İż telakkavnehu bi-elsinetikum vetekûlûne bi-efvâhikum mâ leyse lekum bihi ‘ilmun vetahsebûnehu heyyinen vehuve ‘inda(A)llâhi ‘azîm(un)
Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah katında büyük bir günahtır.
Çünkü siz bu iftirayı, gelişi güzel birbirinizin ağzından alıyor ve hakkında bilgi sahibi olmadığınız (bu uydurma haberi) ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur.
Nûr Suresi 15. ayet, ifk hadisesi özelinde, insanların dillerine doladıkları ve hakikatini bilmedikleri bir meseleyi nasıl hafife aldıklarını, oysa bunun Allah katında büyük bir vebal olduğunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, 'dil', 'ağız', 'bilgi' ve 'önemseme' gibi kavramlar üzerinden, sözün ve bilginin sorumluluğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Leky (لقي) kelimesi, bir şeye ulaşmak, onu elde etmek anlamına gelir. 'Telakkavnehû' (تَلَقَّوْنَهُۥ) ifadesi ise, bir haberi veya sözü birinden alıp diğerine aktarmak, onu dilden dile dolaştırmak manasına gelir. Ayette, ifk hadisesindeki yalan haberin insanlar arasında nasıl yayıldığını, birinin diğerinden alarak konuştuğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Telakkî (تلقي), bir şeyi karşılamak, almak demektir. Ayetteki 'telakkavnehû bi-elsinetiküm' (تَلَقَّوْنَهُۥ بِأَلْسِنَتِكُمْ) ifadesi, 'onu dillerinizle alıp birbirinize aktarıyordunuz' şeklinde mecazi bir anlam taşır. Yani, insanlar bu iftirayı dillerine dolayarak yayıyorlardı.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'lekıye' (لقي) kökü, genellikle bir şeyle karşılaşma, bir şeye ulaşma anlamında kullanılır. Ancak 'telakkî' (تلقي) formu, özellikle sözlü aktarım ve haberleşme bağlamında, bir bilginin veya söylentinin insanlar arasında elden ele, dilden dile dolaşmasını ifade eder. Bu ayette, iftiranın toplumda nasıl yayıldığını ve insanların bu yayılmadaki aktif rolünü gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Lisan (لسان), konuşma organıdır. Ayetteki 'bi-elsinetiküm' (بِأَلْسِنَتِكُمْ) ifadesi, 'dillerinizle' anlamına gelir ve iftiranın sözlü olarak yayıldığını, insanların bu konuda dillerini kullandığını vurgular. Bu, söylentinin yayılma biçimini açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Lisan (لسان), hem konuşma organı hem de konuşmanın kendisi için kullanılır. 'Bi-elsinetiküm' (بِأَلْسِنَتِكُمْ) ifadesi, iftiranın sadece zihinlerde kalmayıp, diller aracılığıyla dışa vurulduğunu ve yayıldığını belirtir. Bu, sözün sorumluluğuna dikkat çeker.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Lisan (لسان) kelimesi Kur'an'da hem fiziksel organı hem de dilin işlevi olan konuşmayı ifade eder. Bu ayette, 'dillerinizle' ifadesi, iftiranın yayılmasında konuşmanın, yani sözlü aktarımın merkezi rolünü vurgular. İnsanların bilmedikleri bir şeyi dillerine dolayarak nasıl bir vebal altına girdiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlm (علم), bir şeyin hakikatini idrak etmek, onu olduğu gibi bilmektir. Ayetteki 'mâ leyse leküm bihî ilmün' (مَّا لَيْسَ لَكُم بِهِۦ عِلْمٌ) ifadesi, 'hakkında bilginiz olmayan şeyi' anlamına gelir. Bu, insanların iftira hakkında kesin bir bilgiye sahip olmadan konuştuklarını, sadece zan ve tahminle hareket ettiklerini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İlm (علم), bir şeyin mahiyetini kavramak ve onu kesin olarak bilmektir. Ayetteki bağlamda, 'ilm'in yokluğu, insanların iftira konusunda delilden yoksun olduklarını, sadece duydukları ve zannettikleri şeyleri konuştuklarını gösterir. Bu, bilginin sorumluluğunu ve bilmeden konuşmanın tehlikesini ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ilm' (علم) kavramı, genellikle kesin ve doğru bilgiye işaret eder. 