Men ye/tîhi ‘ażâbun yuḣzîhi veyehillu ‘aleyhi ‘ażâbun mukîm(un)
(39-40) De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Ben de yapacağım. Kişiyi rezil edici azabın kime geleceğini ve sürekli azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz!"
"Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve sürekli bir azabın kimin üzerine konacağını."
Bu ayet, kıyamet gününde kafirlere isabet edecek azabın niteliğini ve sürekliliğini vurgulamaktadır. 'Azab' kelimesi hem utanç verici hem de kalıcı bir ceza olarak iki farklı veçhede ele alınarak, ilahi adaletin kesinliği ve şiddeti dilbilimsel olarak pekiştirilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azab' kelimesinin 'tatlı suyu engellemek' anlamındaki 'azb' kökünden geldiğini belirtir. Bu, cezanın kişiyi rahatlıktan, huzurdan ve tatlı yaşamdan mahrum bırakması, yani acı ve sıkıntı vermesi yönüyle ayetteki 'rezil edici' ve 'sürekli' azap kavramlarıyla örtüşür. Ayetteki 'azab' kelimesi, hem dünyevi hem de uhrevi bir cezayı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'azab' kelimesini 'ceza' ve 'işkence' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, bu azabın kişiyi utandıracak ve sürekli olacak nitelikte olduğunu vurgular. Bu, ilahi cezanın sadece fiziksel bir acı değil, aynı zamanda manevi bir aşağılanma ve süreklilik arz eden bir durum olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'azab' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak kullanıldığını ve 'ceza' anlamının ötesinde, 'acı veren bir deneyim'i ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yuhzîhi' (rezil edecek) ve 'mukîm' (sürekli) sıfatları, bu acı verici deneyimin hem niteliğini hem de süresini belirleyerek kavramın derinliğini artırır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hazy' kökünün 'utanma, aşağılanma' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yuhzîhi' fiili, azabın sadece fiziksel bir acı olmaktan öte, kişiyi toplum içinde veya Allah katında utandıracak, küçük düşürecek bir niteliğe sahip olduğunu ifade eder. Bu, cezanın psikolojik ve sosyal etkisini de içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hazy' kelimesini 'utanma, alçalma ve zelil olma' olarak açıklar. Ayetteki 'yuhzîhi' fiili, azabın kişiyi hem dünyada hem de ahirette utandıracak, yüzünü kara çıkaracak bir ceza olduğunu vurgular. Bu, ilahi adaletin sadece bedensel değil, aynı zamanda onur ve itibar üzerinde de etkili olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hazy' kökünün Kur'an'da genellikle 'rezil etme, aşağılama' anlamlarında kullanıldığını ve bu durumun genellikle Allah'ın gazabına uğrayanların başına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yuhzîhi' fiili, azabın sadece bir ceza değil, aynı zamanda bir utanç ve aşağılanma aracı olduğunu, böylece günahkarların hem fiziksel hem de manevi olarak cezalandırıldığını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'h-l-l' kökünün 'bir yere inmek, konmak' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'yahıllu aleyhi' ifadesi, azabın kişinin üzerine kaçınılmaz bir şekilde ineceğini, ona musallat olacağını ve ondan kurtuluşun olmadığını vurgular. Bu, ilahi cezanın kesinliğini ve mutlaklığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'h-l-l' kökünün 'bir şeyin vuku bulması, gerçekleşmesi' anlamını da içerdiğini ifade eder. Ayetteki 'yahıllu aleyhi' fiili, azabın sadece gelmekle kalmayıp, aynı zamanda kişinin üzerine yerleşeceğini, onu kuşatacağını ve sürekli bir hal alacağını belirtir. Bu, azabın sadece geçici bir durum olmadığını, aksine kalıcı bir gerçeklik olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'h-l-l' kökünün 'bir şeyin zorunlu hale gelmesi, vacip olması' anlamını da taşıdığını açıklar. Ayetteki 'yahıllu aleyhi' ifadesi, azabın sadece bir ihtimal değil, aynı zamanda günahkarlar için kaçınılmaz bir kader olduğunu, Allah'ın adaleti gereği onlara isabet edeceğini vurgular. Bu, ilahi hükmün kesinliğini ve geri dönülemezliğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'k-v-m' kökünden türeyen 'mukîm' kelimesinin 'bir yerde duran, ikamet eden, kalıcı olan' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'azabun mukîm' ifadesi, bu azabın geçici olmadığını, aksine sürekli ve kesintisiz bir şekilde devam edeceğini, yani sonsuz olduğunu vurgular. Bu, ilahi cezanın şiddetinin yanı sıra süresini de belirler.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mukîm' kelimesinin 'daimi, sabit, yerleşik' anlamlarını taşıdığını açıklar. Ayetteki kullanımıyla, bu azabın bir kez başladıktan sonra sona ermeyeceğini, sürekli olarak devam edeceğini ve günahkarların bu durumdan kurtulamayacağını ifade eder. Bu, ahiret azabının en önemli özelliklerinden biri olan ebediliği vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'mukîm' kelimesinin genellikle 'ebedi' veya 'sonsuz' anlamında kullanıldığını ve ahiret azabının niteliğini belirleyen temel kavramlardan biri olduğunu belirtir. Ayetteki 'azabun mukîm' ifadesi, bu azabın sadece şiddetli olmakla kalmayıp, aynı zamanda zaman açısından da sınırsız olduğunu, yani sonsuza dek süreceğini açıkça ortaya koyar.
Zümer Sûresi
Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır; hitâb doğrudan Resûlullâh'a (s.a.v.) yöneliktir ve "kul" (de ki) emrinin devâmı olarak inkârcıların âkıbetini beyân eder.
Âyet iki tür azâbı birbirinden ayırır: "azâbun yuhzîhi" (rezîl edici azap) ve "azâbun mukîm" (kalıcı azâb).
"Azâbun yuhzîhi" (rezîl edici azap): Zâhirî tefsîrlerde "yuhzîhi" (onu rezîl eden) ifâdesi, dünyâda mağlûbiyet, esâret ve itibâr kaybı; âhirette ise mahşer gününde herkesin huzurunda rüsvâ olma şeklinde anlaşılmıştır.
Bedir'de müşriklerin uğradığı ağır mağlûbiyet, bu hızyın dünyâdaki ilk numûnesidir. Ancak, bu hızy, yalnızca dünyevî mağlûbiyetle sınırlı değildir. Kulun dünyâdayken nefsinin hevâsına uyarak işlediği kötü ameller, "sırların ortaya döküleceği mahşer gününde" (Târık 86/9) herkesin önünde âşikar olur. Kul, gizlediğini zannettiği kötü amellerini birden karşısında gördünce rezîl olur, hor ve zelîl bir hâlde kendinden utanır, pişmanlık ve hüsrân içinde azap çeker.
"Hızy" kelimesi yirmi altıncı âyette "dünyâ hayâtında rezîlliği tattırdı" şeklinde geçmişti. Bu rezîllik, âhirettekinin bir numûnesidir; âhiretteki ise kat kat şiddetlidir.
"Yehıllu aleyhi" (üzerine yerleşecek): "Yehıllu" fiili "h-l-l" (inmek, yerleşmek) kökündendir. Azâbın kişinin "üzerine hulûl etmesi", onun dışarıdan gelen ârızî bir musîbet değil, kişinin varlığına nüfûz eden kalıcı bir hâl olduğunu gösterir. Bu, otuz ikinci âyetteki "mesvâ" (kalıcı yurt) kavramıyla örtüşür: Kul azâba gitmez, azâb kula gelip yerleşir.
"Azâbun mukîm" (kalıcı azap): Zâhiren ebedî olarak cehennem ateşinde kalmaktır. Bâtınen Hakk'tan uzak (bu'd) ve perdeli (hicâb) olma hâlinin dâimî hâle gelmesi ve kulun Ru'yetullâh'tan mahrûm kalmasıdır; on üçüncü âyetin yorumunda Mutaffifîn 83/15 ile temellendirilen bu hakîkat, azâbın özünün hicâb olduğunu gösterir. Azâbın kalıcı olması, kişinin a'yân-ı sâbitesindeki inkâr ve gaflet isti'dâdının bir sonucudur.
Cehennem ehlinin azâbı, onların Hakk'ın Celâl esmâsına mazhar olmalarıdır ; bu tecellî onlarda "mukîm" (kalıcı) olarak yerleşmiştir. Cennet ehli Cemâl tecellîsindedir. Her iki grup da kendi hakîkatlerinin gereğini yaşamaktadır.
Birinci azap "yuhzîhi" (onu rezîl eder) fiiliyle, ikincisi "mukîm" (kalıcı) sıfâtıyla ifâde edilmiştir. Birincisi geçici bir tecrübedir; kul rezîl olur ama bu tecrübe dünyâda onu gafletten uyandırabilir. İkincisi ise kalıcı bir hâldir; perde sâbitleşmiştir. Dünyâdaki hızy bir uyarı, âhiretteki mukîm azap ise o uyarının dikkate alınmamasının netîcesidir.
İbnü'l-Arabî Hazretleri, Fusûsu'l-Hikem'in Hûd Fassı'nda, kâfirler için cehennem azâbının mâhiyeti hakkında şu inceliğe dikkat çekmiştir:
"Mukîm" kelimesi mekânda kalıcılıktır. Cehennem ehli o mekânda ebedî olarak kalacaktır; ancak çekecekleri azap ebedî olarak elem verici biçimde devam etmez. "Azâb" kelimesi, aynı kökten gelen "uzûbet" (tatlılık) ile ilişkilidir. Cezâlarını çektikten ve belirli bir süre geçtikten sonra cehennem ehlinin mizâçları ateşe uyum sağlar. Artık ateş, onlar için balığın sudaki hâli gibi doğal bir ortam hâline gelir; acı biter, yerini o ortamdan alınan bir tür hazza bırakır. Bu, ilâhî rahmetin bir tecellîsidir.
Bu yorumun temeli, otuz beşinci âyetin yorumunda da zikredilen "Şüphesiz rahmetim gazâbımı geçmiştir" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 7404; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2751) hadîs-i kudsîsidir.
Ve A'râf Sûresi 7/156'daki şu ifâdedir: "Ve rahmetî vesi'at kulle şey'" (Rahmetim her şeyi kuşatmıştır). İbnü'l-Arabî Hazretleri'nin bu âyetten çıkardığı netîce açıktır: Rahmet her şeyi kuşatmıştır; cehennem de "şey"lerdendir; o hâlde rahmet cehennemi de kuşatmıştır.
Âyet 41
اِنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ لِلنَّاسِ بِالْحَقِّۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَلِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ۟
(39-41) İnnâ enzelnâ aleykel kitâbe lin nâsi bil hakk, fe men ihtedâ fe li nefsih, ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve mâ ente aleyhim bi vekîl.
(39-41) Şüphesiz Biz bu Kitâb'ı sana, insânlar için Hakk olarak indirdik. Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde bir vekîl değilsin.