Sevâun minkum men eserra-lkavle vemen cehera bihi vemen huve mustaḣfin billeyli vesâribun bi-nnehâr(i)
(O'na göre) içinizden sözü gizleyen ile açığa vuran, geceleyin gizlenenle gündüz ortaya çıkan eşittir.
Sizden sözü gizleyenle açığa vuran, gece gizlenenle gündüz açığa çıkan, O'nun açısından eşittir (hepsini görür ve bilir).
Bu ayet, Allah'ın ilminin kuşatıcılığını vurgulamakta, insanların gizli ve açık tüm eylemlerinin O'nun bilgisi dahilinde olduğunu ifade etmektedir. Anahtar kavramlar, sözün gizlenmesi ve açığa vurulması ile gece ve gündüzdeki halleri üzerinden bu ilahi kuşatıcılığı derinleştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'eserra' fiilinin 'sır' kökünden geldiğini ve bir şeyi başkalarından gizlemek, saklamak manasına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, kişinin kalbinde veya sözünde gizlediği her şeyi Allah'ın bildiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'eserra' kelimesini 'gizledi' olarak açıklar ve bu bağlamda Allah'ın, kullarının gizli tuttuğu sözleri de bildiğine işaret eder. Bu, Allah'ın ilminin her şeyi kuşattığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cehera' fiilinin 'cehr' kökünden türediğini ve bir şeyi açıkça söylemek, ilan etmek anlamına geldiğini ifade eder. Ayette 'eserra' kelimesinin zıddı olarak kullanılarak, Allah'ın hem gizliyi hem de açığı bildiği vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cehera' kelimesini 'açıkladı, ilan etti' şeklinde yorumlar. Ayetteki bağlamda, insanların aleni olarak söyledikleri sözlerin de Allah'ın bilgisi dışında kalmadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'istahfâ' fiilinin 'h-f-y' kökünden geldiğini ve bir şeyi gizlemeye çalışmak, kendini gizlemek anlamına geldiğini belirtir. Ayette 'geceye bürünerek gizlenen' ifadesiyle, kişinin karanlıktan faydalanarak kendini saklamaya çalışması kastedilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'istihfâ'nın bir şeyi gizlemeyi talep etmek veya gizlenmek için çaba sarf etmek olduğunu açıklar. Ayetteki 'müstahfî' kelimesi, geceleyin gizlenmeye çalışan kişinin durumunu tasvir eder ve Allah'ın bu gizli halleri de bildiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sârib' kelimesinin 'serb' kökünden geldiğini ve serbestçe dolaşan, ortaya çıkan anlamına geldiğini belirtir. Ayette 'gündüzün ortaya çıkan' ifadesiyle, kişinin açıkça, görünür bir şekilde hareket etmesi kastedilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sârib' kelimesini 'gündüz dışarı çıkan, görünen' olarak açıklar. Bu, 'müstahfî' kelimesinin zıddı olarak kullanılarak, Allah'ın hem gizli hem de açık tüm eylemleri bildiği gerçeğini pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 's-r-b' kökünün genellikle hareket ve açıklıkla ilişkili olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'sârib', gündüz vakti serbestçe hareket eden, yani gizlenmeyen kişiyi ifade eder ve Allah'ın her türlü durumu bildiği bağlamında yer alır.
Ra'd Sûresi
13.10- Sevâum minkum men eserral gavle ve men cehera bihî ve men huve mustahfim bil leyli ve sâribum bin nehâr.
Diyanet Meali:
13.10- (O'na göre) içinizden sözü gizleyen ile açığa vuran, geceleyin gizlenenle gündüz ortaya çıkan eşittir.
Ayet, dört farklı durumu ele alarak Allah’ın ilminin her şeyi kapsadığını göstermektedir. Bu dört durum şunlardır:
“İçinizden sözü gizleyen ile açığa vuran”
Kelâmî açıdan bu ayet ele alındığında, insanın kalbinde gizlediği düşünceler de, dil ile açıkladığı sözler de Allah’ın ilmindedir. Bu durum, O’nun “Alîm” sıfatının zorunlu bir tecellisidir. Allah’ın ilmi kadîm (ezelî) olduğundan, henüz oluşmamış veya dile getirilmemiş düşünceler bile O’nun ilminde mevcuttur. Allah’ın sıfatları zatıyla kâimdir; ne zatının aynıdır ne de gayrıdır. Bu nedenle Allah’ın ilmi, abdlerin düşüncelerini bilse de onların cinsinden değildir. Çünkü abdlerin düşünceleri hâdistir (sonradan meydana gelir), Allah’ın ilmi ise kadîmdir (ezelîdir).
