İçeriğe atla
Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30) kapak gorseli

Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30)

Terzibaba - Necdet Ardıç

159 sayfa~239 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçsohbet arası sohbetlerdijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

TerzibabaNecdet ArdıçSohbet Arası Sohbetler (Seri)Tasavvuf Eserleriİslami EdebiyatManevi SohbetlerDini EserlerDijital Kütüphane Koleksiyonu

Sıkça Sorulan Sorular

Terzibaba'nın 'Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler' eseri ne anlatıyor?

Terzibaba'nın "Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler" eseri, tasavvufî bir eğitim metodu olan sohbetin farklı yönlerini ve derinliklerini ele alan, spontane irfan sohbetlerinin kayıt altına alınmış hâlidir. Eser, mürşidin müridine yaptığı manevî yoldaşlık ve hâl aktarımı olan sohbetin, sıradan bir konuşma değil, kalpten kalbe feyiz aktarımı olduğunu vurgularK1. Bu sohbetler, dinî kimliği şekillendirici bir etkiye sahip olupK1, Tevbe 119'daki "sâdıklarla beraber olun" ayetine dayanır. Kitap, farklı zamanlarda ve farklı kişilere yapılan bu sohbetlerin, aynı konuları içerse de her birinin kendine özgü bir değeri olduğunu belirtir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.2).

Kaynaklar: K1, s. 29

Ayrıntı

"Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler", Necdet Ardıç'ın çeşitli mekânlarda ve farklı dinleyicilere yaptığı irfan sohbetlerinin derlemesidir (WIKI 1, Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.2). Bu sohbetler, belirli bir konuyu sürekli takip etmekten ziyade, "Hakk sohbeti" olması şartıyla genel bir nitelik taşır; dünyalık konuşmaların aksine, manevî derinlik içerir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.40). Eser, sohbeti Sahabe-i Kirâm'ın Peygamber Efendimiz'in etrafında bulunduğu hâlin bir benzeri olarak tanımlar ve "sohbet" kelimesinin "sahip" ve "sahabi" anlamlarına da işaret ederek, mevzuya sahip çıkanları ifade ettiğini belirtir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.40).

Kitapta yer alan sohbetler, tasavvufî eğitimin önemli bir parçası olarak ilme ayrılmıştır; ancak zaman zaman ilahi ve zikirlerin de yer alması gerektiğini vurgular. Sadece zikir ve ilahi ile vakit geçirmenin duygusal bir hâl oluşturduğunu ve kalıcı bir bilgi bırakmadığını ifade eder (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.56). Sohbetin asıl mevzusunun Allah ve O'nun Resulü olduğunu, bu hakikatin ümmet ve bireylere kadar uzandığını anlatır. Ashab-ı Suffa'nın Peygamber Efendimiz'in sohbetlerinde yetiştiği gibi, her bir sâlikin de bu bakımdan bir Ashab-ı Suffa makamında olduğunu belirtir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.41, s.5). Eser, bu tevhidî sohbetleri "Sofra-ı Maide" veya "Maide sofrası" olarak nitelendirir; bunlar görünmez yiyecekler, idrak ve latif muhabbet yiyecekleridir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.81). Kitap, insan-ı kâmil ve kâmil insanın tanımını, ayrıca insanın diğer âleme giderken geçirdiği hâlleri de ele alır (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.31).

Terzibaba kimdir?

Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınmıştır. Kendisi, tasavvufî kavramları kendine özgü bir üslupla yorumlayarak, sâlikin nefsini Hak'a teslim etmesi ve Hak'tan başka kimse olmadığını idrâk etmesi gerektiğini vurgulayan bir halîfelik anlayışını benimsemiştirK1.

Kaynaklar: K1, s. 1

Ayrıntı

Necdet Ardıç, "Terzibaba" lakabıyla anılan, Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden biridir (Necdet Ardıç, Wiki). Tasavvufî irfanı günümüz insanına aktarma misyonunu üstlenmiş, eserleri ve sohbetleriyle bu geleneği geniş kitlelere ulaştırmıştır. Onun tasavvuf anlayışında, halîfelik kavramı merkezi bir yer tutar. Halîfe, lugatta "ardından gelen, vekîl" anlamına gelirken, tasavvufta insanın Hak'tan aldığı emaneti taşıma vasfını ifade ederK1. Terzibaba'ya göre halîfelik, sâlikin nefsinin hilâfetini Hak'a teslim etmesi ve Hak'tan başka kimse olmadığını ayân etmesidirK1. Bu anlayış, Âdemiyye Fassı'nın menşeidir ve insanın tüm Esmâ-i İlâhiyye'yi kabule müsait câmî bir mahal olmasıyla ilişkilidirK1.

Terzibaba ekolünde, tasavvufî kavramlar derinlemesine işlenir. Örneğin, mîzân kavramı, zâhirî, bâtınî ve mârifet mîzânı olmak üzere üç mertebede ele alınır. Sâlik için mîzân, her amelinde ve her hâlinde kendisini Hak'ın hükmü mîzânına çekme idrâkidirK1. Bu, kalbin tahavvül ettikçe yeniden kurulan dengenin adıdırK1. Ayrıca, berzah kavramı da Terzibaba'nın öğretilerinde önemli bir yer tutar. Berzah, iki âlem arasındaki ara perdeyi ifade eder ve âlem-i misâl, yani vücud-i sâbit ile vücud-i hâricî arasındaki ruhânî mertebeler kuşağı olarak açıklanırK1. Bu kavram, İdrîsiyye Fassı'nın menşeidirK1. Terzibaba'nın riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde Terzi Oğlu Cem Cemâlî ve Abdürrezzak Tek gibi müellifler de eserler kaleme almışlardır (Terzi Oğlu Cem Cemâlî, Wiki; Abdürrezzak Tek, Wiki).

Kaynaklar: K1, s. 1, 101, 103

Eserde geçen 'insanlar uykudadır' hadisi ne anlama geliyor?

Eserde geçen "İnsanlar uykudadır, öldükten sonra uyanacaklar" hadisi, tasavvufî bir bakış açısıyla, insanların dünya hayatında gaflet içinde yaşadıklarını ve gerçek idrâke ancak ölümle veya "ölmeden evvel ölmek" denilen manevî bir uyanışla ulaşabileceklerini ifade eder. Bu hadis, Hz. Peygamber'in insanlığa getirdiği özel bir bilgi olup, daha önceki peygamberler tarafından bu sahada bir bilgi verilmemiştir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.82). Hadis, kişinin dünya hayatındaki gaflet halini bir uykuya benzetirken, ahiret hayatında veya manevî kemalata ulaşıldığında bu uykudan uyanılacağını vurgular. Eğer kişi ölmeden önce uyanamazsa, ahirette de bu uyku hali devam edecek ve hayal olarak yaşayacaktır (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.125).

Ayrıntı

"İnsanlar uykudadır, öldükten sonra uyanacaklar" hadisi, tasavvufî öğretide insanın dünya hayatındaki idrâk seviyesini ve manevî uyanışın önemini ortaya koyar. Bu hadis, Hz. Peygamber'in getirdiği ve daha önceki peygamberlerde bulunmayan özel bir hikmettir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.82). Hadisin devamı niteliğindeki "ölmeden evvel ölünüz (mutu kable ente mut)" ifadesi, bu uyanışın sadece fiziksel ölümle değil, aynı zamanda dünya hayatında iken manevî bir dönüşümle de mümkün olduğunu gösterir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.125). Bu manevî ölüm, kişinin nefsanî arzulardan ve dünya gafletinden sıyrılarak hakikate yönelmesidir. Eğer kişi bu uyanışı dünya hayatında gerçekleştiremezse, ahirette de bu uyku hali devam edecek ve gerçek idrâke ulaşamayacaktır; hatta cennete gitse bile kendini tespit edememişse hayal olarak yaşayacaktır (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.125). Bu durum, kişinin "nasıl yaşadınızsa öyle ölürsünüz, nasıl öldünüz ise öyle dirilirsiniz" ilkesiyle de bağlantılıdır (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.125). Hadis, insanın dünya hayatındaki gaflet perdesini aralaması ve hakikati müşâhede etmesi için bir çağrıdır. Bu uyanış, kişinin idrâk halinin gelişmesiyle peygamberlerin devrelerini geçirmesi anlamına da gelir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.124).

Kitapta bahsedilen 'Abdi mahzem, ben tasarruf bilmezem' sözü ne demektir?

"Abdi mahzem, ben tasarruf bilmezem" ifadesi, tasavvufta sâlikin hiçlik mertebesine ulaşarak kendi nefsinden ve iradesinden tamamen vazgeçtiği, Allah'ın mutlak iradesine teslim olduğu hâli anlatır. Bu söz, kulun kendi hakkında veya başkaları hakkında hiçbir yönetme hakkı olmadığını, her türlü tasarruftan (istemek veya istememek dâhil) el çektiğini beyan eders.61, 76. Niyazi Mısri Hazretleri'ne atfedilen bu ifade, sâlikin nefsanî beşeriyetini bitirip Allah'ın varlığı ile var olma idrâkine eriştiğini, dolayısıyla ne doğduğunu ne de öldüğünü dile getirdiği "ben doğmazam ben ölmezem" sözüyle birlikte anılırs.78-79. Bu mertebe, velâyet sırrının ve Hak ile özel ilişkinin bir tezahürüdür.

Kaynaklar: Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler — s. 61, 76, 78, 79

Ayrıntı

"Abdi mahzem, ben tasarruf bilmezem" sözü, tasavvufî sülûkun ileri mertebelerinde ulaşılan bir hâli ifade eder. Bu ifade, Niyazi Mısri Hazretleri'ne atfedilir ve kulun hiçlik mertebesine eriştiğini gösterirs.78.

Tasarruf kavramı: Lugatte "iki şey arasında engel, ara perde" anlamına gelen berzah gibi, tasavvufî terimler de derin mânâlar taşır. Tasarruf, bir şeyi yönetme, idare etme, üzerinde yetki sahibi olma anlamlarına gelir. "Mutasarrıf" kelimesi de bu kökten türemiştirs.61. Ancak tasavvufta bu kavram, kulun kendi iradesiyle bir şey yapma gücünden vazgeçmesini ifade eder.

Sözün anlam katmanları:

  1. Nefsaniyetten arınma: Sâlik, nefsanî beşeriyetini bitirmiş, yani benliğini ve kişisel arzu-isteklerini terk etmiştir. Bu hâlde, "ben doğmazam ben ölmezem" der; çünkü varlığını Allah'ın varlığına bağlamıştırs.78. Bu, âlem-i mânâya açılmanın bir yolu olan ilham ve mükâşefe ile elde edilen bir idrâktirK1.
  2. Mutlak teslimiyet: Kul, kendisini "garip, fakir, aciz" olarak görür ve hiçbir şeyi istemeyi dahi bir tasarruf olarak kabul etmez. İstemek de, istememek de bir tasarruftur; bu mertebede kul, her ikisinden de el çekers.76. Bu durum, Emânet Âyeti'nde (Ahzâb 72) bahsedilen insanın Hak ile özel ilişkisinin ve esmâ-i ilâhiyye'nin câmî mahalliyetinin bir tezahürüdürK1.
  3. Vaktin oğlu olma (İbnü'l-vakt): Bu mertebedeki sâlik, "İbnü'l-vakt" olarak tanımlanır. Yani vaktin hükmü altında, duygularla yaşayan, anın hâline tabi olan kişidir. Bu, henüz "Ebü'l-vakt" (vaktin babası, yani vakte hükmeden) mertebesine ulaşmamış, ancak hiçlikte kemâle ermiş bir hâldirs.79.

Bu hâl, sülûkun fenâfillah mertebelerinde yaşanan, ilmel yakin ile idrâk edilen bir tecrübedirs.65. Gavs gibi en yüce veli mertebelerine ulaşanlar, manevi âlemde tasarruf sahibi olsalar da, bu sözle kendi nefsanî tasarruflarından vazgeçtiklerini beyan ederlervikipedi.

Kaynaklar: Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler — s. 61, 65, 76, 78, 79 · K1, s. 138, 405 · Vikipedi: Gavs

Eserdeki 'veled-i kâlp' kavramı nedir?

Veled-i kalp, tasavvufta sâlikin kendi hakikatini kavramasıyla kalbinde doğan, tevhidi konuları idrak edebilen ve manevi gelişimini sağlayan "gönül evladı"dır. Bu kavram, insanın nefsaniyetten arınarak ilahi isimlerin hakikatine ulaşmasıyla ortaya çıkan manevi bir doğumu ifade eders.142. Kevser Suresi'ndeki "Fe Salli LiRabbike" ayeti ve Meryem'in İsa'yı doğurması kıssası gibi referanslarla desteklenen veled-i kalp, zikir, sohbet ve kitap okuma gibi manevi pratiklerle büyüyen, kişiyi hakikate ulaştıran bir içsel varlıktırs.124, 144. Bunun zıttı olan "veled-i nefs" ise nefsin arzularına hizmet eden, sistemsiz fiillerden doğan ve manevi ilerlemeyi engelleyen bir durumu temsil eders.144.

Kaynaklar: Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler — s. 124, 142, 144

Ayrıntı

Veled-i kalp, tasavvufî sülûkun önemli bir aşamasını ve sonucunu ifade eden bir kavramdır. Kelime anlamı olarak "kalbin çocuğu" demektir ve insanın manevi tekâmülünde kalbin uyanışını ve hakikati idrak edişini sembolize eders.71. Bu gönül evladı, kişinin kendi hakikatini kavramasıyla doğar ve özellikle tevhidi konuları idrak etme yeteneğine sahiptirs.142.

Veled-i kalbin büyümesi ve gelişmesi, sâlikin manevi çabalarıyla doğrudan ilişkilidir. Zikirler, sohbetler, kitap okuma ve idrak seviyesinin artması gibi pratikler, bu gönül evladının olgunlaşmasını sağlars.124. Bu süreçte, kişi nefsaniyetten arınarak Allah'ın isimlerinin hakikatine yönelir. Aksi takdirde, yani sistemsiz bir bakış açısıyla hareket edildiğinde, kalp "veled-i nefs"e dönüşebilir. Veled-i nefs, nefsin arzularına hizmet eden, Allah'tan uzak ve sistemsiz fiillerden doğan bir durumu ifade eder. Hızır (a.s.) kıssasında öldürülen çocuk, bu veled-i nefsi temsil eder; zira o, anne-babasını (batındaki akıl ve ruhu) iptal edecek, yani manevi ilerlemeyi engelleyecektirs.144, 10.

Veled-i kalp kavramı, Kevser Suresi'ndeki "Fe Salli LiRabbike" (Rabbin için namaz kıl) ayetiyle de ilişkilendirilir ve bu ayetin veled-i kalp hususunda "muhteşem bir bilgi" içerdiği belirtilirs.136. Ayrıca, Meryem'in İsa'yı doğurması kıssası da veled-i kalbin doğuşunu ifade eden bir sistem olarak sunulur; bu, kalbin salih evlatlar, yani veled-i kalpler üretmesi gerektiği anlamına gelirs.144. Bu manevi doğum, kişinin "senlik ve benlik"ten arınarak aşk ateşini yakması ve Hakk'ı idrak etmesiyle kemale ermesini sağlars.157.

Kaynaklar: Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler — s. 10, 71, 124, 136, 142, 144, 157

Bu sohbetler kimler için faydalıdır?

Necdet Ardıç'ın "Sohbet Arası Sohbetler" adlı eserindeki sohbetler, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan bir mürşidin (Necdet Ardıç (Terzibaba)) manevî eğitim metodu olarak, özellikle Hak sohbeti arayışında olan, kalpten kalbe feyiz aktarımına açık, dînî kimliğini derinleştirmek isteyen ve Hakikat yolunda ilerlemeyi arzulayan sâlikler için faydalıdır. Bu sohbetler, sıradan konuşmaların ötesinde, Sahabe-i Kirâm'ın Peygamber Efendimiz'in etrafında bulunduğu hâlin bir tekrarı ve ümmet tarafından yaşatılmasıdır (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.40). Ayrıca, bu sohbetler "Maide sofrası" gibi idrak ve latif muhabbet yiyecekleri sunarak, dinleyenlerin manevî beslenmesini ve Hak'ka olan muhabbetlerini artırmayı hedefler (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.81).

Ayrıntı

Necdet Ardıç'ın "Sohbet Arası Sohbetler"i, tasavvufî eğitimin önemli bir parçası olan sohbet geleneğinin günümüzdeki bir yansımasıdır. Bu sohbetler, "kâmilin sâlike yaptığı manevî yoldaşlık, eğitim ve hâl aktarımı" olarak tanımlanan tasavvufî sohbetin özelliklerini taşırK1. Dolayısıyla, bu sohbetler öncelikle Hak yolunda ilerlemek isteyen sâlikler için faydalıdır. Sohbetin temel amacı, "kalpten kalbe feyiz aktarımı" olduğu içinK1, bu feyze açık olan ve manevî gelişim arayışında olan herkes bu sohbetlerden istifade edebilir.

Sohbetlerin faydalı olduğu bir diğer kesim ise, dînî kimliğini derinleştirmek ve "sâdıklarla beraber olma" emrine uymak isteyenlerdirK1. Zira bu sohbetler, "kişi dostunun dîni üzeredir" hadisi gereğinceK1, dinleyicilerin dînî kimliğini şekillendirici bir etkiye sahiptir. Necdet Ardıç'ın sohbetleri, "Hakk sohbeti olsun, dünyalık sohbet olmasın" ilkesiyle (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.40) sadece dünyevî konuları değil, Allah'ı ve O'nun Resulü'nü merkezine alan (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.41) derin manevî mevzuları ele alır. Bu bağlamda, "mevzuya sahip çıkanlar" yani Hakikat'e gönül verenler için bu sohbetler birer "Ashab-ı Suffa makamı" niteliğindedir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.41).

Ayrıca, bu sohbetler, "idrak, latif muhabbet yiyecekleri" sunan bir "Maide sofrası" olarak nitelendirilir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.81). Bu nedenle, manevî idrakini artırmak, Hak'ka olan muhabbetini güçlendirmek ve "Hakkın sözü sohbeti" ile meşgul olmak isteyenler (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.141) için bu sohbetler büyük bir nimettir. Sohbetlerin "genel bilgiler düzeyinde" olması ve "herkese her zaman lazım olacak" konuları içermesi (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.61), geniş bir dinleyici kitlesine hitap ettiğini gösterir. Bu sohbetler, farklı zamanlarda ve farklı kimselere yapılmış olsa da (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.2), her birinin kendine ait özelliği ve aktarılması gereken bilgiler içermesi sebebiyle, manevî eğitim arayışında olan herkes için değerlidir.

Kaynaklar: K1, s. 29

Kitaptaki konular neden bazen tekrarlanıyor?

Kitaptaki konuların bazen tekrarlanmasının temel nedeni, bu sohbetlerin farklı zamanlarda ve farklı kişilere yapılmış olmasıdır. Bu durum, aynı mevzuların başka kimselere de aktarılması ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, kitapların tamamını okuyanlar bazı tekrarlarla karşılaşabilirler (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.2). Tasavvufî hakikatlerin aktarımında, ilâhî (vehbî), beşerî (kesbî) ve vesîle (mürşid ve sohbet) boyutlarının her birinin, bilginin gönül hazinesine indirilmesi için farklı bağlamlarda ve tekrarla sunulması önem arz eder. Bu tekrarlar, irfaniyetin gönle yerleşmesi ve idrak seviyelerinin artması için bir vesile olarak işlev görür (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.46, s.124).

Ayrıntı

Kitaptaki konuların tekrarlanması, eserin oluşum sürecinin doğal bir sonucudur. Eser, uzun seneler boyunca yapılan konulu sohbetlerin, çay molalarında sorulan soruların ve çeşitli vesilelerle yapılan konuşmaların ses kayıtlarından yazıya dönüştürülmesiyle meydana gelmiştir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.1). Bu sohbetler, değişik mahallerde ve farklı kimselere yapıldığı için, aynı mevzuların farklı dinleyicilere aktarılması ihtiyacı doğmuştur. Bu sebeple, kitapların tamamını okuyanlar bazı tekrarları görebilirler (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.2).

Tasavvufî öğretide, bir hakikatin sâlikin gönlünde yer etmesi ve idrak seviyesinin artması için tekrar önemli bir işlev görür. Bir kavramın sâlikteki işleyişi niyet, fiil, hâl ve mârifet eksenlerinde gerçekleşirK2. Tekrar, bu eksenlerdeki gelişimi destekler. Örneğin, bir mevzu düşünülürken, daha önce yazılmış bir kitapta aynı düşüncelerin geçmesi, o kitabın "Cebraillik" yaparak düşüncenin doğruluğunu teyit etmesi gibi bir işlev görebilir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.40). Bu durum, bilginin vehbî (Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim) ve kesbî (çalışılarak kazanılan ilim) boyutlarının yanı sıra, nakil (muhtelif eserlerden, sohbetlerden müşahede ile toplanan ilim) yoluyla da pekiştirilmesini sağlar (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.159).

İrfaniyetin gönül hazinesine indirilebilmesi için zihnin temizlenmesi ve yeni bilgilere yer açılması gerekir. Kitap rafları doluysa, yeni bir kitap konulamaz; ya duvar yıkılıp yeni raflar yapılmalıdır (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.46). Bu metafor, bilginin tekrar yoluyla zihinde işlenerek gönle yerleşmesini ifade eder. Zikirler, sohbetler ve kitap okuma yoluyla idrak seviyeleri arttıkça, gönül evladı yavaş yavaş büyür (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.124). Tekrarlar, bu büyüme sürecinde bilginin pekişmesine ve derinleşmesine yardımcı olur.

Kaynaklar: K2

Eserdeki 'kainatı bir havan içerisinde dövmek' ifadesi nasıl anlaşılmalıdır?

Terzibaba'nın sohbetlerinde geçen "kainatı bir havan içerisinde dövmek" ifadesi, Muhyiddin İbn Arabî'nin görüşlerine dayanan tasavvufî bir benzetmedir. Bu ifade, kâinatın özünün ve hakikatinin insanda bulunduğunu, insanın kâinatın bir özeti ve küçük bir modeli olduğunu anlatır. İbn Arabî'ye göre, kâinatı bir havana koyup dövdüğümüzde ortaya çıkan öz insandır (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.15). Bu durum, insanın ilâhî isimlerin ve sıfatların câmî bir aynası olduğunu, dolayısıyla kâinatta ne varsa insanda da onun bir numunesinin bulunduğunu gösterir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.15). İnsan, bu yönüyle Allah'ın halîfesi olma vasfını taşır ve Esmâ-i İlâhiyye'nin zuhûruna mahaldirK1.

Kaynaklar: K1, s. 1

Ayrıntı

"Kâinatı bir havan içerisinde dövmek" ifadesi, tasavvufî düşüncede insan-kâinat ilişkisini açıklayan önemli bir metafor olarak karşımıza çıkar. Muhyiddin İbn Arabî'nin bu benzetmesi, insanın kâinatın özü ve hakikati olduğunu vurgular (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.15). Bu anlayışa göre, kâinatta var olan her şeyin bir numunesi insanda mevcuttur; Arş, Kürsî, Levh-i Mahfûz ve dört büyük melek gibi varlıkların dahi insanda bir karşılığı bulunur (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.15). Bu durum, insanın ilâhî isimlerin ve sıfatların câmî bir mahalli olduğunu, yani Allah'ın tüm isimlerinin ve sıfatlarının kendisinde toplandığı bir ayna olduğunu gösterirK1.

İnsanın bu câmî yapısı, onun halîfe olma vasfıyla doğrudan ilişkilidir. Bakara 30'daki "yeryüzünde bir halîfe yaratacağım" ayeti, Esmâ-i İlâhiyye'nin câmî bir mahalde, yani insanda zuhûr ettiğini bildirirK1. Halîfe, kendi başına müstakil bir varlık değil, Halîk'ın zuhûruna ayna olan bir mahaldirK1. Bu bağlamda, Azrail a.s.'ın ruhu alması gibi dışarıdan gelen bir eylem yerine, insanın kendi içindeki ilâhî tecellîlerle bu tür olayları idrâk etmesi gerektiği belirtilir (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.31). İnsan, bu kâinatın özü olma özelliğiyle, Allah'ın hayalinin bir tecellîsi olarak da görülebilir; zira her şeyin aslî kaynağı Allah'tır ve insanın hayalleri dahi O'nun "Müsavvire" isminin bir yansımasıdır (Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30), s.86). Bu nedenle, "kâinatı bir havan içerisinde dövmek" ifadesi, insanın mikrokozmos olarak makrokozmosun tüm hakikatlerini kendinde barındırdığını ve bu hakikatlerin ancak insan üzerinden idrâk edilebileceğini anlatır.

Kaynaklar: K1, s. 1