
Özün Özü ve Sırrın Sırrı (Cilt 4)
Terzibaba - Necdet Ardıç
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Özün Özü ve Sırrın Sırrı kitabı ne anlatıyor?⌄
"Özün Özü ve Sırrın Sırrı" adlı eser, Muhyiddin İbn Arabî'nin "Fütühat-ı Mekkiyye" adlı kitabında yer alan hakikat ve marifet meselelerinin özünü, Arapça bilmeyen okuyucular için açıklayan ve şerh eden bir risaledir1. Eser, sâlikin kendi öz varlığını, yani Hakk'ın varlığından başka olmayan saf ve tertemiz hakikatini idrak etmesini, her yüzde Hakk'ı müşâhede etmesini ve bir itikada bağlı kalmadan hakikate arif olmasını hedefler1. Bu risale, tasavvufî derinlikleri "gizli bir hazine" olmaktan çıkarıp anlaşılır kılmayı amaçlar.
›Ayrıntı
"Özün Özü ve Sırrın Sırrı" (Lübbü'l-Lüb ve Sırrü's-Sır) ismiyle anılan bu risale, Muhyiddin İbn Arabî'nin "Fütühat-ı Mekkiyye" adlı eserindeki tasavvufî hakikatleri ve marifetullah konularını şerh etmek üzere kaleme alınmıştır1. Eserin temel amacı, Arapça metinlerden mana çıkaramayan okuyucular için bu derin hakikatleri "gizli bir hazine" olmaktan kurtarıp anlaşılır kılmaktır1. Risale, sâlikin kendi öz varlığını idrak etmesi üzerine odaklanır; bu öz varlık, kişinin kendi aklı ve Hakk'ın varlığından başka bir varlık değildir, saf ve tertemizdir1. Bu idrak sayesinde kişi, dıştan hangi surete bürünürse bürünsün gaflet etmez, bir suret ile kayıtlanmayıp her yüzde Hakk'ı müşâhede edebilir1. Eserde, "arif" kavramı da açıklanır; hakikaten arif olan bir irfan sahibi, bir itikada bağlı kalmaz, kendi hakikatine arif olduğunda bir itikada uyup diğerlerine uymamazlık etmez1. Bu durum, tasavvuftaki bâtınî idrakin ve kalp gözünün (basîretin) açılmasıyla ilişkilidir; zira bâtın, eşyanın iç hakikatidir ve insanın iç hayatını, kalbini ifade eder2. Risale, kişinin iç varlığının gerçek öz varlığı olmasaydı dış âlemin meydana gelmeyeceğini vurgulayarak, iç âlemin dış âlemin muhafazası ve zuhur yeri olduğunu belirtir1.
- Kaynaklar
- 1.Özün Özü ve Sırrın Sırrı — s. 2, 3, 4, 48, 78, 143, 206
- 2.K1, s. 362
Kitabın yazarı Terzibaba kimdir?⌄
Necdet Ardıç, tasavvuf çevrelerinde "Terzibaba" olarak bilinen, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biridir. Kendisi, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan ve eserleri ile sohbetleri aracılığıyla tasavvufu geniş kitlelere ulaştıran müstesna bir şahsiyettir (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Muhyiddin İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınır (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Özün Özü ve Sırrın Sırrı adlı eseri, Muhyiddin İbn Arabî'nin Lübbü'l-Lüb (Özün Özü) kitabının açıklamalarına dayanır ve Arapça metinlerden mana çıkaramayanlar için hakikatleri anlaşılır kılma amacı taşır1.
›Ayrıntı
Terzibaba Necdet Ardıç, tasavvufî öğretileri ve irfanı güncel bir dille aktaran önemli bir mürşiddir. Uşşâkî tarikatına mensup olan Terzibaba, tasavvufun derinliklerini geniş kitlelere ulaştırma gayretindedir (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Eserleri arasında İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserine yaptığı şerh öne çıkar (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Kendi ifadesiyle, Özün Özü ve Sırrın Sırrı isimli kitabı, Muhyiddin İbn Arabî'nin Lübbü'l-Lüb adlı eserinin açıklamalarını içerir1. Bu çalışmanın temel amacı, İbn Arabî'nin Fütühat-ı Mekkiyye gibi Arapça yazılmış eserlerindeki hakikatlerin, bu dilden mana çıkaramayanlar için "gizli bir hazine" olarak kalmasını engellemektir1. Kitap, kısa bir risale hükmünde olmasına rağmen, çok büyük hakikatleri bünyesinde barındırmaktadır1. Terzibaba'nın bu ve benzeri çalışmaları, tasavvufî bilginin anlaşılır ve erişilebilir kılınmasına önemli katkılar sağlamaktadır.
- Kaynaklar
- 1.Özün Özü ve Sırrın Sırrı (Cilt 4) — s. 2, 48, 78
Hazârât-ı Hamse kavramı nedir?⌄
Hazârât-ı Hamse, tasavvufta varlığın Hak'tan halka doğru tedrîcî tenezzülünü ifade eden beş ilâhî mertebeler sistemidir. Bu kavram, Hakîkat-i Muhammediyye'nin ve İbn Arabî okulunun vücud bahsindeki temel yapı taşlarından biridir. Ariflerin kendi hakikatlerini daha iyi idrak edebilmeleri için bu beş ilâhî tenezzül mertebesini bilmeleri zaruridir1. Bu mertebeler, Allah'ın zâtına ve sıfatlarına nihayet olmadığı gibi, âlemlerin de sonsuzluğunu ve Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinin ve sıfatlarının zuhur yerleri olduğunu gösterir1. İnsan-ı Kâmil, bu beş mertebenin hepsini kapsayan ve hüviyetinde toplayan, âlemlerin aynası olan son mertebedir1.
›Ayrıntı
Hazârât-ı Hamse, Arapça'da "beş ilâhî hazret" veya "beş ilâhî mertebe" anlamına gelir ve sâlikin "Hakk'a mi'râc" yolculuğunun ana bölümünü oluşturan bir sistemdir2. Bu mertebeler, varlığın Hak'tan başlayıp halka inen beş ana aşamasını temsil eder ve yukarıdan aşağıya doğru bir tenezzülât silsilesi olarak okunur3. Bu silsiledeki her mertebe, bir öncekinin taayyünü veya tezâhürüdür3.
Birinci mertebe, Lâ-taayyün'dür. Bu, Hak'ın sırf zâtı olup hiçbir nispet, sıfat veya isim kabul etmediği, "gayb-ı mutlak" veya "amâ" olarak bilinen halidir3. İkinci mertebe, Taayyün-i evvel veya Ahadiyyet'tir. Bu, Hak'ın kendi zâtına ilk taayyünü olup, hiçbir nispet kabul etmeden "tek" oluşunu ifade eder3. Üçüncü mertebe, Taayyün-i sânî veya Vâhidiyyet'tir. Bu mertebede esmâ ve sıfatlar tafsîl bulur ve eşyanın ezelî hakikatleri olan a'yân-ı sâbiteler Hak'ın ilminde sâbit olur3.
Dördüncü mertebe, Âlem-i ervâh-misâl olup, a'yân-ı sâbitelerin ruhânî âlemde tezahür ettiği aşamadır3. Beşinci ve son mertebe ise İnsan-ı Kâmil'dir. Bu mertebe, Hazarât-ı Hamse'nin beşinci ve son basamağı olup, ilâhî seyrin tamamlandığı mertebedir4. İnsan-ı Kâmil, "halifetullah" olarak mülk, melekût, ceberût ve lâhût âlemlerinin cümlesini câmi olup, ilâhî varlığı ve kâinatı yansıtan bir aynadır1. Hadîs-i şerîfte "el İnsan'u vel Kur'anı tev'emanü..." yani "İnsan-ı Kâmil ile Kur'an ikiz kardeştirler" buyrulmuştur1. İnsan-ı Kâmil'in câmi olmadığı hiçbir mertebe yoktur ve o, "İsmi Azam" makamıdır1.
- Kaynaklar
- 1.Özün Özü ve Sırrın Sırrı, Cilt 4 — s. 10, 14, 18, 128, 147, 157
- 2.Vikipedi: Hazarat-ı Hamse
- 3.K1, s. 297
- 4.Vikipedi: İnsan-ı Kamil
İnsan-ı Kâmil makamı ne demektir?⌄
İnsan-ı Kâmil makamı, tasavvufta tüm âlemleri ve ilâhî mertebeleri kapsayan, Hakk'ın mutlak aynası olan en yüksek kemâlât mertebesidir. Bu makam, Zât-ı Mutlak'tan meydana gelen tüm varlıkları hüviyetinde toplayan ve "İsm-i Âzam" makamı olarak da bilinen bir hâldir1. İnsan-ı Kâmil, mülk, melekût, ceberût ve lâhût âlemlerinin tamamını câmi olup, ilâhî seyrin tamamlandığı son basamaktır12. Arif, kendi hakikatine vâsıl olduğunda bu mertebeye ulaşır ve Hakk'ın tecellilerini kayıtsız şartsız kabul eden bir ayna hâline gelir1.
›Ayrıntı
İnsan-ı Kâmil, tasavvufî anlayışta kâmil (olgun) insanın ulaştığı en yüce mertebedir. Bu makam, Hazerât-ı Hamse'nin beşinci ve son basamağı olup, ilâhî seyrin kemâle erdiği noktayı temsil eder (İnsan-ı Kamil [Wiki]). Abdulkerim Cili'nin "İnsan-ı Kamil" adlı eseri bu mertebeleri ayrıntılı olarak açıklar (İnsan-ı Kamil [Kitap]). İnsan-ı Kâmil, Zât-ı Mutlak'tan zuhur eden tüm varlıkları kendi özünde barındırır ve ilâhî tecellîlerin kesintisiz devamını sağlayan bir mihver gibidir1.
Bu makamın temel özelliklerinden biri, İnsan-ı Kâmil'in "İsm-i Âzam" makamı olmasıdır. Nasıl ki İsm-i Âzam tüm ilâhî isimleri kapsıyorsa, İnsan-ı Kâmil de mülk âlemi, melekût âlemi, ceberût âlemi ve lâhût âlemi gibi tüm âlemleri kendi hüviyetinde toplar1. Bu yönüyle İnsan-ı Kâmil, "halîfetullah" olarak tüm âlemlerin aynasıdır ve ilâhî varlığı, kâinatı yansıtan bir ayna işlevi görür1. Hadîs-i şerîfteki "el İnsan'u ve'l Kur'ân'ı tev'emânü" (İnsan-ı Kâmil ile Kur'ân ikiz kardeştirler) ifadesi, bu makamın ilâhî hakikatle olan derin bağını vurgular1.
Arif, kendi hakikatini idrâk ettiğinde İnsan-ı Kâmil mertebesine ulaşır. Bu hâlde, Hakk'a mutlak bir ayna olur ve Hakk hangi yönde tecellî ederse, o tecellîyi kayıtsız şartsız kabul eder1. İnsan-ı Kâmil'in aynası Hakk'ın tecellîsine göre şekillenirken, diğer varlıklardaki tecellîler kulun zannına ve kabulüne bağlıdır1. Bu makamda olan kişi, belirli bir itikad ile kayıtlı olmaz; onun mezhebi ve itikadı "ilâhî dilek" ve "nefsü'l-emr"dedir1. İnsan-ı Kâmil, fenâfillah ve bekâbillah hâllerini birlikte yaşayarak, Hakk'ın varlığında fânî olup sonra Hakk ile bâkî olma mertebesine ulaşır1. Bu makama ulaşan kâmil, nefsine ve rütbesine ârif olup kendini bir itikadla kayıtlamaz1.
- Kaynaklar
- 1.Özün Özü ve Sırrın Sırrı, C.4 — s. 14, 18, 19, 23, 154, 157, 158, 191, 349
- 2.İnsan-ı Kamil [Wiki]
Kitaptaki 'Fil Hikâyesi' neyi simgeler?⌄
Mevlânâ'nın Mesnevî'sinde geçen "Fil Hikâyesi", hakikatin bütüncül idrakini simgeler. Bu hikâye, hakikatin ancak tüm veçheleriyle kavranabildiğinde gerçek mânâsına ulaşılabileceğini, parçalı ve sınırlı görüşlerin ise yanılgıya yol açtığını vurgular. Körlerin filin farklı uzuvlarına dokunarak onu yanlış tanımlamaları gibi, insanlar da hakikatin yalnızca bir yönüne odaklandıklarında, bütün resmi göremeyerek eksik veya hatalı sonuçlara varırlar1. Bu durum, özellikle tasavvufî ilimde, zannî bilginin değil, müşâhedeye dayalı tam idrakin önemini ortaya koyar.
›Ayrıntı
Fil hikâyesi, hakikati anlamada parçalı görüşün yetersizliğini ve bütüncül idrakin gerekliliğini açıkça ortaya koyar. Hikâyede körler, filin hortumuna, kulağına veya ayağına dokunarak onu farklı nesnelere benzetirler; örneğin, filin ayağını tutan kişi onu direğe benzetir. Ancak bu benzetmeler, filin gerçek mahiyetini yansıtmaktan uzaktır ve sadece birer tahminden ibarettir1. Bu durum, insanların kendi sınırlı algıları ve zanları üzerinden hakikati tanımlama çabalarını temsil eder. İbn Arabî'nin de belirttiği gibi, "İtikat edilen Allah kulun zannına göre tasavvur ettiği İlahtır"1. Bu, kişinin kendi zannı ve itikadı üzere bir övgüde bulunması anlamına gelir ve bu tür bir tasavvurda olan kişi, arif değil, cahil hükmündedir. Arif olan ise, zannın ötesine geçerek hakikati bütüncül bir şekilde idrak edendir. Fil hikâyesi, bu bağlamda, gözü açık olanın filin tamamını görmesi ve böylece ispata gerek kalmadan hakikati kavraması gerektiğini vurgular1. Tasavvufî sülûkte de, sâlikin nefsanî düşüncelerden arınarak1 ve Hakkani ilimle donanarak, hakikatin perdesini açması ve perdenin arkasındaki varlığı anlaması hedeflenir1. Bu, sadece zikirle bedensel değil, ruhani bünyedeki eksikliklerin de temizlenmesiyle mümkündür1. Nihayetinde, fil hikâyesi, hakikatin ancak tam bir müşâhede ve idrakle kavranabileceğini, aksi takdirde elde edilen bilginin eksik ve yanıltıcı olacağını simgeler.
- Kaynaklar
- 1.Özün Özü ve Sırrın Sırrı, C.4 — s. 49, 244, 304, 349, 359
Tasavvufta 'sefer' veya 'seyr' ne anlama gelir?⌄
Tasavvufta "sefer" veya "seyr", sâlikin manevî yolculuğunun bütününü ifade eden bir kavramdır ve "seyr-i sülûk" olarak adlandırılır. Bu yolculuk, sâlikin Hak'a yönelmesinden başlayıp, Hak'ta ilerlemesi ve nihayetinde halk içinde Hak'kı temsil etmesine kadar uzanan mertebeleri içerir1. Seyr-i sülûk, sâlikin mülk âleminden melekût âlemine yükselişinin temel dayanağıdır ve hem dış âlemi (seyr-i âfâkî) hem de iç âlemi (seyr-i enfüsî) kapsar1. Bu yolculuk, sâlikin Zat-ı İlahi'deki hakikatinin his ve şehadet âlemine zuhur etmesiyle başlar ve çeşitli mertebelerden geçerek kemâle ermeyi hedefler2.
›Ayrıntı
Seyr-i sülûk, tasavvufî hayatın tam adıdır ve sâlikin başlangıçtan vâsıllığa kadar geçtiği yolun bütününü kapsar1. Bu manevî yolculuk, klasik olarak dört ana seyre ayrılır:
-
Seyr ilallâh (Allah'a sefer): Sâlikin nefsinden, dünyadan ve mâsivâdan Hak'a yöneldiği, mücâhede ve tezkiye ile başlayan ilk aşamadır1. Bu, kişinin Zat-ı İlahi'deki hakikatinin Akl-ı Küll'de şekillenip, nefs-i külliye, arş, kürsi gibi mertebelerden geçerek his ve şehadet âlemine gelmesidir2. Bu aşama, "cemden önceki fark âleminde yaşama" olarak da ifade edilir2.
-
Seyr fillâh (Allah'ta sefer): Sâlikin Hak'a vâsıl olduktan sonra esmâ ve sıfatlarda yaptığı yolculuktur. Bu makamda sâlik, mârifet kademelerinde ilerler1. Bu seyrde sâlik, kendi varlığının Hak'kın varlığı olduğunu idrak eder ve yaşamını buna göre sürdürür2.
-
Seyr maallâh (Allah'la sefer): Sâlikin Hak'la beraber yaptığı yolculuktur; fenâ-bekâ silsilesinde Hak'la kâim olarak halka dönmesidir1. Bu aşamada sâlik, hem kesret âleminde (farzları yerine getirerek) hem de vahdet âleminde (birlik bilinciyle) yaşar2.
-
Seyr anillâh / billâh (Allah'tan sefer): Bu üçüncü sefer, "Bakabillah" olarak da adlandırılır ve cemden sonra farka gelmedir2. Sâlikin halk içinde Hak'kı temsil etmesi, mürşid olma ve halkı Hak'a çağırma makamıdır1. İnsan-ı Kâmil olabilmek için bu üçüncü seferin yapılması şarttır; aksi takdirde sâlik kemâle eremez, Hak'ta kalır ve halka dönemez2. Bu makamda kişi, irşad için cem mertebesinden manevi bir inişle fark âlemine gelip, beşeriyet örtüsüyle örtünerek halk arasına karışır2. Arif-i Billâh'ın yaşamı bu seyrin bir sonucudur2.
- Kaynaklar
- 1.K1, s. 265
- 2.Özün Özü ve Sırrın Sırrı, Cilt 4 — s. 20, 23, 80, 160, 162, 186, 191, 224
Bu eser tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?⌄
Verilen kaynaklarda, Necdet Ardıç'ın eserlerinin tasavvufa yeni başlayanlar için uygun olup olmadığına dair doğrudan bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, kaynaklar Necdet Ardıç'ın "İrfan Mektebi (Hakk Yolu)" adlı eserinin nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel bir eser olduğunu belirtmekte, ayrıca kendisinin tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan ve tasavvufu geniş kitlelere ulaştıran bir şahsiyet olduğunu ifade etmektedir1. Bu bilgiler, eserlerinin tasavvufa giriş niteliğinde olabileceğine dair bir çıkarım yapılmasına olanak tanımakla birlikte, kesin bir yargı için yeterli değildir.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç'ın eserleri hakkında verilen bilgiler, onun tasavvufî irfan geleneğini günümüze taşıyan önemli bir mürşid olduğunu göstermektedir2. Özellikle "İrfan Mektebi (Hakk Yolu)" adlı kitabının, nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan "temel eser" olarak nitelendirilmesi3, bu eserin tasavvuf yoluna adım atanlar için bir başlangıç noktası olabileceği izlenimini vermektedir. Ayrıca, Necdet Ardıç'ın tasavvufu "geniş kitlelere ulaştıran" bir şahsiyet olarak tanımlanması2, eserlerinin anlaşılır ve erişilebilir bir dille yazılmış olabileceğine işaret edebilir. Ancak, kaynaklarda bu eserlerin tasavvufa yeni başlayan bir okuyucu için özel olarak "uygun" olup olmadığına dair açık bir ifade veya tavsiye bulunmamaktadır. Eserlerinin içeriğine dair verilen örnekler4, bazı kavramların yeni başlayanlar için soyut veya karmaşık olabileceğini düşündürebilir. Dolayısıyla, kaynaklar Necdet Ardıç'ın tasavvufî öğretileri geniş kitlelere ulaştırma çabasını vurgulasa da, eserlerinin "yeni başlayanlar" için özel bir uygunluk taşıyıp taşımadığına dair kesin bir yargıya varmak mümkün değildir.
- Kaynaklar
- 1.Vikipedi: İrfan Mektebi, Necdet Ardıç
- 2.Vikipedi: Necdet Ardıç
- 3.Vikipedi: İrfan Mektebi
- 4.örn. "Özün Özü ve Sırrın Sırrı" adlı eserdeki Allah'ın varlığı ve âlemin sonsuzluğu üzerine derin felsefî ve tasavvufî açıklamalar — s. 327
Eserin aslı kime aittir?⌄
Verilen kaynaklarda, "Özün Özü ve Sırrın Sırrı" adlı eserin asıl yazarının kim olduğuna dair doğrudan bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, eserin Osmanlıca aslından günümüz Türkçesine çevrildiği ve bu çevirinin "Efendimiz Hazretleri Aleyhisselam"ın emri üzerine yapıldığı belirtilmektedir1. Bu durum, eserin orijinal yazarının kimliğinin kaynaklarda açıkça ifade edilmediğini, ancak manevi bir yönlendirme ile gün yüzüne çıkarıldığını göstermektedir.
›Ayrıntı
"Özün Özü ve Sırrın Sırrı" adlı eserin, Arapça yazılmış olması sebebiyle hakikatlerinin gizli bir hazine olarak kaldığı ifade edilmektedir1. Bu durum, eserin orijinal dilinin Arapça olduğunu ortaya koymaktadır. Eserin Osmanlıca aslından günümüz Türkçesine çevrilme amacı, "çok değerli bu küçük eser meraklılarının elinde, kendilerine yol gösteren bir kılavuz olsun" şeklindedir1. Çeviri sürecinin, "Efendimiz Hazretleri Aleyhisselam"ın emri üzerine başladığı ve bu emre uyma kaidesiyle hareket edildiği vurgulanmaktadır1. Bu ifade, eserin manevi bir kaynaktan gelen yönlendirme ile tercüme edildiğini göstermektedir. Çeviri sırasında, lüzumlu görülen yerlere faydalı ilaveler yapıldığı da belirtilmiştir1. Bu bilgiler, eserin asıl yazarının kimliğine dair net bir isim vermemekle birlikte, onun Arapça yazılmış kadim bir eser olduğunu ve manevi bir işaretle günümüz okuyucusuna sunulduğunu ortaya koymaktadır.
- Kaynaklar
- 1.Özün Özü ve Sırrın Sırrı, Cilt 4 — s. 1, 2, 47, 48, 78