Fî ‘amedin mumeddede(tin)
(8-9) Şüphesiz uzatılmış direkler arasında (bağlı oldukları halde) ateş onların üzerine kapatılacaktır.
Cehennemlikler, dikilmiş direklere bağlı oldukları halde, o ateşin kapıları üzerlerine kapatılacaktır.
Hümeze Suresi'nin bu ayeti, cehennem ehlinin içinde bulunacağı azabın fiziksel tasvirini sunar. 'Amad' ve 'mümeddede' kelimeleri, bu azabın kuşatıcı ve sürekli niteliğini vurgulayarak, kaçış imkanının olmadığını dilbilimsel olarak pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'amed' kelimesini bir şeyi destekleyen, üzerine yük binen direk veya sütun olarak açıklar. Ayetteki 'fî amedin' ifadesi, bu direklerin cehennem ehlinin üzerine kapanan veya onları kuşatan bir yapı oluşturduğunu, dolayısıyla azabın kuşatıcılığını ve sıkışmışlığı ifade ettiğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'amed' kelimesinin mecazi olarak bir şeyin dayanağı veya desteği anlamına geldiğini belirtir. Ancak bu ayette, 'fî amedin mümeddedetin' ifadesiyle, cehennem ateşinin kapılarını veya çıkışlarını kapatan, uzatılmış direkler şeklinde somut bir tasvir sunduğunu, bu direklerin azabın şiddetini ve kaçış imkansızlığını pekiştirdiğini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'amed' kelimesinin 'imâd'ın çoğulu olduğunu ve bir şeyi ayakta tutan direk veya sütun anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, cehennem ehlinin üzerine kapanan ve onları çepeçevre kuşatan, kaçmalarını engelleyen uzun direkler olarak tasvir edildiğini, bu durumun azabın sürekliliğini ve şiddetini vurguladığını açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'medd' kökünün bir şeyi uzatmak, yaymak veya genişletmek anlamına geldiğini belirtir. 'Mümeddede' kelimesi, 'amed' (direkler) için kullanıldığında, bu direklerin çok uzun olduğunu, geniş bir alanı kapladığını ve dolayısıyla cehennem ehlinin kaçışını imkansız kıldığını, azabın her yönden kuşatıcı olduğunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'medd' fiilinin bir şeyi uzatmak, yaymak ve genişletmek anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Mümeddede' kelimesi, Hümeze Suresi'ndeki bağlamında, cehennem ateşinin kapılarını veya çıkışlarını kapatan direklerin uzunluğunu ve yaygınlığını vurgulayarak, azabın sürekli ve kuşatıcı niteliğini pekiştirdiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki fiziksel tasvirlerin genellikle psikolojik ve sembolik anlamlar taşıdığını belirtir. 'Mümeddede' kelimesiyle uzatılmış direkler tasviri, sadece fiziksel bir hapsi değil, aynı zamanda cehennem ehlinin içinde bulunduğu umutsuzluk ve çaresizlik durumunu, azabın sonsuzluğunu ve kaçışın imkansızlığını sembolize ettiğini ifade eder.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~104.9~
فٖى عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ
(104-9) Fî amedin mumeddedeh.
“Uzatılmış yüksek sütunlarda olacaklar.” ~ ~ ~
Onlar, amed direkler, mueddedeh med yani, Uzatılmış direklerin içinde onlar kalacaklardır. Cehennemden bir tasvir yapıyor burada. Hani tavanları tutmak için direkler koyarlar ya, üzerine çatı getiriyorlar. Işte öyle sık sık direklerin arasındadır onlar. Sütunların arasındadır. uzun sütunların arasındadır oradan kurtulamazlar dışarıya diyor. Bunu zâhiri olarak düşündüğümüzde, hümeze lümezenin meydana getirmiş olduğu direkler sütunlar, yani bizi o kadar içine alıyor ki zıplayıp atlayıp da, onların arka tarafına, aralarından, yan taraflarından geçmek mümkün değil. Yâni o misali veriyor. İşte ondan kurtulmanın en büyük yolu istiğfar, salavat, kelime-i tevhid ve irfaniyyettir. Inşallah onlardan oluruz.
104 – Hümeze Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz
böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 105-Fil Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
105-Fil Sûresi.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Sure adını, birinci âyette geçen "fîl" kelimesinden almıştır. Kâbe’yi yıkmaya gelen ve fillerden oluşan Yemen ordusunun helak edilişini anlattığı için bu isimle anılmıştır.
5 ayetten oluşan sure, Mekke’de inmiştir.
Mushaftaki sıralamada 105., iniş sırasına göre ise 19. suredir. (Hasenât.)
Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
(105) Mushaf sıra numarası.
(19) Nüzül sıra numarası.
(28) Alfebetik sırası.
(30) Cüz sırası.
(05) Âyet, sayısı.
(05) Fasıla harfleri.
(192) Genel toplamdır.
Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi (28) Peygamberin mertebeleri ve (19,2) İnsan-ı Kâmil’in zahir ve batın tasdikidir diyebiliriz.
Fasılası: Hepsi, “Lâm” Harfidir, ebced sayı değeri (30) dur. Ulûhiyeti ifade eder.
Mealen.
1 - Rabbinin, fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?
2 - Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
3 - (3-5) Üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Nihayet onları yenilmiş ekin yaprakları hâline getirdi.
4 - (3-5) Üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Nihayet onları yenilmiş ekin yaprakları hâline getirdi.
-------------------
Özetle fil hadisesi.
Mekke ve Kâbe-i Muazzam’a İslâmiyet gelmezden önce de hem dîn hem ticaret merkezi olarak öne çıkan bir yer idi. İşte Habeş hükümdarının Yemen valisi Ebrehe gerek ticari ve ekonomik, gerekse dini ve turistik amaçla Kulleys adında sanat harikası bir kilise yaptırır. Herkesi çağırır. Kimse gelmez Kâbe’ye gitmeye devam ederler. Bunun üzerine Kâbe’yi yıkmaya karar verir. Fillerin de bulunduğu ordusu ile Mekke’ye gelir. Önce Mekke’lilere aît malları ele geçirir.
Abdulmuttalip “Bizim Ebrehe’ye karşı çıkacak durumumuz yoktur. Herkes Mekke’yi boşaltsın ve dağa çekilsin” der. Mekke’yi boşalttılar. Daha sonra Abdulmuttalip Ebrehe’ye haber göndererek kendisi ile konuşmaya gider. Ebrehe kabul eder. Abdulmuttalip kendisine ait 120 devenin verilmesini ister. Ebrehe “Seni Mekke reisi olarak gözümde büyütmüştüm; ama şimdi gözümde küçüldün” dedi.
Abdülmuttalib buna karşı: "Ben develerin sahibiyim, Kâbe'nin ise bir Rabbi vardır, onu koruyacak olan odur." dedi.
O: "Benden menedemez." dedi.
Abdulmuttalib de, "Ben ona karışmam, işte sen, işte
40
O." dedi.
Abdulmuttalip ve Kureyş’in ileri gelenleri Kâbe’nin kapısına tutunarak Allah’a dua ettiler. “Allahım! Kul ailesini sakınır korur, sen de beytini esirge. Onların haçları ve kuvveti senin kuvvetine galip gelemez” şeklinde yalvardılar. Sonra dağa çekildiler.
Bu cevâba ve aşırı güvene sinirlenen Ebrehe ordusuna saldırı emri verdi. Ancak yolunda gitmeyen bir seyler vardı. Ordunun en önündeki büyük fil bir türlü ilerlemiyordu. O hareket etmeden diğer filler de hareket etmiyordu. Yönü başka tarafa döndürülünce gidiyor, Kâbe'ye döndürülünce ilerlemiyordu. Bu olay askerlerin morâlini bozmuştu. Üstelik gökyüzünde bir anda beliren karaltı, ordunun üzerine dogru ilerlemekteydi. İşte o anda beklenmedik bir olay gerçeklesti. Gökyüzünü kaplamış olan binlerce kuş, sürüler halinde gelip ağızlarındaki taşları askerlerin üzerine bıraktı. Taşlar isabet ettigi her seyi mahvediyordu. Tek bir asker sağ kalmayana kadar devam etti bu akın. O gün Ebrehe'nin ordusu yerle bir oldu. Bu taşlardan birisi Ebrehe’ye isabet etti. Ebrehe’nin etleri çürümeye başladı. San’aya gelince bütün etleri çürüyüp dökülmüştü. San’ada öldü.
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفٖيلِ
(105-1) E lem tere keyfe feale rabbuke bi ashâbil fîl.
“Senin Rabbin fil sahiplerine neler yaptı, görmedin mi?”
Kûr’ân-ı Kerîm’de bazı olaylar anlatılıyorken yeni yaşanmış gibi belirtilmekte ve okuyan kişi muhatab alınarak “sen bunu görmedin mi? bilmiyormusun?” gibi hitâplar olmaktadır.
Bu ayeti kerimede de aynı şekilde “E lem” yâni
“görmedin mi?” hitâbıyla, o hâdise sanki şu anda yaşanıyormuş gibi bize hitâp etmektedir. Efendimiz (s.a.v)’in şahsında her birerlerimize olan bu hitâp “Ey kulum, vaktiyle fil sahiplerine neler yaptım bu konuda araştırma yaparak oradaki gücümü görmedin mi?” demektedir.
