Âl-i İmrân Sûresi 168. Âyet
آل عمران
Elleżîne kâlû li-iḣvânihim veka'adû lev etâ'ûnâ mâ kutilû(k) kul fedraû ‘an enfusikumu-lmevte in kuntum sâdikîn(e)
(Onlar), kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için, "Eğer bize uysalardı, öldürülmezlerdi" diyen kimselerdir. De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz kendinizden ölümü savın."
Kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için: "Eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi" dediler. Onlara de ki: "Eğer iddianızda doğru iseniz, kendinizden ölümü uzaklaştırınız".
Âl-i İmrân 168. ayet, Uhud Savaşı sonrası münafıkların tutumunu ele alarak, kader ve irade arasındaki ilişkiyi, ölümden kaçışın imkansızlığını ve sözde sadakatin boşluğunu vurgulamaktadır. Ayet, 'oturmak', 'itaat etmek', 'öldürülmek', 'savmak' ve 'doğru sözlü olmak' gibi temel kavramlar üzerinden bu derinlikli mesajı iletmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'قَعَدُوا۟' kelimesini, 'savaşa katılmaktan geri durdular, oturdular' anlamında kullanır. Ayetteki bağlamda, münafıkların savaşa gitmeyip Medine'de kalmalarını, yani eylemsiz kalışlarını mecazi olarak ifade eder. (c. 1, s. 104)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'قُعُود' kelimesinin temel anlamının 'ayakta durmanın zıddı olan oturma' olduğunu belirtir. Ancak Kur'an'da bazen 'bir işten geri kalma, vazgeçme' anlamında da kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, münafıkların savaşa katılmaktan geri durmaları, yani 'oturarak' savaştan kaçınmaları kastedilir. (s. 673)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki fiillerin sadece fiziksel eylemleri değil, aynı zamanda ahlaki ve psikolojik durumları da yansıttığını belirtir. 'قَعَدُوا۟' fiili, burada sadece fiziksel bir oturuşu değil, aynı zamanda bir sorumluluktan kaçınma, pasif bir muhalefet ve eylemsizlik durumunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'طاعة' kelimesini 'emre uyma, boyun eğme' olarak açıklar. Ayetteki 'أَطَاعُونَا' ifadesi, münafıkların kendi görüşlerine, yani savaşa katılmama yönündeki tavsiyelerine uyulması durumunda ölümlerin gerçekleşmeyeceği yönündeki yanlış inançlarını yansıtır. (s. 102)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'طوع' kökünün 'isteyerek ve gönüllü olarak bir şeye yönelme' anlamını taşıdığını belirtir. Burada münafıklar, şehitlerin kendi 'istekli' tavsiyelerine uymadıkları için öldüklerini iddia ederek, kendi iradelerini ilahi kaderin önüne koymaya çalışırlar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'itaat' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'a ve Resulüne boyun eğme bağlamında kullanıldığını, ancak burada münafıkların kendi 'itaat' anlayışlarını, yani kendi görüşlerine uymayı öne sürerek, ilahi iradeyi göz ardı ettiklerini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'قتل' kelimesinin 'canı bedenden ayırma, hayatına son verme' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'قُتِلُوا۟' ifadesi, Uhud Savaşı'nda şehit düşen müminleri ifade eder ve münafıkların bu ölümleri kendi iradelerine bağlama çabalarını gösterir. (s. 385)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'قتل' fiilinin Kur'an'da hem fiziksel öldürme hem de mecazi olarak bir şeyi yok etme anlamlarında kullanıldığını açıklar. Burada ise doğrudan fiziksel öldürme, yani şehit düşme kastedilmektedir. Münafıklar, bu ölümleri kendi 'itaat' şartına bağlayarak, ilahi takdiri görmezden gelirler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'درء' kelimesinin 'bir şeyi itmek, savmak, uzaklaştırmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'فَٱدْرَءُوا۟' emri, münafıkların ölümden kaçınma iddialarına karşı bir meydan okumadır; eğer iddialarında samimilerse, ölümü kendilerinden uzaklaştırmaları istenir. (s. 296)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'درء' fiilinin 'bir şeyi defetmek, engellemek' anlamını taşıdığını ifade eder. Bu ayette, münafıkların kaderi inkar eden sözlerine karşılık, Allah'ın onlara 'ölümü kendinizden savın' diyerek, kendi güçlerinin sınırlılığını ve ilahi takdirin kaçınılmazlığını göstermesini emrettiğini belirtir. (s. 445)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'صدق' kelimesinin 'sözün gerçeğe uygun olması, doğru söylemek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'صَـٰدِقِينَ' ifadesi, münafıkların kendi iddialarının doğruluğunu test etmek için onlara meydan okunmasını ifade eder; eğer gerçekten doğru söylüyorlarsa, ölümü savmaları gerekir. (s. 189)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sıdk' kavramının Kur'an'da sadece sözün doğruluğunu değil, aynı zamanda niyetin ve eylemin de doğruluğunu, yani samimiyeti ifade ettiğini belirtir. Burada münafıkların 'doğru sözlü' olup olmadıkları sorgulanarak, onların hem sözlerinin hem de niyetlerinin samimiyetsizliği ortaya konulur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sıdk'ın Kur'an'da imanın ve teslimiyetin bir göstergesi olduğunu ifade eder. Münafıkların 'صَـٰدِقِينَ' olup olmadıkları sorusu, onların imanlarındaki ve Allah'a olan teslimiyetlerindeki eksikliği ve samimiyetsizliği vurgular.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(168) (Ellezîne kâlû li ıhvânihim ve kaadu lev etauna ma kutilu* kul fedreu an enfüsikümül mevte in küntüm sadikîn;)
“Kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için: "Eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi" dediler. Onlara de ki: "Eğer iddianızda doğru iseniz, kendinizden ölümü uzaklaştırınız".”