
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Terzibaba'nın Târık Sûresi eseri ne anlatıyor?⌄
Terzibaba'nın "Târık Sûresi" eseri, Kur'ân'ın 86. sûresi olan Târık Sûresi'nin tasavvufî ve irfânî yorumunu sunar. Eser, sûrenin zâhirî anlamlarının ötesinde, insanın kendini tanıması, Hak ile olan ilişkisi ve mânevî yolculuğundaki mertebeleri üzerine derinlemesine bir bakış açısı getirir. Târık kelimesinin lügat anlamı olan "geceleyin gelen, şiddetlice vuran, kapı çalan" ve "yıldız" gibi mânalarından hareketle, sûrenin temel mesajlarını sâlikin iç dünyasına ve Hakikat'e ulaşma çabasına bağlars.6, s.11. Eser, Târık'ı karanlığı delen, sabahleyin parlayan bir yıldız ve yol olarak tanımlayarak, bu sûrenin insana kendi hakikatini keşfetme yolunda rehberlik ettiğini vurgulars.18.
Kaynaklar: Târık Sûresi — s. 6, 11, 18
›Ayrıntı
Terzibaba'nın "Târık Sûresi" adlı eseri, adını ilk âyetinde geçen "Târık" kelimesinden alır ve bu kelimenin hem zâhirî hem de bâtınî anlamlarını ele alırs.6. Lügatte "gece yürüyüşü yapan", "geceleyin gelen" veya "yıldız" anlamına gelen Târık, eserde karanlığı delen, sabahleyin parlayan bir yıldız ve yol olarak açıklanırs.11, s.18. Eser, sûrenin temel konularını Târık yıldızı, her insanın üzerinde bulunan koruyucu melekler, insanın yaratılışı, öldükten sonra dirilmeye iman ve kâfirlerin Allah'ın gözetimi altında olması şeklinde sıralars.7.
Eserin ana mesajlarından biri, bu dünyadaki en büyük kazancın, bu âlemi "şehâdet-i müşahede" ederek yaşamak ve kendini tanımayı bilmek olduğudurs.5. Târık Sûresi'nin bu hususta faydalı olabileceği belirtilir. Sûrenin ikinci âyetinde geçen "Târık" kelimesinin "Elif lâm" takısı alarak bilinen bir Târık'a işaret etmesi, onun özel bir anlam taşıdığını gösterirs.20. "Târık nedir, bildin mi?" âyetindeki "edrake" hitabı, öncelikle Hazret-i Muhammed'e (s.a.v.) ve daha sonra ümmetine yöneliktir, bu da sûrenin mânevî bir idrâk çağrısı olduğunu ortaya koyars.10.
Eserde, Târık'ın yakîn mertebelerini bünyesinde bulundurduğu ve "Tark" köküne "Ye" (Yakîn) ilavesiyle "Târik" yani yol olduğu ifade edilir, bu da iki ana yolun varlığına işaret eders.96. Ayrıca, sûrenin 53. sûre (Necm Sûresi) ile olan bağlantısı ve sayısal değerler üzerinden yapılan yorumlar da eserde yer alır; örneğin, 53 ve 86 sayılarının toplamının Hz. Muhammed'in (s.a.v.) isminin sayısal değerini vermesi gibis.6, s.20. Bu durum, sûrenin zâhir ve bâtın boyutlarını kapsayan bir derinliğe sahip olduğunu gösterirs.9. Eser, okuyucuyu hayalî anlayışlardan hakikat anlayışına geçerek irfânî bir eğitimle gönül göğünü döndürmeye davet eders.137.
Kaynaklar: Târık Sûresi — s. 5, 6, 7, 9, 10, 11, 18, 20, 96, 137
Kitapta geçen Târık yıldızı tasavvufta neyi temsil eder?⌄
Târık yıldızı, tasavvufta sâlikin manevi yolculuğunda (seyr-i sülûk) karşılaştığı ve aşması gereken nefsî benliği, yani "heva"yı temsil eder. Bu yıldız, başlangıçta karanlığı delen parlak bir ışık gibi görünse des.18, 84, aslında kişinin Hak'ka ulaşmasına engel olan, kendi varlığını Hak'tan bağımsız zannettiği benliktirs.93. Târık Sûresi'nde geçen "Târık" kelimesi, geceleyin gelen, şiddetlice vuran ve karanlığı delen yıldız anlamlarına gelirs.6, 84. Tasavvufî idrakte bu yıldızın söndürülmesi, yani nefsî benliğin terk edilmesi, Hak'ka vuslatın anahtarıdırs.93. Bu dönüşüm, "heva" özelliğinin "ilâhiyat" özelliğine çevrilmesiyle gerçekleşir ve sâlikin "ilâhiyat kameri"ne, oradan da "ilâhiyat güneşi"ne doğru yol almasını sağlars.52.
Kaynaklar: Târık Sûresi — s. 6, 18, 52, 84, 93
›Ayrıntı
Târık yıldızı, tasavvufî metinlerde, özellikle Terzibaba çizgisinde, sâlikin manevi tekâmülünde önemli bir sembol olarak ele alınır. Kur'ân-ı Kerîm'deki Târık Sûresi'nde geçen "Târık" kelimesi, "geceleyin gelen, şiddetlice vuran, kapı çalan" ve "karanlığı delen parlak yıldız" anlamlarına gelirs.6, 84. Bu yıldızın idrak edilmesi, kişinin kendi içindeki karanlıkları aydınlatma çabasıyla ilişkilidirs.10.
Tasavvufta bu yıldızın temel temsili, kişinin "heva"sından kaynaklanan nefsî benliğidirs.93. Bu nefsî benlik, kişinin kendi varlığını Hak'tan bağımsız zannetmesine yol açan bir yanılsamadır. Cenâb-ı Hakk, Târık Sûresi aracılığıyla sâlike, bu "heva yıldızı"nı söndürmesi gerektiğini bildirir; zira ancak bu benlik söndürüldüğünde Hak'ka ulaşmak mümkün olurs.93. Bu durum, sülûkun temel hedeflerinden biri olan nefsin tezkiye edilerek Hak'ka teslim edilmesiyleK1 örtüşür.
Târık yıldızının "karanlığı delen" vasfı, başlangıçta bir aydınlanma gibi algılansa da, tasavvufî idrakte bu aydınlanma, Hakikat'e ulaşmada bir engel teşkil edebilecek olan nefsî ilim ve benlik iddialarını da barındırırs.93. Bu nedenle, sâlikin bu yıldızı "idrak etmesi"s.10, onun hakikatini kavraması ve nefsî benliğin ötesine geçmesi anlamına gelir.
Seyr-i sülûk sürecinde (Seyr-i Süluk), sâlikin "yıldız" olarak sembolize edilen nefsî benliğini (kibir gibi nefs hastalıkları da dahil) "ilâhiyat" özelliğine çevirmesi gerekirs.52; Kibir. Bu dönüşüm, kişinin "ilâhiyat kameri"ne, oradan da "ilâhiyat güneşi"ne doğru ilerlemesini sağlars.52. Bu, mârifet yolculuğunun bir parçasıdır; zira mârifet, Hak'kı bilfiil tanıma ve müşâhede ile yaşanmış ilimdirK1. Târık yıldızının bu bağlamdaki işlevi, sâlikin Hak ile halk arasındaki dengeyi (mîzân) kurma çabasında, nefsî benliğin oluşturduğu yanıltıcı dengeyi aşarak Hak'kın mutlak adaletine yönelmesidirK1.
Kaynaklar: Târık Sûresi — s. 6, 10, 52, 84, 93 · K1, s. 1, 101, 240
Seyr-i süluk nedir ve kitapta nasıl anlatılıyor?⌄
Seyr-i sülûk, tasavvufta sâlikin manevî yolculuğunun bütününe verilen isimdir ve "yola çıkma, sülûka başlama, sefer" anlamlarına gelir. Bu yolculuk, müridin mürşid rehberliğinde geçtiği manevi mertebeleri kapsarK1. Kitapta, seyr-i sülûkun başlangıcı bir mürşide intisapla ilişkilendirilir ve "Nefs-i Safiye" mertebesinin bu yolculukta büyük bir aşama olduğu, ancak birçok sâlikin burayı seyrin sonu zannettiği belirtilirs.101, s.43. Klasik tasnifte "seyr fillâh" (Allah'ta sefer) ve "seyr ilallâh" (Allah'a sefer) olarak iki ana hatta ayrılan bu yolculuk, mülkten melekûta yükselişin asıl mesnedidirK1. Kitapta ayrıca "Seyr-i anillah" yani "Allah'tan sefer" olarak adlandırılan üçüncü bir seferden bahsedilir ki bu, cemden sonra farka gelme ve irşad için halk arasına karışma makamıdırs.72.
Kaynaklar: K1, s. 265 · Târık Sûresi — s. 43, 72, 101
›Ayrıntı
Seyr-i sülûk, sâlikin başlangıçtan vâsıllığa kadar geçtiği yolun tamamını ifade ederK1. Bu manevi yolculuk, müridin mürşid rehberliğinde gerçekleşirvikipedi. Kitapta, yazarın kendi seyr-i sülûkuna Hazmi Tura Uşşaki Hazretleri'ne intisap ederek başladığı ve onun telkin ve sohbetleriyle ilerlediği belirtilirs.101. Seyr-i sülûkun aşamalarından biri olarak "Nefs-i Safiye" mertebesi zikredilir; bu mertebe, seyrin sonu zannedilse de aslında büyük bir aşamadırs.43.
Klasik tasavvufî anlayışta seyr-i sülûk dört ana seyre ayrılır: Seyr ilallâh (Allah'a sefer), sâlikin nefsinden, dünyadan ve mâsivâdan Hak'a yönelmesidir. Seyr fillâh (Allah'ta sefer), Hak'a vâsıl olduktan sonra esmâ ve sıfatlarda yapılan yolculuktur. Seyr maallâh (Allah'la sefer), Hak'la beraber yapılan yolculuktur. Seyr anillâh / billâh (Allah'tan sefer), sâlikin halk içinde Hak'ı temsil etmesi ve mürşid olma makamıdırK1. Kitapta bu son seyr, "Seyr-i anillah" olarak "Allah'dan sefer" şeklinde ifade edilir ve "Bakabillah" olarak da adlandırılır. Bu seyr, cem mertebesinden manevi bir inişle fark âlemine gelip, beşeriyet örtüsüyle örtünüp, halk arasına karışarak irşad etme halidirs.72.
Seyr-i sülûk aynı zamanda seyr-i âfâkî (dış sefer – kâinatı tedebbür) ve seyr-i enfüsî (iç sefer – nefsi tezkiye) olarak da ayrılırK1. Kitapta, sâlikin ilk seyrinde nefsanî benlik üzere ilmî çalışmalar yaparak ilm'el yakîn olarak devam ettiği ve bu seyrin "Necm" yıldızının yansımasıyla olduğu belirtilirs.14. Ayrıca, sülûk etmenin ve biriyle beraber yaşamanın, bir şeye başlamanın anlamlarına geldiği de ifade edilirs.118. Seyr-i sülûk sürecinde sâlikin gönlüne "sekîne" indiğinde huzur ve ilahi güvenin belirdiği, aksi takdirde şüphe ve tereddütten kurtulmanın zor olduğu vurgulanırs.107.
Kaynaklar: K1, s. 265 · Vikipedi: Seyr-i Süluk · Târık Sûresi — s. 14, 43, 72, 101, 107, 118
Terzibaba kimdir?⌄
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biridir ve tasavvufî irfan geleneğini modern çağa taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri ve İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserine yazdığı şerh ile tanınmıştırvikipedi. Onun öğretileri, halîfelik kavramında nefsin hilâfetini Hakk'a teslim etme ve Hakk'tan başka kimse olmadığını ayân etme idrâkini vurgularK1. Ayrıca mîzân kavramını, kalbin Hakk ile halk arasındaki dengesi olarak ele alır ve sâlikin her amelinde kendisini Hakk'ın hükmü mîzânına çekme idrâkini işaret ederK1.
Kaynaklar: Vikipedi: Necdet Ardıç · K1
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, tasavvufî irfan geleneğini günümüze taşıyan önemli bir mürşittirvikipedi. Onun öğretileri, özellikle Uşşâkî tarikatı içinde etkili olmuş ve tasavvufun geniş kitlelere ulaşmasına vesile olmuştur. Ardıç'ın eserleri arasında İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalar bulunmaktadırvikipedi. Bu eserler, onun tasavvufî düşüncesinin temelini oluşturur.
Necdet Ardıç'ın tasavvuf anlayışında bazı temel kavramlar öne çıkar. Örneğin, halîfelik kavramı, insanın Hakk'tan aldığı emaneti taşıma vasfı olarak açıklanır. Bakara 30'daki "yeryüzünde bir halîfe yaratacağım" ayeti, Esmâ-i İlâhiyye'nin Âdem'de tecellî ettiğini gösterir. Ardıç'ın çizgisinde halîfelik, sâlikin nefsinin hilâfetini Hakk'a teslim etmesi ve Hakk'tan başka kimse olmadığını idrâk etmesidirK1. Bu, Âdemiyye Fassı'nın da menşeidir.
Bir diğer önemli kavram ise mîzândır. Lugatte 'tartı, ölçü, terazi' anlamına gelen mîzân, tasavvufta üç mertebede tezâhür eder: zâhirî mîzân (kıyâmet günü amellerin tartılması), bâtınî mîzân (kalbin Hakk ile halk arasındaki dengesi) ve mârifet mîzânı (Hakk'ın kendisinin her şeyi tutan ve dengeleyen 'el-Adl' tezâhürü). Sâlik için mîzân, her amelinde ve her hâlinde kendisini Hakk'ın hükmü mîzânına çekme idrâkidirK1. Şuaybiyye Fassı'nın 'tahavvül' hikmeti de mîzân kavramına bağlıdır; mîzân, kalbin tahavvül ettikçe yeniden kurulan dengenin adıdırK1.
Necdet Ardıç ekolünden gelen müellifler arasında Terzi Oğlu Cem Cemâlî ve Abdürrezzak Tek gibi isimler de bulunmaktadır. Bu müellifler, Necdet Ardıç riyâsetindeki tasavvuf serisi içinde Mü'minûn, Zümer, Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini kaleme almışlardırvikipedi.
Kaynaklar: Vikipedi: Necdet Ardıç, Terzi Oğlu Cem Cemâlî, Abdürrezzak Tek · K1
Yakîn mertebeleri ne demektir?⌄
Yakîn mertebeleri, tasavvufta sâlikin hakikate ulaşma yolculuğunda katettiği idrâk ve tecrübe seviyelerini ifade eden üç temel aşamadır: İlme'l-yakîn, Ayne'l-yakîn ve Hakke'l-yakîn. Bu mertebeler, bilginin sadece akıl ve sözle elde edildiği başlangıç seviyesinden (İlme'l-yakîn), gözlem ve müşâhede ile idrâk edildiği orta seviyeye (Ayne'l-yakîn) ve nihayetinde hakikatin bizzat yaşanarak, onunla bir olunarak tecrübe edildiği en üst seviyeye (Hakke'l-yakîn) doğru bir derinleşmeyi gösterir. Bu üçlü tasnif, Kur'ân-ı Kerîm'deki ayetlere dayanır ve sâlikin fenâfillâh hâline ulaşarak Hakk ile bir olduğu Hakke'l-yakîn mertebesi, yakînin zirvesi kabul edilirs.71.
Kaynaklar: K1-175, Târık Sûresi, s. 71
›Ayrıntı
Yakîn mertebeleri, sâlikin Hakk'a vuslat yolculuğunda ilerlemesini sağlayan, bilginin derinleştiği ve tecrübenin yoğunlaştığı kademelerdir. Bu mertebeler, "Hiç" içindeki yakîn mertebeleri olarak da ifade edilir ve iman mertebeleriyle ilişkilendirilirs.47.
1. İlme'l-Yakîn (Bilgi Seviyesi): Bu, yakînin ilk ve en temel kademesidir. Hakikatin sözle, mantıkla, kitapla ve dersle elde edildiği bilgi seviyesidirK1. Sâlik, bir hakikati okuyarak, dinleyerek veya akıl yürüterek bilir. Örneğin, bir yerde ateş olduğunu birinden duymak veya okumak bu mertebeye karşılık gelirK1. Târık Sûresi'nde bu durum, şekerin tarif edilmesiyle örneklendirilirs.10. Bu mertebede kişi, Kur'ân-ı Kerîm'i "evet bu Kur'ân-ı Kerîm'dir" diyerek öper, hürmet eder ve bir köşeye bırakır; bu, taklidi iman safhasıdırs.47.
2. Ayne'l-Yakîn (Görme Seviyesi): Bu, yakînin ikinci kademesidir. Sâlik, hakikati müşâhede ve gözlem yoluyla idrâk ederK1. Ateş örneğinde, uzaktan ateşin alevini görmek bu mertebedirK1. Şeker örneğinde ise şekeri tatmak, yemek ve görmek Ayne'l-yakîn'e işaret eders.10. Bu mertebede bilgi, teorik olmaktan çıkar ve daha somut bir tecrübeye dönüşür.
3. Hakke'l-Yakîn (Yaşama Seviyesi): Yakînin en üst ve en derin kademesidir. Bu mertebede sâlik, hakikati bizzat yaşayarak, onunla bir olarak tecrübe ederK1. Artık bilmek veya görmek değil, bizzat o olmak hâlidirK1. Ateş örneğinde, ateşe yaklaşıp sıcaklığını hissetmek, hatta ateşle birleşmek bu mertebeyi ifade ederK1. Târık Sûresi'nde "yakıyn nedir?" sorusuna "el yakıynü hüvel Hak" yani "O Haktır" cevabı verilmesi, Hakke'l-yakîn'in Hakk ile bir olma hâlini vurgulars.49. Bu hâlde sâlik, "ben" derken aslında Hakk'ı kasteder, çünkü kendi "ben"i fenâ bulmuşturK1. Bu mertebede kul fani/yoktur ve her şey merkezindedirs.111. Arifler bu hâli "hüve hüvesine o" olmak şeklinde tanımlar ve ahireti her an ölecekmiş gibi yaşarlars.49.
Kaynaklar: Târık Sûresi — s. 10, 47, 49, 111 · K1, s. 175, 371
Bu kitap sadece tasavvufla ilgilenenler için mi?⌄
Hayır, Terzi Baba'nın kitapları sadece tasavvufla ilgilenenler için değildir; aksine, İrfani İslâm mertebesi itibarıyla kaleme alınmış, geniş yaşam tecrübelerini içeren eserlerdirs.3. Ancak bu kitaplar ihtisas ve tevhid ağırlıklı olduğundan, iyi anlaşılabilmesi için tevhidî bir altyapıya veya aynı kitabın birkaç defa tefekkür edilerek okunmasına ihtiyaç duyulmaktadırs.3. Yazar, okuyucularına nefs'in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamalarını tavsiye eder; zira vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek manada bu ve benzeri kitaplardan yararlanmak mümkün olmayacaktırs.6.
Kaynaklar: Târık Sûresi — s. 3, 6
›Ayrıntı
Terzi Baba'nın eserleri, tasavvufî bir derinliğe sahip olmakla birlikte, sadece tasavvuf ehli için yazılmış sınırlı metinler değildir. Kitaplar, "İrfani İslâm mertebesi itibari ile ve büyük yaşam tecrübelerinden sonra kaleme alınmışlardır"s.3. Bu ifade, eserlerin geniş bir tecrübe birikiminin ürünü olduğunu ve İslâm'ın irfanî boyutunu ele aldığını gösterir. Yazar, kitaplarının "ihtisas ve tevhid ağırlıklı" olduğunu belirtir ve bu nedenle "iyi anlaşılabilinmesi için tevhidî bir alt yapıya ihtiyaç vardır, veya aynı kitabı tefekkür ederek birkaç defa okumak lâzımdır"s.3. Bu durum, kitapların derinlikli konuları ele aldığını, ancak bu konulara aşina olmayan okuyucuların da gayretle anlayabileceğini ima eder.
Kitapların hitap ettiği kitleye dair bir diğer önemli ipucu, yazarın okuyuculara yönelik tavsiyesidir: "nefs'in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma'nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır"s.6. Bu tavsiye, eserlerin içeriğinin sadece entelektüel bir okumadan ziyade, kalbî bir hazırlık ve ihlas gerektirdiğini gösterir. Ayrıca, Târık Sûresi'nin batınî manalarını ele alan bu kitabın, Arapça bilmeyen başka insan topluluklarına da ulaşacağı ve onların kendi lisanlarında anlayabileceği belirtilirs.117. Bu da kitapların evrensel bir mesaj taşıdığını ve geniş bir okuyucu kitlesine hitap etme potansiyeli olduğunu ortaya koyar. Yazar, tasavvuf yolundaki tuzaklara da değinerek, zuhuratların tesiri altında kalıp inkârcı olanların örneklerini "ibretlik değmez" dosyalar bölümünde açıkladığını belirtirs.137. Bu tür uyarılar, eserlerin sadece tasavvuf ehli için değil, manevi yolda ilerlemek isteyen herkes için rehber niteliğinde olduğunu gösterir.
Kaynaklar: Târık Sûresi — s. 3, 6, 117, 137
Eserdeki 'hiçlik' kavramı nasıl anlaşılmalı?⌄
Tasavvufta "hiçlik" kavramı, sâlikin kendi varlığından ve benliğinden tamamen sıyrılarak Hakk'ın mutlak varlığında fânî olması, yani "O" (hüve) deryasına düşüp yok olması hâlini ifade eder. Bu hâl, kişinin nam ve nişanının kalmadığı, kendi varlığının Hakk'ın varlığında eridiği bir mertebedirs.75. "Deryay-ı HU" olarak da adlandırılan bu hiçlik, "Vahıdiyet deryası", "İlahi aşk", "vücud-u mutlak" ve "Nûr deryası" gibi ifadelerle açıklanır ve "Birlik âlemi"ne işaret eders.75. Bu mertebe, aynı zamanda Nasrettin Hoca hikayelerinde de değinilen bir rütbe olarak anılırs.107.
Kaynaklar: Târık Sûresi — s. 75, 107
›Ayrıntı
Hiçlik, tasavvufî sülûkun önemli duraklarından biridir ve sâlikin kendi benliğinden arınma sürecinin zirvesini temsil eder. Bu süreçte sâlik, zahiren ve bâtınen kendi varlığından eser kalmayacak şekilde, başsız ve ayaksız bir hâlde kendisini "HU" deryasına bırakırs.75. Bu teslimiyet neticesinde kişi, kendi varlığını kaybeder ve "boğulup yok olur", nam ve nişanı kalmazs.75. Bu devreden sonra sâlikin kendisi "HU" olur; tıpkı bir su damlasının denize düşüp denizin kendisi olması gibis.75.
"Deryay-ı HU" ifadesiyle kastedilen, "deryayı Vahıdiyet", "İlahi aşk", "vücud-u mutlak" ve "Nûr deryası"dır; bu, aynı zamanda "Birlik âlemi" olarak da tanımlanırs.75. Bu hâl, kişinin kendi iradesini ve varlığını tamamen Hakk'ın iradesine ve varlığına teslim etmesiyle gerçekleşir. Bu teslimiyet, müessir (tesir eden) ve müteessir (tesir alan) ilişkisi bağlamında da ele alınabilir; sâlikin kendi varlığından soyutlanması, Hakk'ın mutlak müessiriyetini kabul etmesi anlamına gelirs.145-146.
Hiçlik mertebesi, bazı tevhid ehli kimselerin sükûn devrelerinde Kelime-i Tevhid, salâvat ve kendilerine müşahede ile belirtilen özel esmâları vird edinmeleriyle ulaşılan ender yaşamlardan biridirs.181. Bu mertebe, "Özün Özü Sırr’ın Sırrı" adlı eserdeki seferler bahsinde de incelenen bir seyir sistemidirs.97. Nasrettin Hoca hikayelerinde de bu "hiçlik derecesi, rütbesi"ne değinildiği belirtilirs.107. Bu, sâlikin Hakikat-i Muhammediye'ye ulaşmak için bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde yaptığı manevi yolculuğun bir parçasıdırs.49.
Kaynaklar: Târık Sûresi — s. 49, 75, 97, 107, 145, 146, 181