Vemine-nnâsi men yekûlu âmennâ bi(A)llâhi fe-iżâ ûżiye fi(A)llâhi ce'ale fitnete-nnâsi ke'ażâbi(A)llâhi vele-in câe nasrun min rabbike leyekûlunne innâ kunnâ me'akum(c) eve leysa(A)llâhu bi-a'leme bimâ fî sudûri-l'âlemîn(e)
İnsanlardan öyleleri vardır ki, "Allah'a inandık" derler. Ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca, insanlardan gördükleri baskı ve işkenceyi Allah'ın azabı gibi tutar. Andolsun, Rabbinden bir yardım gelecek olsa mutlaka, "Biz de sizinle beraberdik" derler. Allah, herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?
İnsanlardan kimi vardır ki, "Allah'a inandık" der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi tutar. Halbuki Rabbinden bir yardım gelecek olsa, mutlaka, "Doğrusu biz de sizinle beraberdik" derler. Acaba Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir?
Bu ayet, iman iddiasında bulunan ancak zorluklarla karşılaştığında imtihanı terk eden veya menfaat peşinde koşan münafıkların psikolojisini ve dilsel ifadelerini ele almaktadır. Ayet, 'iman', 'eziyet', 'fitne', 'azap' ve 'nasr' gibi temel kavramlar üzerinden bu ikiyüzlü tavrı ifşa ederken, Allah'ın kalplerde olanı bildiği vurgusuyla ilahi murakabeyi hatırlatmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman kelimesi, 'emn' kökünden türemiştir ve kalbin tasdikiyle birlikte emniyet ve güven duygusunu ifade eder. Ayetteki 'âmennâ' ifadesi, zahiren Allah'a teslimiyet ve güven beyanını, ancak münafıkların durumunda bu güvenin samimiyetsizliğini ve zorluk anında sarsılmasını ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre iman, sadece entelektüel bir kabul değil, aynı zamanda Allah'a tam bir teslimiyet ve güvenle kendini O'na bırakma halidir. Bu ayetteki kullanım, bu teslimiyetin yüzeysel olduğunu ve dış baskılar karşısında kolayca terk edilebildiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ûziye' kelimesini 'zarar ve meşakkatle karşılaşmak' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah yolunda karşılaşılan her türlü sıkıntı, baskı ve işkenceyi ifade eder ki bu, münafıkların iman iddialarını test eden bir durumdur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu kelimenin mecazi olarak 'imtihan edilmek' anlamında kullanılabileceğini belirtir. Ayette, münafıkların Allah uğruna maruz kaldıkları eziyetin, onların imanlarının gerçekliğini ortaya koyan bir imtihan aracı olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, fitneyi 'altını ateşle saflaştırmak gibi, insanı denemek ve sınamak' olarak tanımlar. Ayetteki 'fitnete' kelimesi, münafıkların insanların kendilerine uyguladığı baskı ve eziyeti, Allah'ın azabı gibi algılamalarını, yani bu imtihan karşısında sapmalarını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, fitnenin 'imtihan, bela, günah, şirk, azap' gibi birçok anlamı kapsadığını belirtir. Ayetteki 'fitnete' kelimesi, münafıkların insanların eziyetini, Allah'ın azabı gibi görerek imtihanda başarısız olmalarını ve doğru yoldan sapmalarını anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, fitnenin Kur'an'da genellikle 'imtihan ve deneme' bağlamında kullanıldığını, ancak aynı zamanda 'sapma ve kargaşa' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Bu ayette, münafıkların insanların baskısını bir imtihan olarak değil, kaçınılması gereken bir azap olarak görmeleri ve bu yüzden dinlerinden dönmeleri bir 'fitne' olarak nitelendirilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, azabı 'acı veren ceza' olarak tanımlar. Ayette, münafıkların insanların eziyetini, Allah'ın kendilerine vereceği azapla eşdeğer tutarak, bu dünyadaki geçici sıkıntıdan kaçınmak için ahiret azabını göze alabileceklerini ima eden çarpık bir mantıklarını ortaya koyar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, azabın 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' anlamından türediğini ve 'insanı arzu ettiği şeyden alıkoyan acı' olduğunu belirtir. Ayetteki kullanım, münafıkların insanların eziyetini, kendilerini dinden alıkoyan ve kaçınılması gereken bir 'azap' olarak görmelerini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, nasr kelimesinin 'düşmana karşı yardım etmek ve galip gelmek' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'nasr' ifadesi, müminlere Allah tarafından gelecek olan zafer ve desteği ifade eder ki bu, münafıkların tekrar müminlerin safına geçme bahanesi olarak kullandıkları bir durumdur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, nasr'ı 'birine yardım etmek ve onu düşmanına karşı desteklemek' olarak açıklar. Ayette, münafıkların, müminlere bir zafer veya yardım geldiğinde, kendi menfaatleri doğrultusunda hemen onlarla birlikte olduklarını iddia etmelerini anlatır.