Bâtınen ayeti kerimeye baktığımızda ise bu ordu bizde bulunan gönül Kâbe’sine gelmektedir ki “görmedin mi?” hitâbı da bu nedenle bize yapılmaktadır. Yani “senin gönlünü istilâya gelen ebrehe nefsin fil ordusunu görmedin mi,? Rabbin onlara neler yaptı!” Rabbimiz ne zaman bizim vekilimiz oluyor ve biz bu hakikati yaşayarak kendimizi Hakk’a teslim ediyoruz, o zaman Rabbimiz bu felaketten bizi kurtarmaktadır. Fil hayvanların cüsse olarak en büyüklerinden biridir yâni nefsi emmarenin en güçlü halini temsil etmektedir. Hakk’ın rahmeti olmadıkça nefsi emmarenin bu en güçlü halinin önünde durulması mümkün değildir, işte herbirerlerimizin üzerinde Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın lütfûnun ne kadar büyük olduğunu görmekteyiz.
~------------------- ~ ~ ~
اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فٖى تَضْلٖيلٍ
~ ~ ~
(105-2) E lem yec’al keydehum fî tadlîl.
“Onların hilesini boşa çıkarmadı mı?”
Bu şekilde Efendimiz (s.a.v)’in dedesi Abdülmuttalib’in söylemiş olduğu sözün doğruluğu da ortaya çıkmış oldu.
Bâtıni olarak ise nefsimizin bize yaptığı hilelere karşılık Rabbimiz bu hileleri boşa çıkartmaktadır.
وَاَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا اَبَابٖيلَ
(3) Ve ersele aleyhim tayren ebâbîl.
Ve onların üzerine ebâbîl kuşlarını gönderdi.
Ebâbîl kuşları, zikir ve tevhid kuşlarıdır, ağzımızdan hakkıyla çıkan esma-i ilahiyyeler bu kuşları üretmektedir. Bu kuşlar nefse vurdukça onların içini boşaltarak yenmektedirler.
Gece zikirleri daha faziletli olmaktadır, çünkü gündüz sonrası biraz uyuduktan sonra uyanan kişi daha bir zinde olarak zikirlerini yapmaktadır.
تَرْمٖيهِمْ بِحِجَارَةٍ مِنْ سِجّٖيلٍ
(105-4) Termîhim bi hicâretin min siccîl.
“Pişmiş sert tuğladan taşları, onların üzerine atıyorlardı.”
Bu âyeti kerîme ile daha o günlerde hava savaşları ve mermiler hakkında ipuçları verilmektedir.
Ayrıca, atılan bu tuğlalar, aklın irfaniyyet ve ilim kalıpları içinde oluşturulup, muhabbet ateşi ile pişirildiği korunma malzemeleridir. Hayal ve vehim nefsinin askerleri üzerine atılırlar ve atıldıkları yerleri yakarlar oradaki nefsaniyetin hayatına son verirler.
فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَاْكُولٍ
(105-5) Fe cealehum keasfin me’kûl.
“Böylece onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptılar.”
Boş başaklar gibi. İşte nefsimizin gerçek hali içleri boş başaklar gibidir sadece kabuk olarak kalmışlerdır. Ahrette hiçbir işe yaramazlar çöp olarak atılır giderler.
Ancak nefsâniyetimizin içi boşaltılıp öyle bırakılacak demek değildir, çünkü bu halden sonra çalışmalarımızı boşlar isek, nefs başaklarından yerlere dökülen taneler bir müddet sonra tekrar başak vererek çıkarlar ve başımıza musallat olurlar.
105-Fil Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza106-KUREYŞ Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
106-KUREYŞ Suresi.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Sure adını, birinci ayette geçen "Kureyş" kelimesinden almıştır. Kureyş, Hz. Peygamber'in mensup olduğu, İslâm'ın tebliğine ilk muhatap olan ve Kur'an'da adı geçen bir kabilenin adıdır. Özel olarak Kureyş’ten bahsettiği için sure bu ismi almıştır.
4 ayetten oluşan sure, Mekke’de inmiştir.
Mushaftaki sıralamada 106., nüzul sırasına göre ise 29. suredir.
Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
(106) Mushaf sıra numarası.
(29) Nüzül sıra numarası.
(57) Alfebetik sırası.
(30) Cüz sırası.
(04) Âyet, sayısı.
(04) Fasıla harfleri.
(230) Genel toplamdır.
Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi (23) Peygamberimi-zin görev süresidir.
Fasılası: “Şın” “2 fe” ve “te” harfleridir. Ebced sayı değerleri şın (300) fe (80) te (400) dür. Toplam (860) eder, muhtelif sayılar çıkar bu kadarla yetinelim.
Mealen.
1- Kureyş'in ilafı (güven ve barış andlaşmalarından faydalanmalarını sağlamak) için.
2- Kış ve yaz seferlerinde (faydalandıkları andlaşmaların) kadrini bilmiş olmaları için.
3- Bu Beyt (Kabe)nin Rabbine kulluk etsinler.
4- O, kendilerini açlıktan kurtararak beslemiştir ve her tehlikeye karşı onlara emniyet vermiştir.
-------------------
Mekke döneminde nâzil olmuştur ve Kureyş kâbilesinden bahsettiği için bu ismi almıştır.
