İnne rabbehum bihim yevme-iżin leḣabîr(un)
(9-11) Acaba o bilmiyor mu ki, kabirlerde bulunanlar çıkarıldığı ve kalplerdeki ortaya konulduğu zaman, işte o gün onların Rabbi kendilerinin her halinden mutlaka haberdardır.
O gün Rableri onların bütün yaptıklarından haberdardır
Bu ayet, Allah'ın kıyamet gününde kullarının tüm hallerinden tam anlamıyla haberdar olduğunu vurgulamaktadır. Temel kavramlar, Rabbin mutlak ilmini ve bu ilmin o günkü tezahürünü ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rab' kelimesinin aslen 'terbiye etmek, bir şeyi tedricen kemale erdirmek' anlamından geldiğini belirtir. Ayetteki 'Rabbehum' ifadesi, Allah'ın kullarını yaratan, besleyen, terbiye eden ve işlerini idare eden mutlak sahibi olduğunu, dolayısıyla onların her halinden haberdar olmasının bu rububiyetin bir gereği olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Rab' kelimesinin 'malik, seyyid, müdebbir, mürebbi' gibi anlamları içerdiğini ifade eder. Ayetteki 'Rabbehum' bağlamında, Allah'ın kullarının maliki ve yöneticisi olması hasebiyle, onların tüm gizli ve açık hallerini bilmesi, bu sıfatın doğal bir sonucudur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rab' kavramının Kur'an'da Allah'ın yaratıcı, besleyici ve hükmedici vasıflarını bir araya getiren merkezi bir kavram olduğunu belirtir. 'Rabbehum' ifadesi, Allah'ın kulları üzerindeki mutlak otoritesini ve bu otoritenin bir parçası olarak onların tüm eylemlerinden ve niyetlerinden haberdar olma yeteneğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'yevm' kelimesinin belirli bir zaman dilimini ifade ettiğini ve 'yevmeizin'in ise 'o zaman, o gün' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yevmeizin' ifadesi, özellikle kıyamet gününe işaret ederek, Allah'ın bilgisinin o gün tam olarak ortaya çıkacağını ve hiçbir şeyin gizli kalmayacağını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yevmeizin' ifadesinin Kur'an'da genellikle ahiret hallerini ve hesap gününü anlatmak için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın 'haberdar' olmasının özellikle o günkü yargılama ve karşılık verme bağlamında önemini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'haber' kelimesinin 'bir şeyin iç yüzünü bilmek' anlamına geldiğini ve 'habîr'in ise 'her şeyin iç yüzünü, gizli ve açık yönlerini tam olarak bilen' demek olduğunu açıklar. Ayetteki 'lehabîrun' ifadesi, Allah'ın kullarının sadece dış görünüşlerini değil, kalplerindeki niyetleri ve amellerinin tüm detaylarını bildiğini, bu bilginin mutlak ve kuşatıcı olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'habîr' isminin Allah'ın sıfatlarından olduğunu ve 'her şeyden haberdar olan, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lehabîrun' ifadesi, Allah'ın ilminin kapsamlılığını ve o günkü hesaplaşmada bu bilginin tam olarak tecelli edeceğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'habîr' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'ın ilim sıfatının bir tezahürü olarak kullanıldığını ve 'her şeyden tam ve eksiksiz bilgi sahibi olma' anlamını taşıdığını belirtir. Bu ayetteki kullanım, Allah'ın o günkü yargılamasında kullarının hiçbir amelinin veya niyetinin O'ndan gizli kalmayacağını, her şeyin tam bir bilgiyle değerlendirileceğini vurgular.
Namaz Sûreleri (Cilt 1)
Terzibaba - Necdet Ardıç
İnne rabbehum bihim yevme izin le habîr. (11) Muhakkak ki, Rabları onların bu hallerinden her şeyi ile haberdardır. Yâni mahşer günü kim kabrinden dışarıya çıkarılırsa, daha önce yaptığı neleri varsa Rabları bunların hepsinden haberdardır. Zaten başka yerlerde de kendile-rine, amel defterlerinin verilmesiyle “İkra’ kitabeke.” (17/14) “kitabını oku. Bugün sana bu haber olarak yeter” kendilerine denildiği gibi her birerlerimiz bunları mahşerde etmiş olacağız. Oldukça zorlu bir süre olacaktır. Bu günden oraya hazırlanmak en büyük meşguliyetimiz olmalıdır, akl-ı selim bunu yapmaya çalışır çünkü ne yaparsa kendine yapmış ebedi hayatını kurtarmış olur.
100 - ÂDİYÂT Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 101 – KÂRİA Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
101 – KÂRİA Sûresi
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
“Kâria” kelimesi, kapı çalan anlamına gelmektedir. Burada mecazi anlamda kıyametin yakın olduğu ifade edilmektedir.
