birleşmenin ötesindeki hâli idrak ettiren olgun bir rehberdirs.1973. O, sıradan bir öğretmen değil, tahkik eden bir vâris-i nebîdir ve sâliki kal'den hâle geçirirK1. Mürşid-i kâmil, küllü'l-küll olan akl-ı Muhammedi ağacının dalı gibidir ve sâlik de bu dalın gölgesidir; mürşidin hareketiyle sâlik de hakikate doğru yönelirs.1922. İrşat makamında bulunan bu insân-ı kâmilin ruhu, birçok cüz'î ruhun imamı ve anası mesabesindedir; bu sebeple mürîdler ona çocukların analarına meyli gibi aşırı bir meyl ile bağlanırlars.1918.
Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.8 — s. 1918, 1922, 1973 · K1, s. 63
›Ayrıntı
Mürşid-i kâmil, tasavvuf yolunda sâlikin en temel ihtiyacı olan doğru yola iletici, rehber ve yol göstericidirK1. Onun görevi, sâliki vehim ve zannın sınırlı idrakinden kurtararak, cisimlerin, mekânın ve yönün gereklilikleri olan ayrılık ve birleşme hâllerinin ötesindeki hakikati müşâhede etmesini sağlamaktırs.1973, 1976, 1979. Bu, mürşidin sadece ilmî ve fikrî bir delil olmaktan öte, bizzat hâl ehli olmasıyla mümkündür. Mürşid-i kâmil, Allah'ın hidâyet ettiği ve velî bir mürşid olarak tanımlanan kişidirK1. O, sâlikin nefsini dışarıdan gören, onun kendi göremediği tuzakları fark eden ve gösteren bir kılavuzdurK1. Mürşid-i kâmil, küllü'l-küll olan akl-ı Muhammedi'nin bir dalı gibidir ve sâlik de bu dalın gölgesi hükmündedir; mürşidin hareketiyle sâlik de hakikate doğru yönelirs.1922. İrşat makamında bulunan bu insân-ı kâmilin ruhu, birçok cüz'î ruhun imamı ve anası mesabesindedir; bu sebeple mürîdler ona çocukların analarına meyli gibi aşırı bir meyl ile bağlanırlar ve bu meyli kimse ayıramazs.1917, 1918. Mürşid-i kâmil, aynı zamanda "civân-baht-ı mecid" olarak da anılır ki bu, ilahi ilimde sabit olan isti'dâdının kemâline işaret eders.1917. Bazı durumlarda, Mesnevî-i Şerîf gibi eserleri i'tikâd ile okuyan ve kelâm-ı Hak bilen kişiler, mürşid olmaksızın velâyet derecesine ulaşabilirler; nitekim beş yüz kişinin Mesnevî-i Şerîf'i tilâvet ve amel yüzünden veliyy-i kâmil olduğu belirtilmiştirs.1747. Ancak genel kaide, mürşidin sülûk için lüzumlu olduğudurK1.
Kaynaklar: K1, s. 63 · Mesnevî-i Şerîf Şerhi, C.8 — s. 1747, 1917, 1918, 1922, 1973, 1976, 1979
Kişinin kendi kusurunu görmemesi neye benzetiliyor?⌄
Kişinin kendi kusurunu görmemesi, tasavvufî metinlerde genellikle bir aynaya bakıp kendi çirkinliğini aynaya isnat eden zenciye benzetilir. Bu benzetme, kişinin kendi amelinin çirkin suretini görüp beğenmeyerek, kusuru dışarıda araması ve aynayı (yani başkasını veya dış dünyayı) suçlaması hâlini anlatır. İnsân-ı kâmilin ayna gibi olduğu ve ona bakanın kendi yüzünü gördüğü hakikatiyles.282, 284 bu durum, kişinin kendi iç dünyasındaki eksiklikleri ve ahlâkî hastalıkları (ucub, riyâ gibi) idrak edememesini vurgular. Kendi kusurunu görmeyen kişi, kalbinin kararmasına ve sıkıntıya düşmesine rağmen sebebini idrak edemeyen sarhoş gibidirs.639.
Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8 — s. 282, 284, 639
›Ayrıntı
Tasavvufta kişinin kendi kusurunu görmemesi, derin bir idrak eksikliği ve nefsânî bir körlük olarak ele alınır. Bu durum, Mesnevî-i Şerîf'te, aynada kendi yüzünü görüp iğrenerek ayna üzerine ihtiyacını gideren zenciye benzetilirs.667, 668. Zenci, kendi çirkinliğini aynaya atfederek "Ne çirkinsin! Sen ancak buna lâyıksın!" derken, ayna lisân-ı hâl ile "Ey alçak kör, benim çirkinliğim senin yüzünden hâsıldır, ben sâfım!" cevabını verir. Bu benzetme, kişinin kendi amelinin çirkin suretini görüp beğenmemesi ve kusuru dışarıda araması hâlini açıklar.
Bu durum, aynı zamanda insân-ı kâmilin ayna gibi olduğu hakikatiyle de ilişkilidir. İnsân-ı kâmil, kemâl derecesindeki latifliği ile bir ayna gibidir; ona karşılık gelenler iyi ve kötü her ne görürlerse, kendilerine ait olurs.282, 284. Niyâzi-i Mısrî'nin "Halk içinde bir aynayım, Her kim bakar bir an görür, Her ne görür kendi yüzün, İster iyi ister kötü görür" beyti de bu hakikati pekiştirir. Dolayısıyla, başkalarında görülen kusurlar aslında kişinin kendi iç dünyasının yansıması olabilir.
Kendi kusurunu görmeyen kişi, günah ve kusur işlediğinde kalbinin kararmasına ve sıkıntıya düşmesine rağmen bunun sebebini idrak edemez. Bu hâl, sarhoş gibi sersem olmakla kıyaslanır ve tövbe ile istiğfarın gerekliliğine işaret eders.639. Kişinin bu ahmaklıktan kurtulması için Hak Teâlâ'nın dünyada vaz' ettiği nükteleri ve işaretleri anlaması, her fenalığın veya iyiliğin mukabillerini kendi nefsinde veya başkalarının nefsinde müşâhede edip ibret alması gerekirs.639. Kendi kusurunu kendi fikir ve amellerinden bilmek, "Acaba ne yaptım da bu hallere yakalandım?" diye tefekkür etmek, bu idrakin başlangıcıdırs.10, 23. Aksi takdirde, kusuru kendi nefsine isnat etmeyip ehl-i hakikatin beyanlarına veya dış dünyaya yüklemek, ruhun ve aklın kanatlarını çamurlayan bir kuş gibi aşağı âlemde ve ikilik âleminde çırpınıp durmasına sebep olurs.2038.
Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8 — s. 10, 23, 282, 284, 639, 667, 668, 2038
Seyr-i süluk nedir ve bu eserde nasıl işlenir?⌄
Seyr-i sülûk, tasavvufta sâlikin manevî yolculuğunun bütününe verilen isimdir ve klasik olarak "seyr ilallâh" (Allah'a sefer) ve "seyr fillâh" (Allah'ta sefer) gibi ana hatlara ayrılırK1. Bu yolculuk, mülkten melekûta yükselişi ifade eder ve sâlikin nefsinden, dünyadan ve mâsivâdan Hak'a yönelmesini, ardından esmâ ve sıfatlarda ilerlemesini kapsarK1. Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nde seyr-i sülûk, Hakk Yolculuğu olarak ele alınır ve bu yolculukta çalışmanın, murâkabe ve muhâsebenin önemi vurgulanır; zira makâm-ı ittihâd ve vahdet-i mahz hâli ancak bu amellerin aynasında idrak edilebilir, sözle değils.968, 646. Eser, seyr-i sülûkun tamamlanmamış olmasının, sâlikleri nefsin tuzaklarına ve dalâlete düşürebileceği konusunda da uyarırs.1547.