Ankebût Sûresi
İnsanlardan öyleleri vardır ki, “Allah’a inandık” derler. Ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca, insanlardan gördükleri baskı ve işkenceyi Allah’ın azabı gibi tutar. Andolsun, Rabbinden bir yardım gelecek olsa mutlaka, “Biz de sizinle beraberdik” derler. Allah, herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir? (29/10)
Ehlullahtan çeşitli kişilere isnat edilen ama İbrahim Tennuriye[13] ait olduğunu düşündüğüm kahrında hoş lütfunda hoş;
Cana cefa kıl, ya vefa Kahrın da hoş, lutfun da hoş,
Ya derd gönder ya da deva, Kahrın da hoş, lutfun da hoş.
Hoştur bana senden gelen:
Ya hilat-ü yahut kefen,
Ya taze gül, yahut diken..
Kahrın da hoş lutfun da hoş.
Gelse celalinden cefa Yahut cemâlinden vefa, İkisi de cana safa Kahrın da hoş, lutfun da hoş.
Ger bağ-u ger bostan ola.
Ger bendü ger zindan ola, Ger vasl-ü ger hicran ola, Kahrın da hoş, lutfun da hoş.
Ey padişah-ı Lemyezel!
Zat-ı ebed, hayy-ı ezel!
Ey lutfu bol, kahrı güzel!
Kahrın da hoş, lutfun da hoş.
Gerek ağlat, gerek güldür, Gerek dirgür, gerek öldür
Bu Âşık hem sana kuldur Kahrın da hoş, lütfun da hoş.
ÂŞIK İBRAHİM TENNURİ
? – 1482 Kayseri
Bu dizelerden anlaşıldığı üzere, ehlullah, irfan ehli bu gelen celal ve cemal tecellilerinin Allah c.c. esmâ-i ilâhiyye yönlerinden geldiğini bilir… Ama hayal ve vehimde yaşayan ise bunun kimlik verdiği her bir zuhur yönünden gelen nefsani eziyetleri Allahın eziyeti gibi değerlendirir. Ama bir lütuf ganimet gelecek olsa sizinle bearberdir diyerek oradan pay isterler isterler.
Mesnevi-i şerifte bilinen bir hikayedir. Birisi bir döğmeciye gider ve bana aslan döğmesini yap der. Döğmecide iğnesini eline alıp aslan motifini işlemeye başlar. Döğmeyi yaptıran haliyle acıyınca neresini yapıyorsun diye sorar. Kuyruğunu yapıyorum cevabını alınca, aman bırak kuyruğu olmasın der. Yine iğnenin acıları devam edince şimdi neresini yapıyorsun diye sorar. Döğmeci karnını yapıyorum der. Gözünü seveyim karnıda olmasın der. Tekrar acılar devam edince tekrar sorar ve yelesini yapıyorum cevabını alır. Ve yine yeleside olmasın a! Kardeş deyince, döğmeci dayanamaz. Orasını yapma, burasını yapma “Aslan” aslanlıktan çıktı der.
Hikayeden de anlaşılacağı üzere yolda zaman zaman salike manevi iğneler batırılır ve sesi çıkıyor mu? Çıkmıyor mu? Diye bakılır. (Murat Derûni) İşte o yüzden zâhir hayatta da mümkün olduğu kadar hep kaliteli kumaşlardan elbiseler yapmışızdır, ayrıca bâtıni hayatta da kaliteli kumaşlar aramaktayız ki, evvelâ kesilip biçilmeye, daha sonra iğnelerle dikilip ütülenmeye ve bütün bunlara dayanmayı, kabul edebilsinler. “İz-T.B”