Veas-hâbu medyen(e)(s) vekużżibe mûsâ feemleytu lilkâfirîne śümme eḣażtuhum(s) fekeyfe kâne nekîr(i)
(43-44) İbrahim'in kavmi ile Lut'un kavmi ve Medyen halkı da (yalanlamışlardı). Musa da yalanlandı ve nihayet o inkarcılara mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Beni inkar etmek nasılmış, (gördüler).
(Şuayb'ın kavmi olan) Medyen halkı da (Şûayb'ı) yalanladı. Musa da (Firavun tarafından) yalanlandı. Ben de o kâfirlere bir süre verdim. Sonra da onları yakalayıverdim. Beni tanımamak nasılmış görsünler.
Bu ayet, geçmiş ümmetlerin peygamberleri yalanlaması ve Allah'ın onlara mühlet verip sonra cezalandırması temasını işler. Dilbilimsel olarak, 'yalanlama', 'mühlet verme' ve 'cezalandırma' fiilleri üzerinden ilahi adalet ve uyarı mesajı vurgulanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, Medyen'i özel bir isim olarak zikreder ve Kur'an'da Hz. Şuayb'ın kavmi olarak geçtiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, geçmişte peygamberlerini yalanlayan kavimler zincirinin bir halkası olarak yer alır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, Medyen'in hem bir şehir hem de o şehirde yaşayan kavmin adı olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, 'ashâbu Medyen' ifadesi, Medyen halkının da diğer kavimler gibi peygamberlerini yalanladığını ve bu yüzden helak edildiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kezzebe' fiilinin 'tekzîb' masdarından türediğini ve birini yalancı çıkarmak, yalanlamak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kuzzibe Musa' ifadesi, Hz. Musa'nın da kavmi tarafından yalanlandığını, tebliğinin inkâr edildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezeb' kökünün asıl anlamının gerçeğe aykırı söz söylemek olduğunu, 'tekzîb'in ise birini yalanlamak veya bir sözü yalan saymak olduğunu açıklar. Ayetteki pasif form, Hz. Musa'nın tebliğinin muhatapları tarafından reddedildiğini ve bu durumun ilahi bir uyarı olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kezeb' kökünün Kur'an'daki kullanımının genellikle peygamberlerin getirdiği hakikatleri inkâr etme ve reddetme bağlamında olduğunu belirtir. Ayetteki 'kuzzibe Musa' ifadesi, bu inkârın sadece önceki ümmetlerle sınırlı kalmayıp, Hz. Musa'nın da aynı muameleye maruz kaldığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'emleytü' fiilinin 'imlâ''dan geldiğini ve birine mühlet vermek, onu serbest bırakmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kafirlere hemen ceza vermeyip, onlara bir süre tanıdığını, bu sürenin bir imtihan olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'imlâ''nın birine uzun bir süre tanımak, onu kendi haline bırakmak olduğunu açıklar. Ayetteki 'feemleytü li'l-kâfirîn' ifadesi, Allah'ın inkârcılara hemen azap etmeyip, onlara bir fırsat verdiğini, ancak bu fırsatın sonsuz olmadığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da Allah'ın 'mühlet verme' (imlâ') kavramının, ilahi sabır ve adalet anlayışının bir parçası olduğunu belirtir. Bu, inkârcılara tövbe etme şansı tanınması, ancak bu şansın kötüye kullanılması durumunda kaçınılmaz bir cezanın geleceği uyarısını içerir. Ayetteki 'feemleytü' bu ilahi prensibi yansıtır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ahz' fiilinin genel olarak 'tutmak, almak' anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da ilahi azap bağlamında kullanıldığında 'cezalandırmak, helak etmek' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'sümme ahaztuhum' ifadesi, mühletin ardından gelen kaçınılmaz ilahi cezayı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ahz'ın bir şeyi ele geçirmek olduğunu, ancak Allah'a nispet edildiğinde genellikle azap ve helak etme anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'sümme ahaztuhum' ifadesi, Allah'ın kafirlere verdiği mühletin sona ermesiyle birlikte, onları azabıyla kuşattığını ve helak ettiğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ahz' fiilinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, ancak 'Allah'ın alması' ifadesinin genellikle şiddetli bir cezalandırma ve helak etme anlamı taşıdığını belirtir. Ayetteki bu kullanım, ilahi adaletin tecellisini ve inkârcıların akıbetini açıkça ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nekîr' kelimesinin 'inkâr' masdarından türediğini ve burada 'inkâr etme' fiilinin sonucu olan azabı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'fekeife kâne nekîr' ifadesi, Allah'ın inkârcılara karşı gösterdiği şiddetli tepkinin ve azabın ne kadar dehşetli olduğunu sorgulayıcı bir üslupla vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nekîr'in 'inkâr'dan geldiğini ve bir şeyi tanımamak, yadırgamak anlamına geldiğini, ancak Allah'a nispet edildiğinde 'cezalandırma' ve 'azap' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'nekîr' kelimesi, Allah'ın inkârcılara karşı olan reddedişinin ve bunun sonucunda gelen azabının şiddetini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nekîr' kelimesinin 'inkâr' ve 'değiştirme' anlamlarını taşıdığını, Kur'an'da ise genellikle Allah'ın inkârcılara karşı olan şiddetli azabını ve cezalandırmasını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'fekeife kâne nekîr' ifadesi, bu azabın büyüklüğünü ve dehşetini düşündürmeyi amaçlar.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.