Kureyş, Hz. Muhammed (s.a.v)'in mensup olduğu Arap kabilesidir. Mekke'nin en güçlü kabilesi idi. Hz. Muhammed (s.a.v), Kureyş kabilesi'nin Haşim-oğulları sülâlesine mensuptur. Kurucusu Hz. Muhammed (s.a.v)'in büyük dedelerinden Muhammedi Nuru alnında taşıyanlardan olan Kusay bin Kilab'dır. Kureyş kabilesi, Hz. Muhammed
(s.a.v)'in onbir göbekten atası Fihr bin Malik'in erkek çocuklarının soyundan gelen asil bir kabiledir. Kureyş kabilesi Nûh a.s’ın torunu İbrahim a.s’ın oğlu İsmail as.'in oğlu Adnan soyundan gelir .
Kusay bin Kilab (Zeyd), Abdülmuttalib'in büyük-büyük-büyükbabası ve Hz.Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem )'in beşinci göbekten atasıdır. Kusay Mekke'nin en güçlü adamıydı. Kâbe'den sorumlu olan Huza kabilesi'nden kız alarak Kâbe'nin koruyuculuğuna terfi etmişti. Harabe durumundaki Kâbe'yi restore ettirdi. Arapların Kâbe etrafında ev inşaa etmelerine izin verdi. Arap Yarımadası'ndaki ilk belediye binasını inşa ettirdi. Burada diğer kabile liderleriyle siyasi, ekonomik ve kültürel sorunları tartışıp çözüm bulmaya çalıştı. Topladığı vergilerle İslâm'dan çok önce Kâbe'ye gelmekte olan hacılara yiyecek ve su sağladı.
~~106.1~
لِاٖيلَافِ قُرَيْشٍ
(106-1) Li îlâfi kureyş.
“Kureyşin ülfetini (emin ve rahat olmalarını) sağladığı için.”
İçlerinden habibimi çıkaracağım için kureyş kavmini diğer kavimlere göre emin ve rahat olmalarını sağlamak için.
Beden mülkünde gönül aleminde hakikat “Kâ’besi’ni “Kur’ey’şeyh” hükmü ile başlayan hakikate olan ülfet hakkında “Muhammedül emin” hakikatiyle bu yolda olanların emin ve rahat olmalarını sağlamak için.
اٖيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ
(106-2) Îlâfihim rıhleteş şitâi ves sayf.
“Onları, yaz ve kış yolculuklarında (göçlerinde) ülfet ettirdiği (emin ve rahat olmalarını sağladığı) (için).”
O yolda olanları, yani gönül alemini arayanları, kış yolculuklarında, göneşin çekildiği zamanlarında yani sıkıntılı va karamsarlık zamanlarında ve yaz açık oldukları gönül güneşinin açıldığı bast zamanlarında Hakk yolunda giderken muhabbetin kış gibi biraz soğuyarak azalsa da, yaz sıcağı gibi artsa da sakın sen ibadetlerini ihmal etme! Soğukluktan kasıt tabî ki tamamen uzaklaşmak değil derecenin biraz düşmesidir. Zâten sürekli yüksek ısıda kaynayan bir hale tahammül edemeyiz, biraz nefes almalı ve soğumalıyız ki sıcaklık arzusu duyalım. İşte bu iki oluşum birbirini tamamlamakta ve gidişâtı sağlamaktadır. Ayrıca hem kışın hem yazın da kendine has güzel halleri vardır. Bunları sağladığı için.
فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هٰذَا الْبَيْتِ
(106-3) Fel ya’budû rabbe hâzel beyt.
“Artık bu Beyt'in (Kâbe'nin) Rabbine ibâdet et.”
Gönlümüzde dünyaya aît ne kadar muhabbet var ise bunların hepsi Rab hükmündedir, ve bu âyeti kerîme ile, bunları bırak bu Beyt'in (Kâbe'nin) gerçek Rabb’i yani Rabb’ül âlemi’ne ibâdet et, denmektedir.
اَلَّذٖى اَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ وَاٰمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ
(106-4) Ellezî at’amehum min cûın ve âmenehum min
havf.
“O ki, onları açlıktan doyurdu ve onları korkudan emin kıldı.”
Bâtın olarak, gönül aleminden çıkararak rûhani yiyecekler verdi.
“fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn” yâni “onlara artık korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar” (Mâide, 5/69) âyeti kerîmesinde de belirtildiği üzere, korku olmaması dünyâdaki halimizi mahzun da olunmaması âhiretteki hallerimizi anlatmaktadır.
Mahşerde her şeyleri elinden alınmış ve o kargaşalık içerisinde dolaşmakta olanlardan Allah’ın gerçek kulları işte o haller içerinde mahzun olmazlar, Cenâb-ı Hakk (c.c) “ey kulum sen dünyâda iken benimleydin, şimdi Ben seni bırakırmıyım” diyerek, yanına ya bir dünya dostu veya melâikeyi kiramdan bir dost verecek ve o kişi gideceği yere iletilecektir, netice de inşallah her birerlerimiz hiçbir gölgenin olmadığı mahşer ortamında Liva’il Hamd sancağı altında bu âyeti kerîmenin hükmü altında olarak gölgelenmiş oluruz.
Korku aslında dünyâda yaşadığı sürece insânda geçmemesi lâzım gelen bir oluşum olmalıdır, ancak bu korku nefsani korku değildir, Efendimiz (s.a.v)’in buyurduğu gibi “Hikmetin başı Allah (c.c) korkusudur” yani hikmete ulaşamama ve Cenâb-ı Hakk (c.c)’a nezaketsizlik yapma korkusudur.
Bir kul olarak herbirerlerimiz yaşadığımız süre içerisinde Cenâb-ı Hakk (c.c)’a karşı ne yaptık? korkusu içinde olmalı ve lüzûmsuz şeylerden sakınmalı ve varlığımızın hakîkatinin Hakk’ın hakîkatinden başka bir şey olmadığını unutmaktan sakınmalıyız ki beşeriyetimize düşerek nefsâniyetimizde kaybolmayalım.
İlmî yönden Rabbimizin bizimle olduğunu ve kendimize ait bağımsız bir varlığımızın bulunmadığı idrâkinden düştü-ğümüz an bizler sakınmamış hükmüne girmiş olmaktayız Rabb’ımız kendisini unutmaktan bizleri muhafaza eylesin.
106-KUREYŞ Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 107- MÂUN Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
107- MÂUN Suresi.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Sure adını, son ayetinde geçen "mâûn" kelimesinden almıştır. Mâûn kelimesi, zekat vermek, birine maddi yardımda bulunmak gibi anlamlara gelmektedir. Sure, "Eraeyte”, “Era-eytellezî”, “Dîn”, “Tekzîb”, “Yetîm" adlarıyla da anılmaktadır.
7 ayetten oluşan sure, Mekke’de inmiştir.
Mushaftaki sıralamada 107, nüzul sırasına göre ise 17. suredir. (Hasenât)
Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
(107) Mushaf sıra numarası.
(17) Nüzül sıra numarası.
(62) Alfebetik sırası.
(30) Cüz sırası.
(07) Âyet, sayısı.
(07) Fasıla harfleri.
(230) Genel toplamdır.
Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak
fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi gene burada da (23) Peygamberimi-zin görev süresidir.
Fasılası: “Nun” (6) ve “mim” (1) harfleridir. Ebced sayı değerleri “Nun” (50) ve “mim” (40) tır. Hepsinin oplam değeri (340) eder, bunlardan muhtelif sayılar çıkar bu kadarla yetinelim.
Mealen.
1. Dini yalanlayanı gördün mü?
2. İşte o, yetimi itip kakar;
3. Yoksulu doyurmaya teşvik etmez;
4. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,
5. Onlar namazlarını ciddiye almazlar.
6. Onlar gösteriş yapanlardır,
7. Ve hayra da mâni olurlar
اَرَاَيْتَ الَّذٖى يُكَذِّبُ بِالدّٖينِ
(107-1) E raeytellezî yukezzibu bid dîn.
Dîni yalanlayanı gördün mü?
O dönemde en çok 3-5 bin kişi olan topluluk içerisinde bu şekilde dîni yalanlayanlar seçilebiliyordu, günümüzde ise artık kimin ne olduğunu pek ayırmamıza imkân yoktur. Bu nedenle bu âyeti kerîmenin hükmüne göre dîni yalanlayanları bu şekilde tek tek bilme imkânımız yoktur ancak burada bilmemiz gereken bir şey vardır ki bize de lazım olan odur; bireysel varlığımızda dîni yalanlayan nefsi emmâremizdir.
“Dikkat et nefsi emmâren dîni yalanlayarak seni
yolundan ayırmaya çalışıyor” ifâdesi bu âyeti kerîmeden alacağımız payımızdır. Yani senin gönül muhabbet dinini yalanlamaya çalışan nefsini gördünmü-anladınmı? Sana nasıl oyunlar yaparak seni gönül muhabbet dini irfaniyetten alı koymak istiyor.
فَذٰلِكَ الَّذٖى يَدُعُّ الْيَتٖيمَ
(107-2) Fe zâlikellezî yedu’ul yetîm.
“Oysa yetîmi itip kakan işte odur.”
Çünkü bu yetîm biraz büyüdüğünde nefsi emmârenin başına iş açacağından onu büyütmek istemiyor. Yetim aynı zamanda Efendimiz (s.a.v)’in bir vasfıdır.
Not=Yetimlik hakkında (68-1-kitabımızdan-93-Duhâ Sûresi -6-ayetinide buraya aktararak yolumuza devam edelim. T.B.
أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى
(93/6) (E lem yecidke yetîmen fe âvâ.)