11 ayetten oluşan Kâria suresi, Mekke’de inmiştir.
Mushaftaki sıralamada 101., nüzul sırasına göre ise 30. suredir. (E. H. Y.)
Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
(101) Mushaf sıra numarası.
(30) Nüzül sıra numarası.
(52) Alfebetik sırası.
(30) Cüz sırası.
(11) Âyet, sayısı.
(11) Fasıla harfleri.
(235) Genel toplamdır.
Rakkamları tek tek toplarsak.
(1+1+3+5+2+3+1+1+1+1+2+3+5=(29) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim.
Fâsılası : هـ ، ث ، ش harfleridir.
هـ (he) harfi (9) adet, ث (se) harfi (1) adet, ش (şın) harfide (1) adet mevcuttur.
(9) adet he, beş hazret, dört makam, mertebelerinin temsilcisidr. Ayrıca (9) Mûseviyyet “tenzih” mertebesini ifade etmektedir. Bu Bu sure-i şerifin, daha ziyade tenzihi yönde idrak edilmesinin gereğini belirtmektedir.
Peltek (se) ise bu mertebelerin batın sessiz idraklerinin olması lüzumunu ifade etmektedir.
(Şın) ise diğer taraftan bütün bunların şehid-şahid’lik mertebesinden idrak edilmesinin hatırlatılmasıdır diyebiliriz.
Mealen:
1 - 3- Kâria! (Çarpacak kıyamet) Nedir o kâria? Kârianın ne olduğunu sen bilir misin?
4- O gün insanlar yayılmış pervaneler gibi olurlar.
5- Dağlar atılmış renkli yünler gibi olur.
6 , 7- O gün kimin tartıları ağır basarsa o, hoşnut olacağı bir hayat içindedir.
8, 9- Kimin tartıları hafif gelirse, onun anası da (varacağı yer, sığınacağı durağı) hâviye (uçurum)dır.
10- O uçurumun ne olduğunu sen nereden bileceksin?
11- O, kızgın bir ateştir.
Karia Sûresi birinci âyet o isimle başladığı için o ismi almıştır. “El kâriatu” kapı çalan, gürültü demek, yâni kıyamette kopacak gürültü. Yâni zelzelenin burada gürültüsünden bahsediliyor. Diğer âyetlerde fiilinden bahsediliyordu. Yani fiilin oluşumundan, burada oluşundan
meydana gelen gürültüden bahsediliyor. Demek ki o anda yeryüzünde çok büyük gürültüler sarsıntılar olacak. Eğer öyle olmamış olsaydı gürültü lâfzı burada ifâde edilmezdi, buraya konmazdı.
الْقَارِعَةُ
(101/1) El kâriatu (101/1) Kâria.
Önceki sûrelerde kıyâmetin fiillerinden bahsedilirken burada o oluşumlardan meydana gelecek olan gürültüden bahsedilmektedir.
Bu gürültü “afâki ve enfüsi” olmak üzere iki türlüdür yani “nefsinde ve senin dışındaki âlemde” olacak gürültüdür. Bilindiği gibi gürültü ansızın gelen ve bir sisteme bağlı olmayan ses ve görüntü değişikliğidir.
مَا الْقَارِعَةُ
(101/2) Mel kâriatu.
(101/2) Kâria nedir?
Bizlerde de bireysel olarak daha önce bahsedilen sarsıntılar olduğunda, ama az ama çok bunların gürültüsü olmaktadır.
(1) (A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet.
(2) Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler.
(3) Peygamberimiz'in (s.a.v.) düşman üzerine saldığı asker grubu.
(4) Pek şiddetli rüzgâr. (İnternet bilgisi)
قَارِعَ “Kâria” “Kaf” kudret kâfıdır, Önündeki “Elif” Ulûhiyet kudretini ifade etmektedir, “Rı” Rahmaniyyet hakikatidir, “Ayn” ise Göz olarak bunların müşahedesini ifade etmektedir.
Takdiri İlâhiyye, insanların hiç ummadıkları bir zamanda ansızın tecellilerini zuhura getirmektedir.
وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ
(101/3) Ve mâ edrâke mel kâriah.
(101/3) Kâria'nın ne olduğunu sana bildiren nedir?
Ve mâ edrâke mel kâriah. (3)
O gürültünün sen ne olduğunu bilir misin? Nasıl bir gürültüdür.? Nasıl zelzele olduğu zaman zeminden hop hop vurarak görültü geliyor. İşte bunun çok daha şiddetlisini düşünelim. O görltüyü sen yaşayabildin mi? İdrak edebildin mi? Gibilerden. İşte bizlerde de bu bireysel zelzeleler olduğu zaman, bu görültüler bizde de vücut mülkümüzde kopuyor. Ama az, ama çok yine kopuyor.
