Fekeżżebûhu feeḣażet-humu-rracfetu feasbehû fî dârihim câśimîn(e)
Kavmi, onu yalanladı. Bunun üzerine kendilerini o malum sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar.
Fakat onu yalancılıkla itham ettiler. Derken, kendilerini bir sarsıntı yakalayıverdi ve yurtlarında diz üstü çökekaldılar.
Ankebût Suresi 37. ayet, Semûd kavminin peygamberlerini yalanlaması sonucu başlarına gelen azabı tasvir etmektedir. Ayet, yalanlama fiilinin ardından gelen ilahi cezayı ve bu cezanın fiziksel sonuçlarını 'titreme' ve 'diz üstü çökme' kavramlarıyla vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezzebe' fiilinin bir şeyi yalanlamak, doğru olmadığını iddia etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Semûd kavminin peygamberleri Salih'in tebliğini ve mucizelerini inkâr etmesini ifade eder, bu da ilahi azabın sebebi olmuştur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kezzebe' fiilinin Kur'an'da bazen 'yalanlamak' bazen de 'inkâr etmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Burada, peygamberin risaletini ve getirdiği hakikatleri reddetme anlamındadır, bu da onların helakine yol açan temel günahtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'er-racfe' kelimesinin şiddetli sarsıntı, deprem anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, Semûd kavmini helak eden, onları yerle bir eden büyük bir doğal afeti, muhtemelen bir depremi veya şiddetli bir sarsıntıyı anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'recf' kökünün şiddetli hareket ve sarsıntı anlamına geldiğini belirtir. 'Er-racfe' ise bu sarsıntının bir defada meydana gelen şeklidir ve Kur'an'da genellikle ilahi azabın bir tezahürü olarak kullanılır. Burada, yalanlamanın karşılığı olarak gelen yıkıcı bir felaketi ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'azap' kavramının farklı tezahürlerini incelerken, 'racfe' gibi doğal afetlerin ilahi gazabın somutlaşmış halleri olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'racfe', Semûd kavminin inkârına karşılık gelen, onları helak eden fiziksel bir cezadır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'câsim' kelimesinin yere yapışmış, hareketsiz kalmış, diz çökmüş veya yüzüstü kapanmış ölüler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'câsimîn' ifadesi, Semûd kavminin 'racfe' sonrası helak olup, oldukları yerde cansız bir şekilde yığılıp kalmış hallerini tasvir eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'cesm' kökünün bir şeyin yere yapışması, hareketsiz kalması anlamına geldiğini açıklar. 'Câsimîn' ise, azapla helak olanların, sanki yere mıhlanmış gibi, oldukları yerde cansız ve hareketsiz bir şekilde kalışlarını ifade eder. Bu, azabın şiddetini ve kaçınılmazlığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'cüsûm' kelimesinin cansız bedenler için kullanıldığını ve 'câsim'in de bu cansız bedenlerin yere yığılmış halini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Semûd kavminin azap sonrası ölümle sonuçlanan, hareketsiz ve cansız bir şekilde kalışlarını vurgular.
Ankebût Sûresi
“Fekezzebûhu feehazet-humu-rracfetu feasbehû fî dârihim câsimîn(e)” (29/37) Kavmi, onu yalanladı. Bunun üzerine kendilerini o malum sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar. (29/37)
Medyeniyyet : Gönül göğünü ve beden arzını (toprağını) adaletle korumak için tartıyı koymuştur. Tartı-Terazinin inkılabıdır.
Fusûs’ul Hikem Şuayb Fasssı giriş bölümünde kalb himeti hakkında;
"Yakinen bil ki, cam-i Cem dedikleri senin kalbindir. Şadi ve gamın mustakarrı senin kalbindir. Yani gamlanmanın ve hoşluğun yeri yine senin kalbindir. Eğer cihanı görmek temennisinde isen, eşyanın tümünü o kalb içinde görmek mumkündür. Baş gözü anasır olan madde kalıbı görür, sır olan şeyi ancak kalb gozü görür. Evvela kalb gözünü aç, sonra bütün eşyayı temaşa et!" Şuayb (a.s.) dahi, çok evlat sahibi idi; ve tüm manaların ve cuz'iyyenin sahibi olduğu halde makam-i kalbide olup, Şuayb (as) kalb makamında olup, İlahi ahlakla ahlaklanmış ve "Allah" ism-i cami'inin mazharı olan bir insan-i kamil idi. Ve onun üzerine sıfat-ı kalbiyye galib olmakla Kur'an-i Kerim'de buyruldugu üzere Medyen ehline : (En'am, 6/152)
﴿١٥٢﴾ وَلا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ اِلا بِالَّتِى هِىَ اَحْسَنُ حَتَّى يَبْلُغَ اَشُدَّهُ وَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ لانُكَلِّفُ نَفْسًا اِلا وُسْعَهَا وَاِذَا قُلْتُمْ فَاعْدِلُوا وَلَوْ كَانَ ذَاقُرْبَى وَبِعَهْدِ اللَّهِ اَوْفُوا ذَلِكُمْ وَصَّيكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ 6.152*************
6/152-) Ve la takrebu malel yetiymi illâ billetiy hiye ahsenü hatta yeblüğa eşüddeh* ve evfül keyle vel miyzane bilkıst* la nükellifü nefsen illâ vüs'aha ve iza kultüm fa'dilu velev kâne zâ kurba* ve Bi ahdillahi evfu* zâliküm vassaküm Bihi lealleküm tezekkerun;
Enam (6) / 152- Yetim, rüşd çağına erişinceye kadar, malına, sadece en güzel bir niyetle yaklaşın! Ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarım yükleriz. Söz söylediğiniz zaman (lehinde ve aleyhinde söyleyeceğiniz kimse) yakınlarınız bile olsa adaletli olun. Allah’a verdiğiniz sözü tütün. İşte Allah size iyice düşünesiniz diye bunları emretti.
Ya'ni "Ey ahali! Adl ile kileyi tamam ölçün ve teraziyi lamara tartin! Ve nasın hakki olan eşyalarını noksan vermeyin; ve yeryuzünde nasın hukukunu naks ile fesâd edenlerden olmayın!" derdi. Şuayb (as) ın kavimi yol üstünde otururlarmış alış verişte çok hile yaparlarmış onun için bu hüküm Adl ona verilmiştir.