Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe vece'alnâ me'ahu eḣâhu hârûne vezîrâ(n)
Andolsun, Biz, Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik ve kardeşi Harun'u da ona yardımcı kıldık.
Andolsun ki Musa'ya kitap verdik, kardeşi Harun'u da ona yardımcı yaptık.
Bu ayet, Allah'ın Hz. Musa'ya Kitap vermesini ve kardeşi Hz. Harun'u ona yardımcı kıldığını bildirmektedir. Ayet, peygamberlik görevinin ilahi desteğini ve bu görevin ifasında yardımcıların önemini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îtâ'' kelimesini 'vermek, ihsan etmek' olarak açıklar ve genellikle bir şeyi karşılıksız veya lütuf olarak vermeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'âtenâ' ifadesi, Allah'ın Hz. Musa'ya Kitap'ı bir lütuf ve ihsan olarak verdiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'îtâ'' kelimesinin 'bir şeyi birine ulaştırmak' anlamını taşıdığını ve bu ulaştırmanın bazen maddi, bazen manevi olabileceğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, ilahi bir vahyin, yani Kitab'ın Hz. Musa'ya ulaştırılmasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'Kitab' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'yazılı olan şey' veya 'Allah'ın indirdiği vahiy' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'el-Kitâb', Hz. Musa'ya indirilen Tevrat'ı ifade etmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Kitab' kavramının Kur'an'da sadece 'yazılı metin' değil, aynı zamanda 'ilahi buyruklar bütünü' ve 'Allah'ın ezelî kelamı' anlamlarını da taşıdığını vurgular. Hz. Musa'ya verilen 'Kitab', ilahi bir rehberlik ve şeriat olarak anlaşılmalıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Kitab' kelimesinin kök anlamının 'bir araya getirmek, toplamak' olduğunu ve bu nedenle yazılı metinlerin 'kitab' olarak adlandırıldığını belirtir. Ayetteki 'el-Kitâb', Allah'ın emirlerini ve hükümlerini bir araya getiren ilahi metni ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ce'ale' fiilinin 'kılmak, yapmak, tayin etmek' anlamlarına geldiğini ve bu ayetteki kullanımının, Allah'ın Hz. Harun'u Hz. Musa'ya yardımcı ve destekçi olarak tayin etmesi anlamına geldiğini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ce'ale' fiilinin bazen 'yaratmak', bazen de 'bir şeyi bir duruma dönüştürmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'ce'alnâ', Allah'ın iradesiyle Hz. Harun'un Hz. Musa için özel bir konuma getirilmesini, yani vezir kılınmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vezîr' kelimesinin 'yük taşıyan, yardım eden, destek olan' anlamlarına geldiğini belirtir. Vezir, hükümdarın yükünü hafifleten, ona yardım eden kişidir. Ayetteki 'vezîrâ', Hz. Harun'un Hz. Musa'nın peygamberlik görevindeki yükünü paylaşan ve ona destek olan kişi olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'vezîr' kelimesinin 'sırtına yük yüklenen' anlamından türediğini ve bu nedenle 'hükümdarın yükünü taşıyan, ona yardım eden' kişi için kullanıldığını ifade eder. Hz. Harun'un 'vezîr' kılınması, onun Hz. Musa'nın risalet görevindeki zorluklarına ortak olduğunu ve ona yardımcı olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'vezîr' kavramının Kur'an'da genellikle 'yardımcı, destekçi, danışman' anlamlarında kullanıldığını ve bu rolün, peygamberlik gibi ağır bir görevin ifasında hayati önem taşıdığını belirtir. Hz. Harun'un vezirliği, Hz. Musa'nın tebliğ görevinde yalnız olmadığını ve güçlü bir desteğe sahip olduğunu ifade eder.
Furkân Sûresi
“Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe vece’alnâ me’ahu ehâhu hârûne vezîrâ(n)” Andolsun, Biz, Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ve kardeşi Hârûn’u da ona yardımcı kıldık. (25/35)
Âyet rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
Mûsâ a.s. a Museviyet mertebesi ve bu mertebenin kitabı olan ve bu mertebeyi anlatan Tevrat verilmiştir…
Kardeşi Harun’u yardımcı kılınması isteği ve kabulü Tâhâ sûresi âyetlerinde geçmektedir. (Murat Derûni)
وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي
(Vec’al lî vezîren min ehlî.)
(Tâ-Hâ-20/29) “Ve ailemden bana bir yardımcı kıl.”
“Ehli” ifâdesi aklın şubelerini belirtmektedir. İnsanda aklın yanı sıra onun şubeleri olan fikir, idrâk, zekâ vb. ile bana yardımcı ol denilmektedir.
Mûsevîyyet düzeyinde olan bir kimse nefsin karşısında sadece kendi varlığı ile yetinemiyor ve bir yardımcı istiyor.
هَارُونَ أَخِي
(Hârûne ahî.)
(Tâ-Hâ, 20/30) “Kardeşim Hârûn.”
Kardeşim Hârûn’dan kasıt, bir bakıma kendisinde olan güçlerden, en kuvvetli olanların faaliyete geçmesidir. Örneğin Rûhun ona yardım edecek en güçlü tarafı olan akıl gibi.