Açığa vurulan sözün bilinmesi ise Allah’ın “Semîʿ” (işiten) ve “Alîm” (bilen) sıfatlarının bir arada tecellisidir. Ancak Allah’ın işitmesi, bizim işitmemiz gibi fiziksel bir fiil değildir; O’nun işitmesi, ezelî ilminin bir tezahürüdür. Allah işittiğinde yeni bir bilgi edinmez; çünkü O’nun ilmi her şeyi başlangıçtan itibaren kuşatır. Bu bakımdan, “Semîʿ” sıfatı, “Alîm” sıfatının özel bir tecellisi olarak görülür ve her ikisi de kadîm sıfatlardır.
İrfânî açıdan bu ayet, insanın kalbinde gizlediği düşünce ile dilinden açıkça çıkan sözün Allah katında eşit olduğunu vurgular. Çünkü Hak için gizli ile açık arasında perde yoktur. Kalpte geçen en ince duygu ve düşünce, “Sırru’s-Sırr” Allah’ın mutlak müşahedesi altındadır. Mevlânâ’nın ifadesiyle: “Gönülden geçeni O bilir; sen bile tam bilemezsin.” Açığa vurulan her söz ise hakikatte ilahî isimlerin bir tecellisidir. İnsan konuştuğunda, bu konuşma Allah’ın “Mütekellim” isminin o abd üzerindeki yansımasıdır. Yani insanın sözü, hakikatte Allah’ın kelâm sıfatının bir tecellisinden başka bir şey değildir.
Tasavvufta bu hakikat özellikle zikir sırasında görülür. Zikr-i cehrî (açık yapılan zikir) ile zikr-i hafî (gizli yapılan zikir) Allah katında eşdeğerdir; her ikisi de O’na yönelişin bir ifadesidir. Ancak salikin hâline ve terbiyesine göre bir zikir yolu diğerine tercih edilebilir. Hakikat açısından ise, ister gizli ister açık olsun, zikrin kaynağı Allah’ın zikridir: “Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim” (Bakara 2/152). Böylece gizliyle açık, abd için farklı görünse de Hak katında aynı hakikatin iki yüzü olarak birleşir.
“Geceleyin gizlenenle gündüz ortaya çıkan eşittir.” Kelâmî açıdan bu ayet ele alındığında, Allah’ın ilmi karanlıkla sınırlı değildir; O’nun katında aydınlık ve karanlık birdir. İnsanların algıladığı fiziksel engeller Allah’ın ilminde geçerli değildir. O’nun Basîr (Gören) sıfatı bizim görmemiz gibi değildir; ışığa, araca veya mekâna muhtaç olmaz. Bu sebeple, gecenin karanlığında gizlenende, gündüzün ortasında açıkça görünen de Allah’ın ilminden ve görmesinden gizlenemez.
Allah’ın bilgisi, küllî (tümel) ve cüz’î (tikel) bütün varlıkları kuşatır. Bir fiilin zahirine eşlik eden niyetler ve o fiilin açığa çıkmasını sağlayan faildeki batın nitelikler de Allah’ın ilmindedir. Dolayısıyla Allah yalnızca fiili değil, o fiilin kaynağı olan faili ve onun içsel niteliklerini de bilir. Bu durum, O’nun hem Zâhir hem de Bâtın isimlerinin tecellisini gösterir. Bu iki isim, ezelî ve ebedîdir; birbirinden ayrılmazlar ve zât-ı ilâhînin ayrılmaz hakikatlerini yansıtırlar.
İrfânî açıdan bu ayet ele alındığında, gece, irfânî tecrübede bâtının; gündüz ise zâhirin sembolüdür. Geceleyin gizlenen kişi, bâtınında nefsiyle yüzleşir ve iç hesaplaşmasını yapar. Bu yüzden tasavvufta gece, manevi tecrübenin en yoğun yaşandığı zaman dilimidir. Halvet (yalnızlık) ve uzlet (toplumdan çekilme) hâlleri de bu ayette işaret edilen “geceleyin gizlenme”nin bir tezahürü olarak görülür. Necmeddîn-i Kübrâ’nın ifadesiyle: “Halvette nurlar tecelli eder, karanlıkta hakikat aydınlanır.” Gündüz ise zahirin sembolüdür. İrfan ehli, gündüz halk içinde Hak’la beraber olma hâlini “halvet der encümen” (topluluk içinde yalnızlık) olarak adlandırır. Zahiren halk arasında bulunsa da bâtınen Allah ile beraberdir. Bu hâl, dış yolculuk olan “seyr-i âfâkî” ile iç yolculuk olan “seyr-i enfüsî”nin birlikte yürütülmesini ifade eder. Her iki yolculuk da manevi tekâmül için gereklidir; gece bâtını açığa çıkarırken, gündüz zahiri Hak’la buluşturur.
~~13.11~
لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهٖ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ وَاِذَا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهٖ مِنْ وَالٍ
~ ~ ~
Kur’ân-ı Kerîm Türkçe okunuş: