Âl-i İmrân Sûresi 155. Âyet
آل عمران
İnne-lleżîne tevellev minkum yevme-ltekâ-lcem'âni innemâ-stezellehumu-şşeytânu biba'di mâ kesebû(s) velekad ‘afa(A)llâhu ‘anhum(c) inna(A)llâhe ġafûrun halîm(un)
İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları, şeytan ancak yaptıkları bazı hatalardan dolayı yoldan kaydırmak istemişti. Ama yine de Allah onları affetti. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, halimdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir).
İki toplumun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip gidenler var ya, şeytan onların kazandıkları bazı şeylerden dolayı ayaklarını kaydırmak istedi. Ama yine de Allah onları affetti. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, halim(çok yumuşak)dir.
Bu ayet, Uhud Savaşı'nda müminlerden bazılarının geri çekilmesini ele almaktadır. Ayet, bu olayın şeytanın vesvesesiyle gerçekleştiğini ancak Allah'ın affedici ve halim olduğunu vurgulayarak, ilahi rahmetin tecellisini dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'velâ' kökünün asıl anlamının 'bir şeyin başka bir şeye çok yakın olması' olduğunu belirtir. 'Tevellev' fiili ise, bir şeyden yüz çevirme, arkasını dönme ve uzaklaşma anlamında kullanılır. Ayetteki bağlamda, savaş meydanından yüz çevirip geri dönenleri ifade eder, bu da Allah'ın emrinden ve cemaatten uzaklaşmayı simgeler.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tevellâ' fiilinin 'yüz çevirmek, sırt dönmek' anlamında mecazi bir kullanım olduğunu ifade eder. Ayetteki 'tevellev' ifadesi, düşmanla karşılaşmaktan kaçınma ve savaş meydanını terk etme eylemini mecazi olarak anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'velâ' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle 'yakınlık, dostluk, yardım' gibi olumlu anlamlar taşıdığını, ancak 'tevellâ' fiilinin 'yüz çevirmek, sırt dönmek' anlamında kullanıldığında, bu yakınlık ve bağlılıktan kopuşu, yani itaatsizliği ve düşmanla işbirliğini veya savaştan kaçışı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, müminlerin Allah'ın emrinden ve savaşın gerekliliğinden yüz çevirmesi olarak yorumlanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lıkâ' kelimesinin 'iki şeyin bir araya gelmesi' anlamına geldiğini belirtir. 'İltikâ' ise, özellikle iki grubun veya ordunun savaşta karşılaşması durumunda kullanılır. Ayetteki 'ilteka'l-cem'ân' ifadesi, Uhud Savaşı'nda Müslüman ve müşrik ordularının karşı karşıya gelmesini açıkça belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn, 'lıkâ' kökünün 'bir şeyin diğerine ulaşması ve onunla buluşması' anlamını taşıdığını ifade eder. 'İlteka' fiili, bu buluşmanın genellikle bir çatışma veya yüzleşme bağlamında gerçekleştiğini gösterir. Ayetteki kullanımı, iki ordunun savaş için bir araya gelmesini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zell' kökünün 'ayağın kayması, düşme' anlamında kullanıldığını belirtir. 'İstezelle' fiili ise, birini kasten kaydırmak, hataya düşürmek veya günaha sevk etmek anlamına gelir. Ayette, şeytanın müminleri savaş meydanından geri çekilmeye teşvik ederek onların ayaklarını kaydırdığını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zell' kelimesinin 'ayağın kayması' ve 'hata yapma' anlamlarını taşıdığını ifade eder. 'İstezellehüm' fiili, şeytanın insanları bilerek ve isteyerek hataya sürüklemesini, onların iradelerini zayıflatarak günaha düşürmesini ifade eder. Bu ayette, şeytanın müminleri Uhud'da geri çekilmeye kışkırtarak onları hataya sevk etmesi kastedilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'zell' kökünün 'bir şeyin yerinden oynaması, kayması' anlamını taşıdığını ve bunun hem maddi hem de manevi anlamda kullanılabileceğini belirtir. 'İstezelle' fiili, şeytanın insanları doğru yoldan saptırmak için kullandığı hileleri ve vesveseleri ifade eder. Ayette, şeytanın müminlerin imanını ve kararlılığını zayıflatarak onları savaştan geri çekilmeye yönlendirmesi anlatılır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kesb' kelimesinin 'bir şeyi elde etmek, kazanmak' anlamına geldiğini ve genellikle insanın kendi iradesiyle yaptığı fiiller için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'bi-ba'dı mâ kesebû' ifadesi, müminlerin daha önceki bazı hataları veya günahları nedeniyle şeytanın onlara musallat olma fırsatı bulduğunu ima eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kesb'in 'bir şeyi çaba sarf ederek elde etmek' olduğunu ve bu çabanın hem iyi hem de kötü sonuçlar doğurabileceğini belirtir. Ayetteki 'mâ kesebû' ifadesi, müminlerin geçmişte işledikleri bazı kusurları veya hataları ifade eder ki bu kusurlar şeytanın vesvesesine zemin hazırlamıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'afv' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyin izini silmek, ortadan kaldırmak' olduğunu belirtir. Allah'ın 'affetmesi', kulun günahının izini silmesi, onu bağışlaması ve cezalandırmaması anlamına gelir. Ayette, Allah'ın Uhud'da geri çekilen müminleri affettiği vurgulanarak ilahi rahmetin genişliği gösterilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'afv'ın 'günahı silmek, cezayı terk etmek' olduğunu ve bu kelimenin 'mağfiret'ten daha geniş bir anlam taşıdığını ifade eder. Zira 'afv' hem günahı silmeyi hem de cezayı kaldırmayı içerir. Ayetteki 'afâ' fiili, Allah'ın müminlerin hatasını tamamen bağışladığını ve onlara merhamet ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğafr' kelimesinin 'bir şeyi örterek korumak' anlamına geldiğini ve 'ğafûr' isminin, Allah'ın kullarının günahlarını örten ve onları cezalandırmayan olduğunu belirtir. Bu ayette, Allah'ın Uhud'da hata yapan müminlerin günahlarını örttüğü ve onları bağışladığı vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ğafûr' isminin 'günahları çokça bağışlayan, örten' anlamına geldiğini ve bu ismin Allah'ın rahmetinin ve affediciliğinin bir tecellisi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'ğafûr' kelimesi, Allah'ın müminlerin hatalarına rağmen onlara karşı sonsuz bir bağışlayıcılıkla muamele ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hilm' kelimesinin 'öfke anında kendini tutma, acele etmeme' anlamına geldiğini belirtir. 'Halîm' ise, Allah'ın kullarının günahlarına karşı hemen ceza vermeyen, sabırlı ve yumuşak huylu olduğunu ifade eder. Ayette, Allah'ın müminlerin hatasına rağmen onlara hemen ceza vermeyip affetmesi, O'nun 'Halîm' sıfatının bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hilm'in 'öfke ve gazap anında sakin kalma, aceleci olmama' olduğunu ve 'Halîm' isminin, Allah'ın kullarının isyanlarına rağmen hemen cezalandırmayıp onlara tövbe etmeleri için fırsat tanımasını ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın Uhud'da hata yapan müminlere karşı gösterdiği sabır ve merhamet, O'nun 'Halîm' sıfatıyla açıklanır.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(155) (İnnellezîne tevellev minküm yevmel tekal cem'âni innemestezellehümüş şeytanü Bi ba'dı mâ kesebu* ve lekad afAllahu anhüm* innAllahe Ğafurun Halîm;)
“İki toplumun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip gidenler var ya, şeytan onların kazandıkları bazı şeylerden dolayı ayaklarını kaydırmak istedi. Ama yine de Allah onları affetti. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, halîm(çok yumuşak)dir.”