Bu gürültü “afâki ve enfüsi” olmak üzere iki türlüdür yani “nefsinde ve senin dışındaki âlemde” olacak gürültüdür. Hakk ve irfaniyyet yolculuğunda “enfüsi-nefsimizde” olan gürültüleri eğer idrak sahipleri isek duyar anlar ve “derk-idrak” ederiz. Ancak “afâki-dışımızda” bizden sonra olacak olan kıyamet gürltülerini ancak ilmi
bilgiler yönünden, dinimizin bizlere bildirdiği şekli ve miktarı kadar bilir, “derk-idrak” ederiz. Çünkü gelecekte olacak olan o hadiselerin azametini, bu günkü kıyas ve bilgilerimizle mutlak ma’nâ da, idrak etmek yaşamadıkça mümkün değildir.
يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ
(101/4) Yevme yekûnunnâsu kel ferâşil mebsûs.
(101/4) O gün insânlar dağılmış pervâneler gibi olurlar.
Yevme yekûnun nâsu, kel ferâşil mebsûs. (4) Sen insanları göreceksin, yayılmış pervaneler gibi her tarafa dağılmış olacaklar. Sağa sola atılmış pervaneler gibi göreceksin. Yâni o gürültünün sesinden ve zelzelenin dehşetinden, şiddetinden.
Îmânı olmayan ve türlü batıl inançlar içinde olan kimseler, bu inançlarının hiçbir değerinin olmadığını o korkulu ve gürültülü günlerde açık olarak anladıklarında, nereye yöneleceklrini bilemediklerinden, kendilerine bir güven ve çıkış kapısı aramak için, karasız bir halde darmadağınık olacaklardır.
Îmân ehli olanlar ise, îmânlarının gereği olarak, pervanelerin ışığa koştukları gibi îmânlarının gereği olan aşkları ile rablarının canibine varlıklarından dağılmış olarak koşacaklardır.
وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفُوشِ
(101/5) Ve tekûnul cibâlu kel ıhnil menfûş.
(101/5) Ve dağlar (atılmış rengârenk yünler) gibi olur.
Ve tekûnul cibâlu kel ıhnil menfûş. (5) Dağlar da o gün o sarsıntıdan, o gürültüden dökülmüş renkli mum parçaları gibi, kabuklar gibi atılacak. Hani eskiden “hallaçlar” vardı ya, onlar pamuğu atarlardı, “hallaç pamuğu gibi” sözü darb-ı meseldir. işte. O koca koca görmüş olduğunuz dağlar, taşlar, topraklar ağır element olarak bildiğimiz şeyler top gibi olacak böyle sağa sola atılacaklar. Bir başka âyette daha diyor ya. “Bir de o dağları görür câmid/mâden sanırsın, halbuki onlar bulut geçer gibi geçer.” (27/88) Buradan da anlaşıldığı gibi, dağların bütün bir parça olmadığı atomlardan meydana geldiği, bulut gibi yoğunlaşmış bir varlık olduğu ve o gün aslının ortaya çıkacağını böylece dökülüp gideceğini öğrenmiş olmaktayız.
Hadiseye enfüsi yönden baktığımızda, nefs dağımızın içinde bulunan nefsin bütün renklerinin ortaya çıkacağını ve bunlar ortalığa savrulup bundan sonra bir hükümlerinin kalmayacağının ifadesi olduğu anlaşılmaktadır.
Yünden kasıt, nefsi levvâme olduğundan o gün, daha evvelden isyan içinde olan nefsler, kendilerini daha ahrete gitmezden evvel levm-pişmanlık, ederek o süreye kadar yaptıklarından kendileri müthiş bir şekilde pişmanlıklarını açık olarak ortaya getirecekler, ve bu halden kutulmak için, bir o tarafa bir bu tarafa savrulup kurtuluş arayacaklardır.
فَأَمَّا مَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ
(101/6) Fe emmâ men sekulet mevâzînuhu.
(101/6) Fakat, artık kimin tartıları ağır gelirse.
Fe emmâ men sekulet mevâzînuhu, (6)
Amma tartıları ağır gelenler. Yâni, teklifat-ı İlâhiyye yi ve tavsiyyeyi Muhammediyye yi yerine getirerk sırat-ı müstakim üzere hayatlarını sürdürenlerin terazileri ağır basanlar.
فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ
(101/7) Fe huve fî îşetin râdiyeh.
(101/7) İşte o, râzı olduğu bir yaşayış içindedir.