Kaynaklar: K1, s. 265 · Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8 — s. 646, 968, 1547
›Ayrıntı
Seyr-i sülûk, tasavvufî hayatın tam adıdır ve sâlikin başlangıçtan vâsıllığa kadar geçtiği yolun bütününü kapsarK1. Bu manevî yolculuk, müridin mürşid rehberliğinde geçtiği mertebelerden oluşurvikipedi. Klasik tasnife göre dört ana seyrden bahsedilir: Seyr ilallâh, sâlikin nefsinden, dünyadan ve mâsivâdan Hak'a yönelmesiyle başlayan mücâhede ve tezkiye sürecidir. Seyr fillâh ise sâlikin Hak'a vâsıl olduktan sonra esmâ ve sıfatlarda yaptığı yolculuk olup, mârifet kademelerinde ilerlemesini ifade ederK1. Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nde bu yolculuk, "Hakk Yolculuğu" olarak adlandırılır ve sâlikin bu yolda çalışması gerektiği vurgulanırs.968.
Eserde seyr-i sülûkun sâlikteki işleyişi, kalbin yönelimi olan niyet, uzuvların ameli olan fiil, kalbin keyfiyeti olan hâl ve bilgi ile idrâkin gelişimi olan mârifet eksenlerinde ele alınırK2. Sülûkun içindeki amellerin aynasında makâm-ı ittihâd ve vahdet-i mahz hâlinin ve zevkinin görüleceği belirtilir; zira bu hâl sözle idrak edilemezs.968. Sâlikin havâtırı murâkabe ve ef'âlini muhâsebe hususunda himmetinin ziyade olması, tarik-ı Hak'daki sülûk işini daha ileriye götürür ve sâlikin aşk-ı ilâhî kadehini içerek mest-i Hak olmasına vesile olurs.646.
Seyr-i sülûkun tamamlanmamış olması ve nefis makamından geçip kalp mertebesine ulaşmamış sufilerin, bu meseleden zarar görebilecekleri ve nefsin tuzağından ibaha çukuruna düşebilecekleri uyarısı yapılırs.1547, 1548. Ayrıca, tokluk ile tarik-i Hak'a sülûk etmenin "soğuk demiri dövmek" kabilinden olduğu belirtilerek, riyazet ve mücâhedenin önemi ima edilirs.1906. Seyr-i sülûk dersinin, kâmil bir mürşidin ruhanî tesirlerinden alınabileceği de ifade edilirs.35. Müşâhede makamına ulaşan bir zatın, sülûk ehline öğretmek ve onları teşvik etmek için eserleri mütalaa edip söz söyleyeceği belirtilirs.206. Hak yolunda ilerlemek için, nefsanî sıfatlardan arınmış, bedenî varlığından fani olup Hakk'ın varlığıyla bâki olan bir insân-ı kâmil ile meşveret etmenin gerekliliği vurgulanırs.389, 390.
Kaynaklar: K1, s. 265 · Vikipedi: Seyr-i Süluk · Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8 — s. 35, 206, 389, 390, 646, 968, 1547, 1548, 1906 · K2
Bu şerh sadece tasavvufla ilgilenenler için mi?⌄
Verilen kaynaklarda, "bu şerh sadece tasavvufla ilgilenenler için mi?" sorusuna doğrudan bir cevap bulunmamaktadır. Ancak, kaynaklarda tasavvufî metinlerin şerh edilmesinin hassasiyetine ve bu şerhlerin ehil olmayanlar tarafından yapılmasının doğuracağı olumsuzluklara değinilmiştir. Özellikle Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nde, "latif beyitlerin altında gizli olan latif anlamları ehil olmayanlar şerh ve izah edeyim derken onların tadını kaçırırlar"s.1707 ifadesi, bu tür metinlerin anlaşılması ve yorumlanması için belirli bir ehliyet ve irfan seviyesinin gerekliliğine işaret etmektedir. Bu durum, şerhlerin genel okuyucu kitlesinden ziyade, tasavvufî bilgi ve tecrübeye sahip kişilere hitap ettiğini düşündürebilir.
Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 8 — s. 1707
›Ayrıntı
Tasavvufî metinlerin şerh edilmesi, derin mânâları ve incelikleri sebebiyle özel bir ihtimam gerektirir. Kaynaklarda bu tür şerhlerin, "ehil olmayanlar" tarafından yapıldığında "tadını kaçıracağı"s.1707 belirtilmiştir. Bu ifade, şerhlerin sadece metnin yüzeysel anlamını açıklamakla kalmayıp, aynı zamanda onun bâtınî ve irfanî boyutlarını da idrak edebilen kişiler tarafından ele alınması gerektiğini ima eder. Tasavvufî sülûkun mahiyeti, "kısa görüşlülerin" kendi "vehimlerine göre" yorumlamalarıylas.1095 yanlış anlaşılmalara yol açabilir. Bu durum, şerhlerin tasavvuf yolculuğunda belirli bir seviyeye ulaşmış, yani "seyr ü sülûk" dersini almışs.35 kişilere daha fazla hitap ettiğini düşündürmektedir. Necdet Ardıç gibi mürşidlerin eserleri ve sohbetleri (Necdet Ardıç (Terzibaba)), tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmayı hedeflese de, Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi derinlikli çalışmalarıns.1601 belirli bir irfan seviyesi gerektirdiği açıktır. Dolayısıyla, şerhlerin hitap ettiği kitlenin, tasavvufî kavramlara (hâl, makam, gaflet, mükâşefe gibi) aşina, hatta bu yolda ilerleyen sâlikler olması daha muhtemeldir.
Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi - Cilt 8 — s. 35, 1095, 1601, 1707
Ahmed Avni Konuk kimdir?⌄
Ahmed Avni Konuk, modern dönemde yaşamış, tasavvuf ve İslâmî ilimler alanında önemli bir şahsiyettir. Özellikle İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem adlı eseri ile Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî adlı eserine yazdığı şerhlerle tanınır. Eserleri, Mustafa Tahralı gibi akademisyenlerin gayretleriyle gün yüzüne çıkarılmış ve tasavvuf araştırmalarına değerli katkılar sağlamıştır. Konuk'un şerhleri, Peygamber Efendimiz Ahmed'in (a.s.) nübüvvet ve saltanatının kıyamete kadar bâki olduğunu, rûhâniyetinin savaşlarda dahi yardım edici olduğunu ve müminin Ahmedî şeriata sarılmasının önemini vurgulars.1065, 2149, 1672.
Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8 — s. 1065, 1672, 2149
›Ayrıntı
Ahmed Avni Konuk, tasavvufî düşüncenin ve İslâmî metinlerin anlaşılmasına yönelik çalışmalarıyla öne çıkan bir âlimdir. Onun en bilinen katkıları, Muhyiddin İbn Arabî'nin Füsûsu'l-Hikem adlı eserine ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî adlı eserine yazdığı şerhlerdir (Ahmed Avni Konuk, WIKI). Bu şerhler, tasavvufî kavramların derinlemesine idrâk edilmesine yardımcı olmuştur. Mustafa Tahralı gibi modern dönem araştırmacılarının çabaları sayesinde Konuk'un bu değerli eserleri günümüze ulaşmış ve ilim dünyasına kazandırılmıştır (Mustafa Tahralı, WIKI).
Konuk'un şerhlerinde, Peygamber Efendimiz Ahmed'in (a.s.) merkezî konumu sıkça vurgulanır. Örneğin, hükümetlerin ve şahların sikkelerinin değişebileceği, ancak Ahmed (a.s.) Efendimiz'in "saltanat ve nübüvvet isminin kıyamete kadar kalıcı" olduğu belirtilirs.1065, 1066, 1067. Ayrıca, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in rûhâniyetinin, zuhurundan önce dahi kâfirlerin önüne çıkan korkunç savaşlarda yardım edici olduğu ifade edilirs.2149, 2150. O'nun "ebu'l-ervâh" (ruhların babası) olduğu ve Cibril'i dahi kuşatan bir rûh-i a'zam'a sahip olduğu, mi'râc gecesinde Sidretü'l-müntehâ'dan ve Cibril'in makâmından ileriye geçtiği de şerhlerinde yer alırs.2098. Konuk, müminin "Ahmedî şeriata sarılmış" olması gerektiğini, günah işlese dahi tövbe ve istiğfar ile bu durumdan dönebileceğini vurgulars.1672. Bu ifadeler, Konuk'un tasavvufî anlayışında Peygamber Efendimiz'in (a.s.) manevî ve şer'î önderliğine verdiği önemi açıkça göstermektedir.
Kaynaklar: Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8 — s. 1065, 1066, 1067, 1672, 2098, 2149, 2150