(93/6) “Seni yetîm bulmadı mı? Sonra barındırmadı mı?”
Daha önceki hallerinde o kadar lütûflarda bulunan Rabb’inin şimdi sana neden darıldığını zannediyorsun ve ümitsizliğe düşüyorsun!
Efendimiz (s.a.v)’in anne ve babası neden o daha küçük yaşta iken vefat ettiler? Cenâb-ı Hakk âlemlerin sultânı olan Efendimiz (s.a.v)’in anne ve babasını
yaşatamaz mıydı? İstese, yaşatırdı tabî ki ancak Efendimiz (s.a.v) o zaman bu eğitimi alamazdı. Efendimiz (s.a.v)’in eğiticisi Hz.Allah (c.c)’ın ta kendisidir.
Gerçekten seyri sülûk yolunda olan bir dervişte anne babası olsa dahi, aynı şekilde yetîm hükmündedir. O görünenler madde bedenin anne babasıdır, dervişin rûhu ise yetîmdir, onu o yetimlikten kurtaracak olan ise baba hükmünde olan aklı küllden gelen tecellîlerdir.
Fizîki ana ve babaya dînimizin kuralları çerçevesinde verilmesi gereken bütün önemler verilecektir, orası ayrı bir hâdisedir, ancak kişi ruhâni olarak yetîm olduğunu idrâk etmediği sürece, Hakk yolunda ilerleyemez ve bunu sağlayan tek sistemde seyri sülûktur.
İkinci yorum
O seni yetim bulupta barındırmadı mı? Yâni daha evvelki hallerinde sana ne kadar büyük lutuflar yaptı da, şimdi niye darıldığını zannederek ümitsiz oluyorsun? Diye burada büyük tebşirat vardır. “E lem yecidke” seni öyle bulmadı mı? “Yetîmen” yetim bulupta “fe âvâ” seni barındırmadı mı? Yetim ne demektir? Anasız babasız. İşte velisi benim, senin velin benim deniyor. Yâni anan baban yoksa da, senin hâmin, senin koruyucun, senin velin benim deniyor. Neden Hazreti Rasûlullah’ın annesi babası küçük yaşta vefat etti? Cenâb-ı Hakk isteseydi, Âlemlerin Sultanını anne baba kucağında, yaşatamaz mıydı? Yaşatır dı tabii. Yaşatırdı ama, o zaman bu eğitimi alamazdı. İşte onun eğiticisi Hazreti Allah’ın ta kendisidir. Ne diyor bakın: “beni Rabbım ne güzel eğitti.” Aynı şekilde Rabbım beni eğitti diyor. Annesi babası olsaydı o görev anneye babaya verilecekti. O da beşeri bir eğitim olcağından eksik bir eğitim olarak kalacaktı.
İşte gerçekten bir dervişte anası babası olduğu halde yetim hükmündedir. Neden? Çünkü o anne baba nefsinin
annesi babasıdır. Yâni bu et kemiğin annesi babasıdır. Ruhu ise yetimdir. İşte onu o yetimlikten kurtaracak bir varlık hükmüne getirecek Allah’ın zâti tecellisinin olduğu bir mahâldir ki, o da, Akl-ı Küll’den gelen “baba” hükmün- dedir. Nasıl Cebrâil Aleyhisselâm ve Ruhul Kudus. Mukaddes Rûh olarak İsâ Aleyhisselâmınn annesine karşı babalık görevini yaptı, lâtif varlık olarak. İşte eğitim seyrinde de kişinin bu yetimlikten kurtulması, ancak öyle bir iradeyle mümkündür.
Aksi halde anamız babamız olduğu halde yetim sayılmaktayız neden? Çünkü o ana baba demin dediğimiz gibi, bu cesedin anası babasıdır. Ruhumuzun anası babası nerede? O zaman yetim. Ama bu yetimlik hükmü, ancak bir seyr-i sûlûk tatbikatında ortaya çıkmaktadır. Ondan evvel böyle bir sorun zâten yoktur, anası da var babası da vardır. Varsın olsun. Allah mübarek etsin. Evvelâ kişinin anasız babasız hükmüne geçmesi gerekiyor ki, bu kayıtlardan kurtulsun. Ama yanlış anlaşılmasın, bu husus hiçbir zaman ana babayı terk demek değildir. Fiziki ana babaya dinimiz kuralları içerisinde yâni, ne kadar değer verilmişse, aynı değer verilecek, vereceğiz. Buradaki mânâ başka mânâdır. O mânâ babası o olması onun kendi anası babası olmasına bir zarar teşkil etmiyor.
Not= Diğer bir kitabımızda, “54-Beled Sûresi-90- 15” yetimlikten basedilmişti. İlgisi dolayısı ile buraya da aktarmayı uygun buldum. (T. B.)
يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ
(Yetîmen zâ makrabeh)
(90/15) “Yakınlık sahibi olan yetimi.”
