İçeriğe atla
Ahkâf 20Cüz 26 · Sayfa 504

Ahkâf Sûresi 20. Âyet

الأحقاف

Sohbete sor

Ve yevme yu'radu-lleżîne keferû ‘alâ-nnâri eżhebtum tayyibâtikum fî hayâtikumu-ddunyâ vestemta'tum bihâ felyevme tuczevne ‘ażâbe-lhûni bimâ kuntum testekbirûne fî-l-ardi biġayri-lhakki vebimâ kuntum tefsukûn(e)

İnkar edenler ateşe sunuldukları gün, (onlara şöyle denir:) "Dünyadaki hayatınızda güzelliklerinizi bitirdiniz, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı, alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız."

Ahkâf Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Kâfirlere hitab eden bu âyette onların nankörlük yapmaları yani dünyada verilen bütün nimetleri tüketip te nimeti vereni inkâr etmelerinden bahsetmektedir. Onlar kendilerine verilen bütün nimetlerden istifade ettiler. Neticesinde ne şükrettiler ne de nimeti verene vefa gösterdiler. Bu âyet nefsini ilah edinen insanların karakterini de ortaya koymaktadır. Nefsin istekleri karşısında dur durak bilmeden, her isteğini yerine getirerek onun şımarmasını ve neticesinde de büyüklenmesini sağladılar. Dünyada bütün iyi ve güzel olan nimetleri tüketerek ahirete azık olarak bir şey bırakmadılar. Nefsini dünya hayatında ıslah etmeyince âhirette azgınlaşan nefsin hakkından ateş gelecektir.

Allah'ın ruhundan üflediği ve isimlerini yüklediği, bundan dolayı kendisini şerefli olarak nitelendirdiği insan işte bu şerefini, bu yüce mertebesini unuttuğu zaman nefsin elinde bir oyuncak haline gelip kendisine hayal ve vehimden oluşan Allahsız bir dünya inşa eder. Gönülde yer alan taht’a nefis oturunca artık kendisinden başka büyük te tanımaz hale gelir. Bu saltanat bir gün yok olur. İşte o zaman şu hitabı duyar. “Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ındır.”

"Yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamanıza karşılık olarak..." Onların büyüklük taslamalarından maksat, peygamberlere karşı kibirlenmeleridir. Onlar, peygamberlere karşı büyüklendiler, bu yüzden onlara uymaya yanaşmadılar ve peygambere karşı büyüklenmekle kalmayıp onun getirdiği Allah’ın âyetlerine karşı da büyüklendiler.

Fahreddin Razi “Mefatihu’l-Gayb” adlı tefsirinde bu âyeti şu şekilde yorumlamıştır: Cenâb-ı Hak, bu azabı, şu iki şeye bağlamıştır: a) Kibirlenme ve büyüklük taslama ki bu, kalbin işlediği bir günahtır. b) Fısk-u fücur ki bu da, dış organların işlediği günahlardır. Birincisi, ikincisinden önce zikredilmiştir. Çünkü kalbin halleri, önem bakımından, uzuvların amellerinden daha ileridir.


21. âyetten itibaren Hud aleyhisselâmın gönderildiği kavim olan Ad kavminden bahseden âyetler gelmektedir. Âyetlerin yorumuna geçmeden önce bu kavim hakkında biraz bilgi vermek konunun anlaşılması açısından daha iyi olacaktır.

AD KAVMİ

Hûd’un (a.s.) peygamber olarak gönderildiği ve isyanları yüzünden rüzgârla helak edilen kavimdir. Bu kavim, Nûh’un (a.s.) oğullarından Sam'ın torunlarından Ad'ın neslidir. Yaşadıkları yer Ahkâf diyarı olup, Yemen'de Aden ile Umman arasındadır. Bu bölgeye Şihr de denilmiştir.

Nûh aleyhisselâm zamanındaki tûfandan sonra gemide bulunup kurtulanlar değişik bölgelerde yerleşip çoğaldılar. Ad kavmi de kendi arasında yirmi üç kabileden meydana gelen büyük bir Arap kavmi idi. Ad kavminin insanları, iri cüsseli, uzun boylu, kuvvetli, tuttuğunu koparan uzun ömürlü kimselerdi. Yaşadıkları bölgenin toprağı çok verimli, yağmuru boldu. Her taraf yemyeşil, bağlar, bahçeler, pınarlar, akarsular ile kaplı olan yerler "İrem Bağları" diye tanınmıştı. Bu kavim büyük kayaları yontarak direk ve bu direkler üzerine çok gösterişli binalar yaptılar.

Yaşadıkları bölgede her taraf akıl almaz süslere, göz kamaştıran güzelliklere sahipti. Nuh (a.s.) zamanındaki tûfandan sekiz asır gibi bir zaman aradan geçmesi sebebiyle tûfanı görüp, ibret alanlar ve bunları nesillere anlatanlar çoktan vefat etmişlerdi. Ad kavmi insanları sıhhatlerine, kuvvetlerine, zenginliklerine ve servetlerine bakarak her geçen gün kibirleniyor, büyükleniyor, taşkınlıklarını artırıyordu. Gün geçtikçe azan Ad kavmi, nihâyet Samed, Samud, Sada ve Heba adlı putlara tapmaya başladılar. Bağ, bahçe, tarla, hayvân, mahsul ve nesillerinde şaşılacak bir bereket vardı.

Dünya nîmetleri bakımından ulaşılması arzu edilen her şeye kavuşmuş olmaları, tamamen azmalarına sebep oldu. Zûlüm ve işkenceye başladılar. Etraflarındaki kabilelere, zayıf ve kimsesizlere ağır zulümler yapıyorlardı. Zavallı kimseleri yüksek binalardan atmaktan zevk alıyorlardı. Ad kavmi, bu azgın hâldeyken, Allahü Teâlâ onlara ebedi saadet yolunu göstermek için Hûd’u (a.s.) peygamber olarak gönderdi. Elli seneden fazla bir zaman bu kavmi îmana çağırdı. Bu azgın kavmi, Hud (a.s.) devamlı Müslüman olmaya davet ettiği hâlde îman etmeye yanaşmadılar. İmân edenler de korkularından îmanlarını açıklayamadılar. Bunun üzerine kendilerine ağır azâb geleceğini ve helâk edileceklerini söyledi. Yine inanmayıp alay ettiler. Nihâyet gelecek olan azâbın işaretleri görülmeye başladı. Üç sene yağmur yağmadı. Pınarlar kuruyup ağaçlar sararıp soldu. Meşhur İrem Bağları yok oldu. Hayvânlar susuzluktan telef oldu. İnsanlar da bir yudum suya, bir lokma ekmeğe muhtaç duruma düştüler. Devamlı bunaltıcı ve kuru bir rüzgâr esiyordu. Tozdan göz gözü görmüyordu. Hûd (a.s.) ise onları durmadan îman etmeye davet ediyordu. Fakat inatlarından vaz geçmiyorlardı. Kadınları da kısırlaşıp hiç çocuk doğmaz oldu.

Şiddetli kuraklık dört sene devam etti. Bundan sonra kendilerini helâk eden azâb geldi. Bir gün yurtları üzerinde her tarafı kaplayan siyah bir bulut göründü. Yağmur geliyor zannettiler. Hûd (a.s.) durumu bildirip tekrar îmanâ davet etti ise de kabul etmediler. Buluttan şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı. Korkunç bir uğultusu ve dayanılmaz bir soğuğu vardı. Rüzgâr estikçe şiddetlendi. İnsânları tutundukları taş ve ağaçlarla birlikte göklere fırlatıyor, sonra da bırakıveriyordu.

Havada adeta saman çöpleri gibi savruluyorlardı. Azgın Ad kavminin insânları param parça oldu. Yerleri yurtları yıkılıp harabe hâlini aldı. Sonra da fırtına onların ölülerini süpürüp denize attı. Bu rüzgâr, Kur’ân-ı Kerîm’de “rih-i akim, sarsar, azâb-ı elim ve atiye” olarak bildirilmektedir. Kûr’ân-ı Kerîm’de mealen; “Hûd (a.s.) ve dinde ona tabi olanları rahmetimizle kurtardık. Bizim âyetlerimizi tekzib edip (yalanlayıp) mü'min olmayanların ise silsile ve köklerini kestik.” (A'raf sûresi, 72) buyruldu. Hud (a.s.) îman edenlerle birlikte Mekke'ye gitti. Bunlara “Ad-ı uhra” (ikinci Ad) denilmiştir. (T.B. Araf Suresi, s.99-100


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)