Fe huve fî îşetin râdiyeh.(7) Radiye makamını idrak etmiş kimseler kendi mertebe-lerine göre gerek İrfan ehli zat cennetlerinde, gerek ef’al ehli nimet cennetlerinde, “razı” olduğu bir yaşam içindedir
وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ
(101/8) Ve emmâ men haffet mevâzînuhu.
(101/8) Ve amma, kimin tartıları hafif gelirse.
Ve emmâ men haffet mevâzînuhu (8) Ama tartıları hafif gelenler. Yâni günahları ağır, sevapları hafif gelenler.
فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ
(101/9) Fe ummuhu hâviyeh.
(101/9) Artık onun anası (onu saracak olan), haviyedir (cehennem ateşidir).
Fe ummuhu hâviyeh (9) Sûre-i Şerifte belirtilen bu ifâdeler ile genel bir kıyâmet sahnesinden sonra cehennemliklerin gideceği yerden bilgiler verilmektedir.
Yani günahlarının ağır geldiği kimselerin gideceği yer anası, varacağı yerde haviyeh. Ateştir yani cehennemdir.
وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ
(101/10) Ve mâ edrâke mâhiyeh.
(101/10) Ve onun (haviyenin) ne olduğunu sana bildiren nedir?
Ve mâ edrâke mâhiyeh. (10) Yani sen onun ne olduğunu idrâk ettin mi? Yâni mahiyenin ne olduğunu mahiyetini idrak ettin mi? Ciddi ma’nâ da bu hususu dikkate aldınmı?
نَارٌ حَامِيَةٌ
(101/11) Nârun hâmiyeh.
(101/11) (O) kızgın, yakıcı bir ateştir.
Nârun hâmiyeh. (11) Bu âyet-i kerîme de. Kızgın ateştir diye genel bir cehennem sahnesi çizilmektedir.
Kişiler yapmış oldukları nefsi emmâre istekli fiillerinin neticesinde üzerlerinde ağırlaşan günah yükleri kendilerini aşağıların aşağılarına indirir ve böylece “haviye” ismi verilen yer onları karşılar ve onun içine girerler. Böylece
orası onların anaları-saran kucaklar olur, İşte cehennem-haviye onları ananın çocuğunu sevdiği gibi sever. Ancak bu sevme haviye tarafından istenen bir şey isede, sevilen tarafından dayanılmaz bir ızdıraptır. Haviyenin görevi ve hazzı yakmaktır. Böylece onların üzerşnde “muntakim” imside faaliyete geçmiş olur. Bir tarafın hazzı tadışı, diğer tarafında acıyı tadışıdır, işte bu tadışlar devam edip gider.
Ölümü tadış ne suretle olmuşsa, bir defadır. Bu tadışlar ise istense de ölememek hükmünden meydana gelen devamlılık üzere olan bir yanma ve hüsran tadışıdır.
101 – KÂRİA sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 102 – TEKÂSUR Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
102 – TEKÂSUR Sûresi
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
“Tekâsür” kelimesi, çokluk yarışı ve çoklukla övünmek demektir. İlk ayette geçen bu kelimeden dolayı sure bu ismi almıştır. Cahiliye Arapları, mal, evlât ve akrabalarının çokluğunu bir gurur ve şeref sebebi sayarlar, hatta bu hususta, yaşayanlarla yetinmeyip kabilelerinin üstünlü-ğünü geçmişleriyle de ispat etmek için kabirlere gider, ölmüş akrabalarının çokluğuyla övünürlerdi. Surede onların bu tutumu eleştirilmekte ve gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağı belirtilmektedir. Sure, "Elhâküm" ve "Makbûre" isimleriyle de bilinmektedir.
8 ayetten oluşan sure, Mekke’de inmiştir.
Mushaftaki sıralamada 102., nüzul sırasına göre ise 16. suredir. (E. H. Y.)
Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
(102) Mushaf sıra numarası.
(16) Nüzül sıra numarası.
(102) Alfebetik sırası.
(30) Cüz sırası.
(8) Âyet, sayısı.
(8) Fasıla harfleri.
(266) Genel toplamdır.
Rakkamları tek tek toplarsak.
(1+2+1+6+1+2+3+8+8+2+6+6=(46)
Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim.
Fâsılası : م ، ن ، ر harfleridir.
ر (rı) harfi (2) adet, ن (nun) harfi (5) adet, م (mim) harfi, (1) adet mevcuttur.
(2) adet (rı) harfi, Rububiyyet ve Rahmâniyyete, (5) adet (nun) harfi, hazret mertebelerindeki nur-u Muhammediyye ye, (1) adet, (mim) harfi, Hakikat-i muhammediyyeye işarettir. Bu sure-i şerifin, kesret hakikatlerine dikkat çektiği görülmektedir.
Mealen:
1, 2- Çoklukla övünmek, sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.
3- Hayır! Yakında bileceksiniz.
4- Yine hayır! Yakında bileceksiniz (hatanızı).
5- Hayır! Eğer kesin bilgi ile bilseniz, (böyle yapmazdınız.)
6- Siz elbette cehennemi göreceksiniz.
7- Sonra, yemin olsun ki, cehennemi yakin gözüyle göreceksiniz.
8- Sonra, yemin olsun ki, o gün (size verilen) her nimetten sorulacaksınız.
أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ
(102-1-) Elhâkumut tekâsuru.
(102-1-) Çoklukla (mal, mülk, evlât ile) övünmeniz sizi oyaladı.
Elhâkumut tekâsuru.(1) Çoklukta hikmet arıyorlar, yâni çokluk ile birbirlerine üstün gelmeye çalışıyorlar. Halbuki hikmet çoklukta değil, mevcudu yerinde kullanmaktadır. Aslında suretin çokluğu bir şey ifade etmez, çünkü mutlak geçicidir, bu ölçü ise sadece kısa bir süre için kıyasidir. Asıl ise az olupta devamlı olandır. Bu da ilâhi hikmetin gereğidir.
Varlığınızda mevcud olan ilâhi hakikatleri ve gerçekleri beşeriyet perdeleri ile perdeleyip, nefsin amellerini ve kesreti-zâhirde görülen çokluğu, gerçek zannedip, tevhid birliğinden haberiniz olmadığı halde, kendi gerçek varlığınızı perdeleyip suretlerle iftihar etmeye diğerlerin den üstün görünmeye kalktınız.
Böylece, “İlim bir nokta idi cahiller çoğalttılar” hükmü ile bütün bahsedilen beşeri kimliklerin aslında bir nokta bile ifade etmeyecek varlıklarını nefisleriniz size gerçek gösterdi ve bu suri çoklukla sevinip mutmain olmaya, üstün görünmeye çalıştınız. Ve bunları hikmet zannettiniz. Oysa bu hal ise gerçekte hikmet değil nikmet-sıkıntıdır. İftihar ettikleri şey aslında kendilerine ızdırab olarak dönücüdür.
حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ
(102-2-) Hattâ zurtumul mekâbir.
(102-2-) Hatta kabirleri ziyaret ettiniz.
Hattâ zurtumul mekâbir. (2)
Hatta kabirleri ziyarete gidiyorlar. Sayı arttırmak için o kadar ileriye gidip, ölüleri bile sıraya koyup, sayıya ilâve ediyorlar. Beşeriyet perdelerinden ve nefsi emmârenin galebesinden ellerinde bulunan varlıkları ile yetinmeyip, toz toprak olmuş eski akrabalarının bedenlerinden bile medet umar hale geliyorlar.
Kişinin varlığında bulunan mudil ismi içinde bulunduğu insan denen mahalli, kandırmak için nefsi ma’nâ da ölü olan ve hiçbir hükmü olmayan, geçmiş amelleri bile hatırlama-ziyareti yapıp, geçerli gösterip, sayıya ilâve ettirmeye çalışır. İşte bu hal tam bir yanılmadır, hesap gününde bunların hiçbir hükmü olmadığı anlaşılınca hüsranın büyüğü orada yaşanacaktır.
Not= Kabirle ilgisi olması dolayısıyla (66-Risâle-i Gavsiyye şerhi) isimli kitabımızdan Küçük bir bölümü faydalı olur düşüncesi ile ilâve etmeyi uygun buldum. (T. B.)
Ve daha buyurdu ki;
− Ey Gavs-ı Â’zâm, zâhidleri nefis yolunda, ârifleri kalp yolunda, vâkıfları rûh yolunda kıldım. Nefsi de hür olanlara mahal kıldım, o yüzden “Hürlerin kalpleri sırlar kabirleridir” demişlerdir.
Zâhidlerin nefis yolunda kılınması imtihan edilmeleri veya perdelenmeleri mânâsınadır. Bu nefis, nefsi emmâre ve levvâme hükümlerinde olan zâhidlerdir. Kişi ömrü boyunca zühd ile meşgûl olursa, irfâniyet için kendisine zaman bulamaz. Bu zâhidlik eğer ömür boyu devam ederse, o kişi kendini Hakk’tan ayrı ve nefis sâhibi olarak kabul ediş zannıyla yaşar. Bu haldeki kişinin kendi kendine bu hali aşması mümkün değildir, ona hedef
gösterecek biri gereklidir. Bu hal, aşağıda olanlara göre tabî ki iyi bir haldir, ancak bu halin üstünde olanlara göre de tabî ki kayıptır. Eğer kişi bu hal üzerinde belirli bir süre durduktan sonra irfâniyete yönelirse kendisi için çok çok daha faydalı olur.
Her ne kadar burada belirtilen oluşumlar ayrı ayrı olsalarda, hepsi bir bireyin mertebeleridir. Kişide zâhidlik bir mertebedir ki, iş bununla başlar, âriflik bir başka mertebedir, bundan sonra vâkıflık bir başka mertebe, ve hürlük bir başka mertebedir.
Hürlük birinci hedefimiz olmalıdır, yâni bütün dünyevi ve uhrevi şartlanmalardan kurtulmuş bir akla ve gönle sâhip olmaya çalışmalıyız. Çevremizde, içimizde bizi bağlayan ve mi’racımıza mâni olan nelerimiz varsa, bunların hepsinden kurtulmamız gerekmektedir. Düşünce olarak o kadar kuvvetli şartlanmalarımız vardır ki, bunların aşılması demirin, çeliğin kırılmasından daha zordur. O kadar çok kişi vardır ki, kendi şartlanmaları dâhilinde oluşturdukları düşüncelerinden başka bir şeyleri kabul etmezler, ve o düşüncelerine de o kadar sadıktırlar ki, bu düşünceleri batıl olsa dahi, o düşünceyi terkedip, bir başka düşünce yapısını kabul etmezler. Bu nedenle bu tür kişileri, bu zincirlerden kurtularak gerçek hürriyetle-rine bir türlü ulaşamazlar.
Hz.Şems (k.s) bu konuda şöyle buyurmuştur;
“Hür ol, hürler ile ol, hürlük ile yaşa!” Hz.Mevlânâ (k.s) ise, “Beri gel beri, bu dünyâ zindanında bizim ne işimiz olsun ki, ne suç işledik ki buradayız. Bizim burada bulunmamızın sebebi birkaç mahbusu bu dünyâ zindanından kurtarmak içindir” diyerek bizlere büyük bir yol açmıştır.
Her birerlerimizin bu hükümleri kendisine tatbik etmesi gereklidir ki, her birerlerimiz bu dünyâ zindanında, gerek çevremizin, gerek ailemizin, gerek nefsimizin, gerek
duygularımızın hapsi içerisindeyiz. Bizlerin yapması gereken, bütün bunları aşarak fikren hür olmaktır. Bu hürriyete ulaştığımız anda hafiflemiş oluyoruz çünkü tutsak olduğumuz her şey bizi aşağıya çekmektedir, bunlar birer birer kırılıp, üstümüzden atıldıktan sonra ancak yukarıya doğru çıkışımız kolaylaşmış olacaktır.
Hürlük için onun yaşanması gereken bir mahal gereklidir. Bu mahal de kişilerin nefisleridir ki, bu nefis, nefsi emmâre, levvâme değil, sâfiye olan nefistir. Bu nefis ise Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın bizi yâni her bir ferdi, ferd olarak var ettiği ve kimlik verdiği yönümüzdür. Bu nefis “ve nefahtü”nün idrâk ve şuur ile faaliyet sahasıdır. Nefsi emmâre ise, bunları kendisine mâl ederek kendi istikametinde kullanmak istemektedir. Nefsi sâfiye ise bunların Hakk’ın olduğunu idrâk ederek bunları Hakk yolunda ve Hakk ile birlikte kullanır.
Hürlerin kalpleri sırları muhafaza eden yerdir. Bizim maddi bedenimizde bizim kabrimizdir ve rûhumuzu muhafaza edicidir ki bu nedenle, bu beden tamamen sırlarla dolu güvenilir bir kabirdir. Bizler yeter ki o sırların yerlerini bilip çıkarabilelim, ve faaliyet sahasına aktarabilelim.
Kabirden kasıt, bir anlamda kişinin bedeninin rahatla-yarak huzur bulmasıdır. Yâni onlar hem hürdürler, hem huzurludurlar, hem de güven içindedirler. İşte böyle yaşayan beden kabirleri, “Hürlerin kalpleri sırların kabirleridir” Eğer bulunabilirse bu yaşayan kabirler, aslında onlar ölmeden evvel ziyeret edilmelidir.
Âyet-i kerîme de bahsedilen kabirlerin içinde bulu-nanlar ise, zâten yaşıyor iken de ölü idiler, suret olarak ölmeleri, hiçbir şey değiştirmiyor idi. Yani onlar yaşıyor ilkende yok hükmünde idiler, Yok olan birşeyide sayıya koymak zâten mümkün değildir. Olmayan şeylede üstünlük sağlamak olmayacak şeydir, bu yüzden yapmak istedikleri şey daha baştan yanlıştır. Yanlışla iftihar etmek
ise cehlin ve nefsi emmârenin işidir.
كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ
(102-3-) Kellâ sevfe ta’lemûne.
(102-3-) Hayır! Siz yakında bileceksiniz.
Kellâ sevfe ta’lemûn. (3)
“Kellâ, hayır ta’lemûn yakında bunun ne olduğunu bileceksiniz.” Yâni yaptıkları bu işin ne kadar yersiz olduğunu bilecekler. Hayatlarını boşa geçirip hiçbir özellikleri olmayan ve hayatlarını tamamen boşa geçirmiş kimselerin çokluğu ile övünmenin, hayatlarında kimseye hiçbir faydası olmayan kimselerin, ölülerinden ne fayda gelecektirki. Yapmış olduğunuz, bu anlamsız işlerin ne kadar yanlış olduğunu yakında anlayacaksınız.
ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ
(102-4-) Summe kellâ sevfe ta’lemûn.
(102-4-) Sonra, hayır! Siz yakında bileceksiniz
Summe kellâ sevfe ta’lemûn. (4) Yakında bunların boş şey olduğunu anlayacaksınız, Yâni bu nefsi öğrenmelerin gereksiz bir şey olduğunu anlayacaksınız. Eğer bir sefer anlamazsanız “Summe kellâ sevfe ta’lemûn.” Yani bu sene anlamazsanız, sonra gelecek seneye anlayacaksınız. Yâni bu ikazlar geldikten sonra, bir müddet yolunuza böylece devam ettikten sonra, tekrar eski halinize döndüğünüzde, nasılsa bunun nasıl olduğunu gene tekrardan anlayacaksınız.
كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ
(102-5-) Kellâ lev ta’lemûne ilmel yakîn.
(102-5-) Hayır, keşke siz, İlm'el Yakîn (kesin bilgi) ile bilseydiniz.
Kellâ lev ta’lemûne ilmel yakîn. (5) Yine uyanık olun ki bunları ilmel yakîn olarak anlaya-caksınız. Bilindiği gibi İlâhi ilim üç yakîn halinde ifade edilir, bunlar. Bunlar, “ilmel yakîn, aynel yakîn, Hakk’el yakîn” dir.
İlmel yakîn. Hadiseleri tevhid ve irfaniyyet yönüyle bilmek.
Aynel yakîn, Hadiseleri tevhid ve irfaniyyet yönüyle müşahedeli bilmek.
Hakk’el yakîn ise, bütün bunları kişinin kendi varlığında müşahedeli olarak idrakle yaşamasıdır.
Yakîn ilminin başlangıcı “ilmel yakîn” dir, bu ilim ise nakil ve sadece kelâm ilmi olmadığından. Gerçek tevhid ilminin başlangıcıdır. Yani çok ciddi ma’nâ da işin vahametini kavrayıp hadiselere öyle bakıp ibret almaktır.
Halinizi nakli bilgiler ve hayalât ile değerlendirmeyip, en azından gerçek müşahede ilminin başlangıcı olan, ilmelyakîn idraki ile bu hakikatleri yaşayarak bilseniz, sizin için daha güzel olur diye tavsiye edilmektedir.
لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ
(102-6-) Le terevunnel cahîm.
(102-6-) Mutlaka cahîmi (alevli ateşi) göreceksiniz.
Le terevunnel cahîm.(6) Bahsedilen cahîm, cehennem ateşi olmakla birlikte, şu an dahi idrak edebileceğimiz şekilde bir pişmanlık cehenne-midir de.
Cehennem yapmış olduğunuz eksikliklerden dolayı size gösterildiği zaman. Burada ki cehennem, ahirette olacak gerçek cehennemle birlikte, pişmanlık cehennemi bunu biz baştan, idrâk edebilirsek,. Keşke bu pişmanlık cehennemini dünyada tatsak da ahiretteki cehennemi tatmasaydık diyeceksiniz.
ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ
(102-7-) Summe le terevunnehâ aynel yakîn.
(102-7-) Sonra mutlaka onu Ayn'el Yakîn ile (gözünüzle) göreceksiniz.
Summe le terevunnehâ aynel yakîn.(7) Sonra da daha yaklaştırılır, ilmelyakîn olarak bildirilen şeyi aynelyakîn gözünüzle göreceksiniz. işte Kûr’ân-ı Kerîm'de belirtilen ilmel yakîn, aynel yakîn hakîkatleri vardır ve bu âyetlerde sabitleşmiş olmaktadır.
İrfan ehli “yakîn”i “el yakînü hüvel Hakk” yani “yakîn ef’ali ile, sıfatı ile, zatı ile, Hakk’ın ta kendisidir diye ifade etmişlerdir. Bu durumda, iki ilâhi bilgi olan, ledün ilmi ile yakîn ilmi arasında ne fark vardır diye sorulursa, “ledün ilmi” doğrudan Hakk’tan olan bilgidir “yakîn ilmi” ise bireyin çalışarak kazanabileceği bilgidir. Ancak “yakîn ilmi” kazanılmadan “ledün ilmi”nin gelmesi mümkün değildir.
İşte gerçek tasavvuf bu ilimler sahasında faaliyettedir. Diğer taraftan “yakîn ilmi” kendini ve oradan Hakk’ı
bilmektir. “Ledün ilmi ise evvelâ Hakk’ı oradan sonra kendi hakiki varlığını “Hakkal yakîn” bilmektir.
ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ
(102-8-) Summe le tus’elunne yevmeizin anin naîm.
(102-8-) Sonra izin günü mutlaka ni'metlerden sorgulana-caksınız.
Summe le tus’elunne yevmeizin anin naîm. (8) İşte sonra o gün, yâni mahşer günü, kıyamet günü size verilen bütün nimetlerden sorulacaksınız, hesaba çekileceksiniz.
Size verilen zâhiri ma’nâ da beden ve diğer nimetler-den, bilhassa bâtıni ma’nâda da, “yakîn” hakikatleri yönünden verilen zât-i tecellerin ni'metlerden değerini bilip bilemediğniz hakkında sorgulanacaksınız. demek sûretiyle Tekasür Suresi de özetle bitmiş oluyor.
Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi bu hakikatleri idrak eden kimselerden eylesin. Amin.
Nihayet oldukça uzun ve yorucu bir çalışma ile harf, yazı ve sayfa düzenlemeleride şükür bitmiş oldu. Bu kita-bımızında böylece özet olarak şimdilik sonuna gelmiş bu-lunmaktayız hizmeti ve katkısı olan bütün evlâtlarımıza teşekkür eder, daha büyük tefekkürî gelişmelerini de Cenâb-ı Hak’tan Alîm ve Hakîm isimleri yönünden, niyaz ederim.
Muvaffakiyyet ve başarı Hak’tandır.
Allah doğruyu söyler ve hakikate ulaştırır.
(11/10-2016) Salı günü (T. B.)
KAYNAKÇA
1. KÛR’ÂN VE HADîS :
2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.
3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.
4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlerimizden müşahede ile toplanan ilim.
Terzi Baba kitapları.
Terzi Baba baskısı olan kitaplar.
1. Necdet Divanı:
2. Hacc Divanı:
3. İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr defteri:
4. Lübb’ül Lübb Özün Özü, (Osmanlıca’dan çeviri):
5. Salât- Namaz ve Ezan-ı muhammedi’de Bazı hakikatler: “İngilizce, İspanyolca”
6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve Hakikatleri: (Fransızca)
7. İslâm, İmân, İhsân, İkân, (Cibril Hadîs’i):
8. Tuhfetu’l Uşşâkiyye, (Osmanlıca’dan çeviri):
9. Sûre-i Rahmân ve Rahmâniyyet:
10. Kelime-i Tevhid, değişik yönleriyle:
11. Vâhy ve Cebrâil:
12. Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi:
13. (13) On üç ve Hakikat-i İlâhiyye:
14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri ve şerhi
15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem Safiyyullah (a.s.)
16. Divân (3)
19. Sûre-i Feth ve fethin hakikat-i.
21. 6 Pey-(2) Hz. Nûh Neciyyullah: (a.s.)
22. Sûre-i Yûsuf ve dervişlik:
24. 6 Pey-(3) Hz. İbrâhîm Halîlûllah: (a.s.)
35. Fâtiha Sûresi:
39. Terzi Baba: (2)
41. İnci tezgâhı:
49. 36-Yâ’sîn, Sûresi:
59. 6 Pey-(4) Hz. Mûsâ Kelîlmullah: (a.s.)
60. 6 Pey-(5) Hz. Îsâ Rûhullah: (a.s.)
61. 6 Pey-(6) Hz. Muhammed: (s.a.v.)
67. 067-Mülk Sûresi:
88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.
91-Terzi Baba (7) Biismi has “Selâm” (13)
95- Terzi Baba-(8) (19/53)
96- 41-Fussilet Sûresi.
(H) Yayınları tarafından basılan kitaplarımız:
6. İslâm’da Mübarek Geceler, bayramlar ve hakikatleri:
14. İrfan mektebi, “Hakk yolu”nun seyr defteri.
15. 6 Pey- (1) Hz. Âdem-safiyeti. Safiyyullah. (a.s.)
88- Nusret Tura-Divanı. Erler demine.
Terzi Baba kitapları sıra listesi
(Gönülden Esintiler)