Ve-inneke letulekkâ-lkur-âne min ledun hakîmin ‘alîm(in)
Şüphesiz bu Kur'an sana, hüküm ve hikmet sahibi, hakkıyla bilen Allah tarafından verilmektedir.
(Resulüm!) Şüphesiz ki bu Kur'ân, sana hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından indirilmektedir.
Neml Suresi'nin 6. ayeti, Kur'an'ın ilahi menşeini ve Hz. Peygamber'e vahyedilişini vurgulamaktadır. Ayet, Kur'an'ın hikmet ve ilim sahibi Allah katından geldiğini belirterek, onun yüceliğini ve doğruluğunu pekiştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'لقي' kökünün 'bir şeye ulaşmak, onu elde etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لتلقى' ifadesi, Hz. Peygamber'in Kur'an'ı doğrudan Allah'tan, yani vahiy yoluyla almasını, ona ulaştırılmasını ifade eder. Bu, Kur'an'ın beşerî bir kaynak değil, ilahi bir menşeden geldiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'تلقى' fiilinin 'öğretilmek, belletilmek' anlamında kullanılabileceğini ima eder. Bu bağlamda, Hz. Peygamber'e Kur'an'ın Allah tarafından öğretildiğini, onun kalbine indirildiğini ve böylece onu alıp tebliğ etmeye hazır hale getirildiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'لقي' fiilinin Kur'an'daki kullanımlarının genellikle bir karşılaşma, bir şeye ulaşma veya bir şeyi elde etme anlamlarını taşıdığını belirtir. Buradaki 'لتلقى' ise, vahyin doğrudan ve kesintisiz bir şekilde Hz. Peygamber'e ulaştırılması, onun bu ilahi kelamı alması eylemini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Kur'an' kelimesinin 'karae' (okumak, toplamak) fiilinden türediğini ve 'okunan, toplanan' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'tan gelen ve okunmasıyla ibadet edilen, hükümlerini toplayan ilahi kelamı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Kur'an' kavramının İslam öncesi Arap şiirinde 'okuma, kıraat' anlamında kullanıldığını, ancak Kur'an'ın kendisiyle birlikte 'Allah'ın vahyedilmiş kelamı' anlamını kazandığını vurgular. Bu ayette 'Kur'an', Allah'ın doğrudan vahyi olarak, Hz. Peygamber'e indirilen kutsal metni ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'Kur'an'ın 'okunan' anlamına geldiğini ve Allah'ın kelamı olduğunu belirtir. Ayetteki 'Kur'an', Allah'ın hikmet ve ilim sahibi sıfatlarıyla gönderdiği, insanlara doğru yolu gösteren ilahi mesajı temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hakîm' kelimesinin 'hüküm veren, hikmet sahibi' anlamlarına geldiğini ve 'hükm' kökünden türediğini belirtir. Allah için kullanıldığında, O'nun her şeyi en doğru ve en uygun şekilde yaratan, her işinde bir hikmet bulunan ve hükmü mutlak olan zat olduğunu ifade eder. Ayetteki 'Hakîm', Kur'an'ın içeriğindeki derin anlamların ve hükümlerin kaynağının Allah'ın bu sıfatı olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hakîm'in 'eşyayı kemaliyle bilen ve onları kemaline uygun olarak yapan' anlamına geldiğini ifade eder. Bu ayette 'Hakîm' sıfatı, Kur'an'ın her bir ayetinin, her bir hükmünün ve her bir kelimesinin Allah'ın sonsuz hikmetiyle konulduğunu, hiçbir eksiklik veya yanlışlık içermediğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hakîm'in 'hüküm veren, hikmet sahibi' ve 'her şeyi