(O bir yetimdir ki Yakındır, kurbiyyet-yakınlığın sahibidir.) Demekk’i yetimlik Hakk’a kurb-yakın olmanın sahipliğidir.
Gene bu hususu da iki yönlü özetlemeye çalışalım.
Birisi zâhiri yetimliktir ki dini kitaplarımızın ilgili bölümlerinde çok geniş olarak izahları yapılmıştır, oralardan araştırılabilir.
Genelde kitaplarda yetimler şöyle tarif edilir.
(1) Annesiz veya babasız çocuklar.
(2) Hem annesiz hem babasız çocuklar.
(3) Anne veya babası belli olmayan çocuklar.
Diğer bâtıni yönünü ise şöyle diyebiliriz.
Tasavvufta Akl-ı küll ve Nefsi küll diye iki tarif vardır, Bunlardan “Akl-ı küll” “Âdem-baba”ya ve “Nefsi küll” Havvâ-anne” ye teşbih-benzetilmiştir. Akl-ı küll ile Nefsi küll’ün izdivacından âlemler, “Âdem ile Havvâ” nın izdivacından da insan nesli türemiştir.
Aslında bütün varlığın babası Akl-ı küll ve annesi de Nefsi küll dür. Akl-ı küll Zât-ı mutlağın Ahadiyyet merte- besinden Vahidiyyet mertebesine, Ulûhiyet ismi ve ilmi ile aktardığı ilmi Zâtisidir ve fâildir. Ve Nefsi küll ise bu tecelliyi kabul eden mef’uldür. Tecellîi mukaddes ve taayyünü evvel Hakikat-i Muhammed-î mertebesidir. Bu mertebede Akl-ı küll gizlenip Nefsi küll zâhir olduğundan ve Akl-ı küll ve Nefsi küll-ün zuhurları olan bu âlem çocukları “yetimler” haline dönüşmüş olmaktadır.
Hâl böyle olunca zâhir âlemde kişilerin zâhir anne ve babaları olsa bile hakikat âleminde “yetimdir” taa ki bir Kâmil Mürşidin terbiyesi altında, gerçek bir seyrü sülûk tatbikatından sonra aslı olan babası akl-ı küll’e bu yoldan ulaşıp yetimlikten kurtulsun. İşte bu yönden. Demekk’i
yetimlik Hakk’a kurb-yakın olmanın sahipliğidir.
Yani bu şekildeki yetimlik Zât-ı Hakk’a yakın olmanın sahipliğidir. Yani yetimlik Hakk’a yakınlık sahipliğidir.
İlk yetim zâhiren babası olmayan Hz. Âdem (a.s.) dır, ancak hakikati itibari ile babası Akl-ı küll-ilmi İlâhiyye’dir. Ona ulaştığı zaman yetimlikten kurtulup nesli sahih evlâd-ı has olur.
Daha sonra Annesi olmadığı için, Hz. Havvâ’nın yetimliği vardır, ancak onun annesi yoktur, ama Âdem’den meydana geldiği için, hükmen annesi Âdem olmaktadır. Ayrıca ayrı bir babası olmadığından da gene yetimdir. Ancak Hz. Âdem vasıtasıyla zuhur ettiği ve sebebi vücudu Âdem olduğuna göre babası da Âdemdir. Böylece Hz. Havva bir bakıma göre yetim bir bakıma göre de evlâd-ı Has’tır.
Daha sonra mertebe-i İbrâhîmiyyet (a.s.) ın yetimliği gelir. Oda Rabb’ına ulaştığı zaman yetimlikten kurtulmuş mânâ âleminde nesebi sahih evlâd-ı has’lar zümresine katılmıştır.
Daha sonra Mûseviyyet mertebesinin yetimliği gelir ki, Mûsâ (a.s.) da çok küçük yaşından itibaren çocukluğu ve gençliği Fir’âvn’un yanında geçtiğinden zâhir ve bâtın o sürede yetim idi. Kendisine Peygamberlik geldikten ve tur’i Sînâ da Rabb’ın’dan Tevrat-ı Şerifi alınca Akl-ı Küll olan babasına ulaşınca oda o mertebesi itibari ile evlâd-ı has’lar zümresine katılmıştır.
Ve o mertebede “yetimeyni” iki yetim daha vardır. (Kehf/18/77-78) Hızır (a.s.) ile Mûsâ (a.s.) arasında geçen duvar hadisesinde belirtilen yetimlerdir. Bulûğ çağına erinceye kadar duvar altında kalan ölmüş babalarından kalma sandık-vereseleri’nin ortaya çıkmaması için Hızır (a.s.) yıkık duvarı sağlamlaştırmıştır. Bu hareketi ile çocukların asli olması ve eğetimi için zaman kazandırmıştır.
Daha sonra mertebe-i Îseviyyet, îsâ (a.s.) ın yetimliği vardır ki zâten meşhurdur. Sûreta babası olmadığından zâhiren yetim ancak (30) yaşında kendisine peygamberlik gelip aslı olan akl-ı küll’e ulaştığından o mertebesi itibari ile evlâd-ı Has olmuştur.
Daha sonra Mertebe-i Muhammediyye’nin yetimliği gelir. Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimiz dünyaya yetim olarak teşrif etmişlerdir. Çünkü onu akl-ı kül olan ilmi ilâhiyye eğitecektir. (40) yaşlarında Cebrâîl (a.s.) geldiğinde kendisine Akl-ı küll olan babasından o zaman-ı itibariyle bilgi getirmeye başladı bu süre (23) sene sürdü. Regaib gecesinde hakikatine, doğumuna rağbet etti mevlûd gecesi asli doğumunu nefs-i külden yaptı beraat gecesinde ilâh-î beraatını aldı kadir gecesinde kudreti ilâhiyyesini idrak etti Mi’râc geceside kendi varlığında bulunan bütün âlemlerin seyrini ve Hakikat-i İlâhiyyenin hakikatini kendi varlığında buldu, böylece yer yüzünde Allah’ın (c.c.) ismi â’zamı oldu ve Rûh-u Â’zamdan gelen Rûh-u ile de ebul ervah-Rûhların da babası oldu. Kim ki Hakikat-i Muhammed-î üzere bu mertebeye ulaştı işte o kimse de yetimlikten kurtulup Evlâd-ı haslardan oldu.
Gözümüzün nûr-u kâlbimizin süruru Mescid-i Nebevi’nin ilk zemini-arsası dahi (sehl ve Süheyl) isimli iki yetimin idi ücreti verilerek onlardan satın alınmış idi.
Bu hadise bize şunu göstermektedir. Nice öksüzler burada zaman içinde gerçek babaları olan (Ebul ervâh) akl-ı küll’ün zuhuru olan hakikat-i Muhammediyye ye ulaşıp gerçek Babalarına kavuşup yetimlikten kurtulmuş olmaktadırlar.
Hadîs-i Şerifte. (Bulûğ çağına ulaşınca yetimlik kalkar) Buyurulmuştur.
Bulûğa ermek zâhiren belli bir yaşa ermekle olmaktadır, ancak Bâtınen Bulûğa ermek kişinin kendi hakikati olan Hakikat-i İlâhiyye ye ermek ve (Ricâlûllah)
Allah-ın erlerinden olmaktır. Buraya ulaşan kimseler ise kendileri yetim değil (Baba) olmuşlardır.
(Yetimlerin hem kendileri hem de malları (velâyet-koruma) altına alınır.) Yetimlerin koruyucusu (Velâyet) mertebesidir, oraya ulaştıkları zaman, oradan aldıkları bilgi ve eğitim, gerçek Babaları olan (Akl-ı Küll’e ulaşmalarını sağlayacaktır.
Böylece İnsân-ı Kâmile yönelmiş ve onda yok olmuş her bir yetim sâlik o kanaldan geçerek gayreti nispetinde kendi erliğini idrak ve gerçek Babası olan Akl-ı külle ulaşması mümkün olacaktır.
(Yetimler topluma, Allah-ın emânetleri’dir.) Kur’an-ı Kerim’de yirmiden fazla yerde yetimlerle ilgili birçok bilgi verilmiştir. Bu yetimlik Akabesi de böylece aşılmış olacaktır.
وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْكٖينِ
(107-3) Ve lâ yahuddu alâ taâmil miskîn.
“Ve miskîni doyurmaya teşvik etmez.”
Miskîn, sükûn halinde olup kendine aît hiç bir şeyi olmayandır.
Evvela miskîn hükmünü “yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete” yani “Ey Âdem! Sen ve eşin, cennette sâkin olun.” (Bakara, 2/35) âyeti kerîmesi ile Âdem a.s’da görmekteyiz, daha sonra sekine olarak Tâlut ve Câlut hâdisesinde görmekteyiz bundan sonra Bedir savaşında “kalplerine sekineyi indirdik” hükmü ile görmekteyiz.
Hakk’ın kendilerinde en çok zuhura geldiği mahâller
bu miskînlerdir, kendi varlıklarından kendilerinde hiçbir şey kalmamıştır bütün varlıkları Hakk’ın varlığı olmuştur. Ve Hakk’ta sakin-miskin olmuşlardır.
Bu kimselerin doyurulması hakîkati Muhammedi nin orada daha da güçlenmesi demek olacağından onları doyurmazlar. Bahsi geçen miskin, halk arsındaki anlaşılan değersiz varlık anlamında değil Hakk indindeki gerçek sakinlik halleridir.
فَوَيْلٌ لِلْمُصَلّٖينَ
(107-4) Fe veylun lil musallîn.
“İşte o namaz kılanlara yazıklar olsun.”
اَلَّذٖينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ
(107-5) Ellezîne hum an salâtihim sâhûn.
“Onlar ki, namazlarından gâfil olanlardır.”