Bu talepte gerçekten ince bir hakikat vardır, Daha evvelce Hârun’un bu işlerle hiç tecrubesi ve İlâh-î bir işareti olmadığı halde Mûsânın talebinin, bâzı işlerin bu âlemde de düzenlendiği hakikatine bir ışık tutmaktadır. Yani bütün her şeyin hiç eksiksiz Esmâ âleminde düzenlenmeyip yeri geldiğinde ihtiyaç halinde bu âlemde de oluşturulup faaliyyete geçirildiğide ifade edilmektedir. Mûsâ, Hakk tarafından bâtında, Hârun ise Mûsâ tarafından zâhirde seçilmiştir. Bu da gösteriyor ki, “Kaza ve Kader” sadece bâtın âleminde oluşturulmuyor bu âlemin de kaderin oluşmasında tesirinin varlığı gerçektir. Eğer kişinin yaptığı ve yapacağı bütün fiilleri bâtın âleminde düzenlenmiş oluyor ise bu “cebriyedir” kişi bütün fiilerini sadece kendi uluşturuyor ise buda “mutezile”dir.
Dengelisi ise ehli sünnet’tir. Bu hususta Efendimizin de bir talebi vardır. İslâmiyetin başlarında (Yarabb’i beni Ömer veya ebulhakem ile destekle) demiştir. Ebulhakem, daha sonra Ebu cehil olmuştur, demekki burada seçim ve seçme konusu vardır. Neticede bu seçim Ömer (r.a.) isabet etmiştir.
Burası (Kazâ ve Kader) bahsinin yeri olmadığı için bu kadar bir hatırlatma ile yetinelim ve bu hususun bunların dışında da daha birçok yönlerinin olduğunu en azından bilelim.
اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي
(Uşdud bihî ezrî.)
(Tâ-Hâ-20/31) “Onunla, gücümü artır (beni güçlendir).”
Onu da hakikat-i İlâhiyyenden nasiblendirerek kendindeki güçlerin farkına vardırarak hem kendini hem beni güçlendir.
وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي
(Ve eşrikhu fî emrî.)
(Tâ-Hâ-20/32) “Ve onu, işimde bana ortak kıl.”
Onun beşeriyetinin üzerine inşa ettiğin hakikatiyle bu işimde bana ortak kıl. Burada ki ortaklık şirke karşı kurulan birliktir. Diğer şirk ise Hakk’a karşı kurulan kesret birliğidir. Biri mutlak suç değeri ise mutlak Hakk’tır.
كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا ﴿٣٣﴾
(Key nusebbihake kesîrâ.)
(Tâ-Hâ-20/33) “Seni, çok tesbih etmemiz için.”
Bilindiği gibi Mûseviyyet Tenzîh mertebesidir ve aslı tesbîhtir. Yani seni noksan sıfatlardan tenzîh ederek tesbîh edelim. Bunun, için bize güç ver.
وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا ﴿٣٤﴾
(Ve nezkureke kesîrâ.)
(Tâ-Hâ-20/34) “Ve Seni, çok zikredelim.”
Yapacağımız fiilerimiz hakkında da seni çok zikredelim. Daha evvelce bilinmeyen Mûseviyyet “tenzîh” hakikatlerini bizlere bildirdiğinden bizde bunlarla da seni çok zikredelim.
إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيرًا
(İnneke kunte binâ basîrâ.)
(Tâ-Hâ, 20/35) “Muhakkak ki Sen, bizi görensin.”
Müşahede hakkında, bu mertebenin sâlikleri, Allah’ın kendilerini gördüğü kanısında’dır. Benzer diğer Âyet-i Ke-rîmede de, “İnnellahe basîrun bil ibad” (Mü’min 40-44) Muhakkak ki Allah kullarını görendir. Diğer yönüyle “kullarıyla görendir.” Bu âyet-i kerimeler içerik yönünden bir birine çok benzediği halde, ifadelerde biraz değişiklik vardır şöyle ki, Birincide “bizi görensin.” İfadesiyle ilk ağızdan müşahede dir, diğeri ise “kullarını görendir,” “kullarıyla görendir.” İfadeleri başka bir ağızdan, anlatıştır.
“bizi görensin.” İfadesi daha sonra mademki “bizi görensin.” O halde kendini göster bende seni göreyim, arzusuna dönüşecektir, Ancak daha henüz vakti olgunlaşmadığından (Lenterânî) (A’raf-7/143) yani “sen beni göremezsin” olacaktır.
قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُولَكَ يَا مُوسَى
(Kâle kad ûtîte su’leke yâ mûsâ.)
(Tâ-Hâ-20/36) “(Allahû Tealâ): “Ey Mûsâ! Sana istediğin verilmiştir.” dedi.”
Demek ki kişi Mûsevîyyet mertebesine geldiğinde bu şekilde ihtiyaçları oluyor.
Dili peltek oluyor, yani tam bir Muhammedîyyet düzeyine ulaşım olmadığı için vahdet hakîkâtlerini tam olarak anlatamıyor. Anlatabilmesi için kendisi gibi bir yardımcı istiyor. Ve samimi olan bu istek neticesinde kendisinin talebleri veriliyor, yeterki bizler istemesini bilelim. Demekk’i Hakk’a bu yönü ile Mûseviyyet mertebesi itibariyle dua etmekte bir sakınca yokmuş.[55]