sağlam yapan' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'Hakîm', Kur'an'ın Allah'ın hikmetinin bir tezahürü olduğunu, onun hükümlerinin adil ve doğru olduğunu, her şeyin en uygun şekilde düzenlendiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'alîm' kelimesinin 'ilim' kökünden türediğini ve 'her şeyi bilen' anlamına geldiğini belirtir. Allah için kullanıldığında, O'nun geçmişi, geleceği, gizliyi ve açığı, görüneni ve görünmeyeni kuşatan sonsuz bir ilme sahip olduğunu ifade eder. Ayetteki 'Alîm', Kur'an'ın içerdiği bilgilerin, haberlerin ve hükümlerin kaynağının Allah'ın bu sonsuz ilmi olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'alîm' sıfatının Allah'ın her şeyi en ince ayrıntısına kadar bildiğini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'Alîm', Kur'an'ın Allah'ın sonsuz ilminin bir yansıması olduğunu, içinde barındırdığı her bilginin mutlak doğru olduğunu ve insanlığın bilmediği nice sırları ihtiva ettiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'alîm'in 'ilim sahibi' anlamına geldiğini ve Allah'ın bu sıfatının O'nun her şeyi kuşatan bilgisine işaret ettiğini belirtir. Ayetteki 'Alîm', Kur'an'ın Allah'ın ilmiyle indirildiğini, dolayısıyla onun içerdiği her şeyin kesin bilgiye dayandığını ve insanlara en doğru bilgiyi sunduğunu ifade eder.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“ve inneke” Muhakkak ki sen , okuyan kişiye inneke sen deniyor. Burada başta efendimiz e hitap olmak üzere kim okuyorsa, hem de inneke tahkikle kuvvetle sen deniyor. Sadece ke , minke denmiyor. ‘ Muhakkak ki sen kûr’ânı telâkki edeceksin. Telâkki mulâki olacaksın veya bunu anlayacaksın idrak edeceksin. Nereden anlayacaksın bunu “min hakiym” ve “alim” olanın “ledün”yanından bu sana telakki ettirilecek, idrak ettirilecek ve yaşattırılacak.
Bakın bu Âyetin dışına çıkmak mümkün değil. mümkün değil derken olması mümkün değil. Çünkü kat-i ve kesinlik var. O zaman neye kalıyor iş. Verici vereceğini mutlaka vereceğini söylüyor. ama alıcı da mutlaka alıcı, alması gerekir. Burada nasıl? “inneke” muhakkakki sen sana verilecektir. O da diyeceki “inneke ene” ben “ahizun”
bunu tutacağım –alacağım demek şartıyla ancak. Yoksa bir baba der ki okulunu bitir sana bisiklet alacağım. Ama o çocuk okulunu bitirmezse baba o, bisikleti almaz. Çocuk da diyecekki baba mutlaka ben okulumu bitireceğim. Madem sen bana mutlaka alıp vereceksin. Ben de mutlaka okulumu bitireceğim. Çünkü şartı ona bağlı.
İşte C. Hakk ta her birerlerimize bakın bu sadece Hz. peygamberimize değil –her birerlerimize –kendi bulundu-ğumuz mertebelerimiz itibariyle neredeyse olursa onunda üstünü de vereceğim. Yeter ki avuç acalım. Gönlümüzü acalım. Ufkumuz, sadrımızı açalım. “Elem neşrah leke sadrek’i” yaşayalım. Evvelâ yer açalım ki o verecek olan verebilsin. Biz evimizi hazırlamazsak, mobilya alsak nereye koyacağız. Ya odamıza göre mobilya, ya mobilya ya göre oda büyütülecek.
Bende mobilya çok korkmayın büyütün odaları istediğiniz kadar, bende halı da var , seccade de var. hepsi var. “inneke le tulekkal kûr’âne” Kesin olarak söylüyor. Kûr’ânı telâkkî ettireceğiz. Kimin tarafından “min ledün hâkimin alim.”
C. Hakkın hakîm ve alîm ismi bu faaliyeti yapacaktır. Alîm’den ne gelir? bilgi gelir. Hakîmden ne gelir, hikmet gelir. Size bu hikmetli bilgileri hakîmden –alîm, ilim sahibi olan-ilmi faaliyete geçiren alîmdir. Bu hikmetlerle dolu ve bu ilmi Hikmetleriyle birlikte size öğreteceğim, demek var. Efendimizin Hakikati Muhammediyye şahsında her birerlerimize çok büyük müjdeler vardır. Biz de o hakikati muhammediyyenin nûrlarından birer nûr olduğumuza göre –o güneşse bizde o güneşin ışıkları, ama ışıkları güneşi seyretmekte değil mi? Niye bizde öyle güneşin ışıklarından olup ta kendimizde birer ışık birer güneş hük-müne girmeyelim. Önümüzde mâni diye bir şey yok. Ma-nileri biz çıkartıyoruz. Aman şu böyle, bu böyle oldu diye.
Neye öncelik veriyorsak işte o bizim hayatımızda perde oluyor. Emin olun Allah yolu öncelikli olduğu zaman bütün diğer mevzular kolaylaşır. Nusret Babam (Rahmetullahi Aleyhi) şöyle derdi ki, “-oğlum 100 tâne derdin varsa onu 1’e indir. O da Hakk, derdi olsun”. Hepimizin türlü türlü dertleri vardır. Biz onlara dert de imtihan da demeyelim. Güzellikleri var diyelim. Çünkü onların hepsi güzelliktir. Biz nefsimize ters geldiği için onlara dert diyoruz. Ehlullahtan bir zât ;
Dert dert derdim ben derdime, Derdim bana derman imiş. Demiştir.
C. Hakk dert vermez insâna. Derman verir sadece. Ama o dermanı dert gibi gözükür başta. Neden? Nefsimize tabiatımıza ters gibi bir şey olduğu için dert gibi görünür. Aslında o devâdır. Dermandır. Ehlullahtan birisi gene bakmış böyle bir müddet hastalık yok, şu yok, bu yok, eyvah demiş “Rabbim beni unuttu.” Benimle ilgilenmiyor artık demiş. C.Hakk bâzı kimselere, hepimize, ufak tefek bazı şeyler vermesi onun bizimle ilgilendiğini gösterir. Bakın dikkat edin çünkü o verilen bir özellik, bir husus, bir program dahilinde verilmekte. Rasgele hepimizin başına gelen bir şey değildir. Meselâ öyle bir program dahilinde veriliyor ki, meselâ bir hastalık oluyor fizik bedende hemen bu rasgele olan bir şey değil. Program neticesinde- başı-ortası-sonu-nasıl olacaksa programı yapılıyor. Ondan sonra tahakkuka başlıyor. Biz onu hissetmeye başlıyoruz. O zaman ilgili bizimle C.Hakk.Her birerlerimizle, başımıza gelen şeyin evvelâ programı yapılıyor, ondan sonra tatbikatı gözüküyor.
(Ve inneke le tülekkâlkûr’âne min ledün hakîmin alîmin.) Muhakkak ki sana buyuruyor C. Hakk, len tahkik var.
inneke: muhakkak –len: tekrar muhakkak. Sana Kûr’ân-ı telâkki ettireceğim, idrak ettireceğim. Kimin tarafından alîm ve hakîm olan Allahın yanından telâkki ettireceğim. Zâti ilmi vereceğim. Hikmetlerle ve alîmlikle zât-i ilmimi vereceğim. Onun eğitimini yapacağım. Bilindiği gibi hikmet, “her şeyi yerli yerine koymaktır.” Diğer yönüyle, “Kalbe vasıtasız gelen ilim” diye tarif edilir. İşte böyle bir hikmet, ezel ve ebed ilmini bilen Hakk tarfından böyle bir telâkki başlıyor. Mûseviyet Mertebesinin hakikatini telâkki ettiriyor. İşte Âyet-i kerîmenin devamı: