Liyekfurû bimâ âteynâhum(c) fetemette'û(s) fesevfe ta'lemûn(e)
Kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etmek için böyle yaparlar. Bir süre daha faydalanın bakalım! Yakında bileceksiniz!
Bunu kendilerine verdiğimiz nimete nankörlük etmek için yaparlar. Şimdi eğlenin bakalım! Fakat yakında bileceksiniz.
Nahl Suresi 55. ayet, Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük edenlerin akıbetini ele almaktadır. Ayet, 'küfür', 'itaat' ve 'bilme' kavramları üzerinden, ilahi lütfa karşı gösterilen olumsuz tepkiyi ve bunun sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin aslının bir şeyi örtmek olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'küfür', Allah'ın verdiği nimetleri örtbas etmek, yani nankörlük etmek ve bu nimetlerin kaynağını inkâr etmek anlamında kullanılmıştır. Nimetin üzerini örtmek, onu görmezden gelmek ve şükrünü eda etmemektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'küfr' kelimesini 'inkâr' ve 'nankörlük' olarak açıklar. Ayetteki 'liyekfurû' ifadesi, Allah'ın sıkıntıyı gidermesi gibi büyük bir nimete karşılık, bu nimeti vereni inkâr etme ve O'na ortak koşma eylemini mecazi olarak nankörlükle ilişkilendirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın lütuflarına karşı nankörlük etme ve O'nun varlığını veya birliğini reddetme anlamlarını da taşıdığını vurgular. Bu ayette, sıkıntıdan kurtuluş gibi somut bir nimete karşı gösterilen 'küfür', doğrudan nankörlük ve şirke yönelme olarak anlaşılmalıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'îtâ'' fiilinin 'vermek, ihsan etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'âtaynâhum' ifadesi, Allah'ın kullarına sıkıntı anında yardım ederek onlara bir lütufta bulunduğunu, bir nimet verdiğini açıkça ortaya koyar. Bu, karşılıksız bir bağış ve ihsandır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'îtâ'' fiilinin genellikle bir karşılık beklemeksizin yapılan bağışlar için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın sıkıntıyı gidermesi, kullarından bir karşılık beklemeksizin bahşettiği bir nimet olarak sunulur ve bu nimete karşı nankörlük edilmesi kınanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'temettu'' fiilinin 'faydalanmak, yararlanmak' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'fetemetta'û' ifadesi, Allah'ın nimetlerine nankörlük edenlere yönelik bir tehdit ve alaycı bir üslup taşır. Sanki 'şimdilik keyfinize bakın, ama sonunuz kötü olacak' der gibidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'temettu'' kelimesinin geçici bir faydalanmayı ifade ettiğini ve bu tür emirlerin genellikle tehdit ve kınama amaçlı kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'fetemetta'û', nankörlerin dünya nimetlerinden kısa bir süre daha istifade etmelerine izin verildiğini, ancak bunun nihai bir ceza ile sonuçlanacağını ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm' kelimesinin bir şeyi olduğu gibi idrak etmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'ta'lemûn' ifadesi, nankörlerin şu anki durumlarının ve eylemlerinin gerçek sonuçlarını, ahirette veya yakın bir zamanda kesin olarak idrak edeceklerini, yani acı bir tecrübeyle öğreneceklerini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilm' kökünün Kur'an'da sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda bir gerçeği tecrübe ederek anlama anlamında da kullanıldığını belirtir. 'Fesevfe ta'lemûn' ifadesi, nankörlerin, yaptıkları nankörlüğün ve şirkin kötü sonuçlarını, kaçınılmaz bir şekilde yaşayarak öğrenecekleri kesin bir uyarıdır.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Liyekfurû bimâ âteynâhum fetemette’û fesevfe ta’lemûn(e)” Kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etmek için böyle yaparlar. Bir süre daha faydalanın bakalım! Yakında bileceksiniz! (16/55)
Bu bulunduğumuz hazreti şehadet âlemi Allah cc. nimeti, sofrası-maidesinden başka bir şey değildir. İnanan, inanmayan, ortak koşmayan, ortak koşan herkez bu nimetten istifade etmektedir.
Mâide, kelime anlamı olarak sofra demektir. Yalnız bu bildiğimiz mânâda herhangi bir sofra değildir, o sofraları da içine almakla beraber, Mâide sofrası bu sofraların üstünde olan bütün sofralarda olan mertebeleri de bünyesinde bulundurmaktadır. Sultan sofrasıdır, üzerinde maddi nîmetlerle birlikte ilâhî nîmetler bulunmaktadır. Bu sofranın dışında zâti gıdâlar almak mümkün değildir. Kişilerin önce kendi hakîkatlerine, özlerine, oradanda Hakk’ın varlığına yönelmesi için Mâide sofrasının nîmetlerinden yemesi lâzımdır, başka yer de bunların gıdâsı yoktur. Bu sofrayı kurup hazırlayanda Cenâb-ı Hakk’ın zâti tecellilerinin olduğu mahâllerdir yâni hâlifeleridir.
Bu sofrada yemek yemenin bedeli can’dır çünkü bu sofra “can sofrasıdır”, can alınır, can verilir bu sofrada, yoksa ne lâf ile ne benlikle olur.
Bu sofra öyle bir sofra ki, kim ne kadar yerse yesin bitmez ve azalmaz, yeter ki kişinin öğüteceği yerleri sağlam olsun ve onu dışarıya çıkarmasın. Bu sofrada kavga affedilir bir şey değildir, çünkü adı üzerinde sofradır, kavga eden başkasının rızkına göz dikmiş demektir.
Mâide sofrasından yedikçe imânı hakikî imânâ dönüşür, tahkik ettikçede kendi varlığının olmaması gerektiği anlar ve kendi varlığını aradan kaldırır, o zaman ikân olur.[68]
İşte bu âlemde Hazret-i Şehadet ve Hakk’ın sofrasıdır. Kim bu zâti irfan sofrasına kim nankörlük eder ve inkar ederse;
قَالَ اللَّهُ إِنِّي مُنزِلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَنْ يَكْفُرْ
بَعْدُ مِنْكُمْ فَإِنِّي أُعَذِّبُهُ عَذَابًا لَا أُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِنَ
الْعَالَمِينَ
(115) (KalAllahu innî münezzilüha aleyküm* femen yekfür ba'dü minküm feinnî üazzibühu azâben lâ üazzibühu ehaden minel âlemîn;)
“Allah buyurdu ki:" Ben onu size indireceğim. Fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, ben ona âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azâbı yaparım".
Bu hakîkatleri kim ki nefsiyle perdeler ise âlemlerde kimseye etmediğim azâbı ona ederim yâni Cenâb-ı Hakk ona hüsrânı, pişmanlığı tattırırım, diyor. İnsân elinde olan bir şeyi nasıl kaçırıp ebedi hayatını mahvettiğinde içinde duyacağı vicdan azâbı onu yakar bitirir ve bu ateş hiç sönmez, hatta cehennem ateşi biter de onun bu ateşi bitmez çünkü ateş kendisinden kaynaklanmaktadır. Ve dikkat edersek bu azâb Îseviyet mertebesi îtibârıyladır, Hakîkati Muhammedî mertebesi îtibârıyla nasıl olacaktır kimbilir.[69]