'Bilginiz olmayan şey' ifadesi, insanların iftira konusunda gerçek bir delile veya şahitliğe sahip olmadıklarını, sadece söylentilere dayandıklarını belirtir. Bu, Kur'an'ın bilgiye verdiği önemi ve zan ile hareket etmenin eleştirisini yansıtır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hasb (حسب) kökü, bir şeyi saymak, tahmin etmek veya zannetmek anlamlarına gelir. 'Tahsebûnehû' (تَحْسَبُونَهُۥ) ifadesi, 'onu öyle sanıyordunuz' demektir. Ayette, iftiranın ciddiyetini kavrayamayıp onu önemsiz bir mesele olarak gördüklerini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hasb (حسب), bir şeyi tahmin etmek, zannetmek ve bir şeyin değerini biçmek anlamındadır. 'Tahsebûnehû heyinen' (تَحْسَبُونَهُۥ هَيِّنًا) ifadesi, insanların iftiranın vebalini küçümsediklerini, onu basit bir mesele olarak değerlendirdiklerini gösterir. Bu, onların yargı hatasını ve gafletini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hasb (حسب) fiili, Kur'an'da genellikle yanlış bir zanna veya hatalı bir değerlendirmeye işaret eder. Bu ayette, insanların iftira gibi büyük bir günahı 'önemsiz' (heyinen) sanmaları, onların bu konudaki yanlış algılarını ve Allah katındaki gerçek değerinden habersiz oluşlarını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hevn (هون), bir şeyin hafif, kolay veya önemsiz olmasıdır. 'Heyyinen' (هَيِّنًا) kelimesi, iftiranın insanlar tarafından önemsiz, basit bir mesele olarak görüldüğünü ifade eder. Oysa Allah katında bu durumun ciddiyeti çok farklıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Heyyin (هين), kolay ve hafif olan şeydir. Ayetteki 'tahsebûnehû heyyinen' (تَحْسَبُونَهُۥ هَيِّنًا) ifadesi, insanların iftiranın vebalini ve sonuçlarını küçümsediklerini, onu basit bir söz olarak algıladıklarını belirtir. Bu, onların bu konudaki yanılgısını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azîm (عظيم), hem maddi hem de manevi büyüklüğü ifade eder. Ayetteki 've hüve indallahi azîmün' (وَهُوَ عِندَ ٱللَّهِ عَظِيمٌ) ifadesi, insanların önemsiz sandığı iftiranın, Allah katında çok büyük bir günah ve vebal olduğunu vurgular. Bu, ilahi yargının insan yargısından farklı olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Azîm (عظيم), şan ve şeref bakımından yüce, değer ve önem bakımından büyük olan şeydir. Bu ayette, iftiranın Allah nezdindeki 'büyüklüğü', onun ciddiyetini, cezasının ağırlığını ve ahiretteki sonuçlarının dehşetini ifade eder. İnsanların gafletine karşı bir uyarıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'azîm' (عظيم) kelimesi, genellikle Allah'ın sıfatı olarak veya büyük günahları, önemli olayları tanımlamak için kullanılır. Bu ayette, 'Allah katında büyük' ifadesi, iftiranın sadece sosyal bir dedikodu olmaktan öte, ilahi adalet ve ahlak açısından çok ciddi bir suç olduğunu belirtir. İnsanların dünyevi bakış açısıyla ilahi bakış açısı arasındaki farkı ortaya koyar.
Nûr Sûresi
“İz telakkavnehu bi-elsinetikum vetekûlûne bi-efvâhikum mâ leyse lekum bihi ilmun vetahsebûnehu heyyinen vehuve inda(A)llâhi azîm(un)” Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah katında büyük bir günahtır. (24/15)