Feenceynâhu velleżîne me'ahu birahmetin minnâ vekata'nâ(s) dâbira-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ vemâ kânû mu/minîn(e)
Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayan ve iman etmemiş olanların ise kökünü kestik.
Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik.
Bu ayet, Allah'ın peygamberini ve ona inananları kurtararak, ayetlerini yalanlayanların kökünü kazımasını anlatmaktadır. Ayetteki anahtar kavramlar, ilahi rahmetin tecellisini, kurtuluşu ve inkarcıların helak edilişini dilbilimsel ve semantik derinlikleriyle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Necât (نجاة) kelimesi, bir şeyden kurtulmak, selamet bulmak anlamına gelir. Ayetteki 'fâ-enceynâhu' (فأنجيناه) ifadesi, Allah'ın Hud'u ve ona iman edenleri, kavminin helakından kurtarmasını, onları emniyete çıkarmasını ifade eder. Bu, ilahi bir lütuf ve koruma eylemidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Necât, tehlikeden veya zorluktan kurtulmak demektir. 'İncâ' (إنجاء) ise birini kurtarmak, selamete çıkarmak fiilidir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kudretiyle, peygamberini ve müminleri, inkarcıların akıbetinden ayrı tutarak koruduğunu ve onlara bir çıkış yolu gösterdiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rahmet (رحمة), acımak, şefkat göstermek ve iyilikte bulunmak anlamlarına gelir. Allah'a nispet edildiğinde ise, O'nun kullarına yönelik lütfu, ihsanı ve onları koruyup gözetmesidir. Ayetteki 'birahmetin minnâ' (برحمة منا) ifadesi, bu kurtuluşun tamamen Allah'ın kendi katından bir lütuf ve merhamet eseri olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rahmet, Kur'an'da Allah'ın en temel niteliklerinden biridir ve O'nun yaratılmışlara karşı olan şefkatini, lütfunu ve bağışlayıcılığını ifade eder. Bu ayetteki rahmet, Allah'ın müminleri helaktan kurtarma eylemini motive eden ilahi bir sıfat olarak karşımıza çıkar; bu, O'nun adaletinin yanı sıra merhametinin de bir tecellisidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Rahmet, Kur'an'da geniş bir anlamsal yelpazeye sahiptir; bağışlama, lütuf, ihsan, yardım ve koruma gibi anlamları içerir. Ayetteki 'birahmetin minnâ' ifadesi, kurtuluşun kaynağının Allah'ın sınırsız merhameti olduğunu, bu kurtuluşun insan çabasıyla değil, ilahi bir ihsanla gerçekleştiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kat' (قطع) kelimesi, bir şeyi kesmek, ayırmak anlamına gelir. 'Kat'u'd-dâbir' (قطع الدابر) ifadesi ise, bir şeyin kökünü kazımak, neslini veya izini tamamen ortadan kaldırmak demektir. Ayetteki 've kat'nâ' (وقطعنا) fiili, Allah'ın inkarcı kavmin helakını ve onların yeryüzündeki varlıklarının son bulmasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kat'u'd-dâbir, mecazi olarak bir topluluğun sonunu getirmek, onların neslini ve izini kesmek anlamına gelir. Bu ayette, Allah'ın ayetlerini yalanlayanların tamamen yok edildiğini, onlardan geriye hiçbir şey kalmadığını anlatmak için kullanılmıştır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kat' (قطع), bir şeyi ayırmak, kesmek demektir. 'Kat'u'd-dâbir' (قطع الدابر) ise, bir şeyin sonunu getirmek, kökünü kurutmak, neslini kesmek anlamındadır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın inkarcıların varlığını tamamen sona erdirdiğini, onların yeryüzünden silindiğini güçlü bir şekilde ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dâbir (دابر), bir şeyin arkası, sonu veya nesli anlamına gelir. 'Kat'u'd-dâbir' (قطع الدابر) ifadesi, bir şeyin kökünü kazımak, neslini tamamen ortadan kaldırmak demektir. Ayetteki 'dâbira' kelimesi, ayetleri yalanlayanların sadece kendilerinin değil, onların soyunun ve izlerinin de tamamen yok edildiğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Dâbir, bir şeyin sonu, arkası ve bir topluluğun son nesli veya artıkları demektir. 'Kat'u'd-dâbir' ifadesi, bir topluluğun tamamen helak edilmesi, onlardan geriye hiçbir iz kalmaması anlamına gelir. Bu ayette, inkarcıların kökünün kazınması, onların yeryüzündeki varlıklarının tamamen sona erdirilmesi kastedilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kezib (كذب), gerçeğin aksini söylemek veya bir şeyi doğru kabul etmemektir. 'Kezzebû' (كذبوا) fiili, bir şeyi yalanlamak, onu inkâr etmek anlamına gelir. Ayetteki 'kazzebû bi-âyâtinâ' (كذبوا بآياتنا) ifadesi, inkarcıların Allah'ın ayetlerini, yani delillerini ve mucizelerini yalanladıklarını, onları kabul etmediklerini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kezzabe fiili, Kur'an'da sadece sözlü yalanı değil, aynı zamanda bir hakikati reddetmeyi, ona karşı çıkmayı ve onu inkâr etmeyi de ifade eder. Bu ayette, inkarcıların Allah'ın ayetlerine karşı takındıkları tavrı, yani onları reddetme ve yalanlama eylemlerini vurgular ki bu, onların helak edilmelerinin temel sebebidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (إيمان), tasdik etmek, güvenmek ve emniyette olmak anlamlarına gelir. Mü'min (مؤمن) ise, Allah'a, peygamberlerine ve indirdiklerine inanan, onları tasdik eden kimsedir. Ayetteki 'mü'minîn' (مؤمنين) kelimesi, inkarcıların iman etmeyenler olduğunu, dolayısıyla Allah'ın rahmetinden ve kurtuluşundan mahrum kaldıklarını belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İman, Kur'an'da sadece kalple tasdik değil, aynı zamanda bu tasdikin amellere yansıması ve Allah'a tam bir teslimiyetle güvenmek anlamını da içerir. Ayetteki 'mü'minîn' kelimesi, inkarcıların iman etme vasfından yoksun olduklarını, bu nedenle de ilahi azaba müstahak olduklarını açıkça ortaya koyar.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(72) (Fe enceynâhu vellezîne meahu bi rahmetin minnâ ve kata'nâ dâbirellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve mâ kânû mu'minîn.)
“Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve Âyetlerimizi yalanlayıp da îman etmeyenlerin kökünü kestik.” Cenâb-ı Hakk kullarıyla o kadar birlikteki hâdiselerin içinde o da mevcûttur, aksi hâlde mülkün sahibi olmaz.
Hûd (a.s.) kavmi Ad kavmi hakkında burada genel bir bilgi verelim:
AD KAVMİ; Hûd aleyhisselâmın peygamber olarak gönderildiği ve isyanları yüzünden rüzgarla helak edilen kavim. Bu kavim, Nûh aleyhisselâmın oğullarından Sam'ın torunlarından Ad'ın neslidir. Yaşadıkları yer Ahkâf diyarı olup, Yemen'de Aden ile Umman arasındadır. Bu bölgeye Şihr de denilmiştir. Nûh aleyhisselâm zamanındaki tûfandan sonra gemide bulunup kurtulanlar değişik bölgelerde yerleşip çoğaldılar. Ad kavmi de kendi arasında yirmi üç kabîleden meydana gelen büyük bir Arap kavmi idi. Ad kavminin insânları, iri cüsseli, uzun boylu, kuvvetli, tuttuğunu koparan uzun ömürlü kimselerdi. Yaşadıkları bölgenin toprağı çok verimli, yağmuru boldu. Her taraf yemyeşil, bağlar, bahçeler, pınarlar, akarsular ile kaplı olan yerler "İrem Bağları" diye tanınmıştı. Bu kavim büyük kayaları yontarak direk ve bu direkler üzerine çok gösterişli binalar yaptılar. Yaşadıkları bölgede her taraf akıl almaz süslere, göz kamaştıran güzelliklere sahipti. Nuh aleyhisselâm zamanındaki tûfandan sekiz asır gibi bir zaman aradan geçmesi sebebiyle tûfanı görüp, ibret alanlar ve bunları nesillere anlatanlar çoktan vefat etmişlerdi. Ad kavmi insânları sıhhatlerine, kuvvetlerine, zenginliklerine ve servetlerine bakarak her geçen gün kibirleniyor, büyükleniyor, taşkınlıklarını artırıyordu. Gün geçtikçe azan Ad kavmi, nihâyet Samed, Samud, Sada ve Heba adlı putlara tapmaya başladılar. Bağ, bahçe, tarla, hayvân, mahsul ve nesillerinde şaşılacak bir bereket vardı. Dünya nîmetleri bakımından ulaşılması arzu edilen her
şeye kavuşmuş olmaları, tamamen azmalarına sebep oldu. Zûlüm ve işkenceye başladılar. Etraflarındaki kabîlelere, zayıf ve kimsesizlere ağır zûlümler yapıyorlardı. Zavallı kimseleri yüksek binalardan atmaktan zevk alıyorlardı. Ad kavmi, bu azgın hâldeyken, Allahü teâlâ onlara ebedi seadet yolunu göstermek için Hûd aleyhisselâmı peygamber olarak gönderdi. Elli seneden fazla bir zaman bu kavmi îmanâ çağırdı. Bu azgın kavmi Hud aleyhisselâm devamlı Müslüman olmaya davet ettiği hâlde îman etmeye yanaşmadılar. İmân edenler de korkularından îmanlarını açıklayamadılar. Bunun üzerine kendilerine ağır azâb geleceğini ve helâk edileceklerini söyledi. Yine inanmayıp alay ettiler. Nihâyet gelecek olan azâbın işaretleri görülmeye başladı. Üç sene yağmur yağmadı. Pınarlar kuruyup ağaçlar sararıp soldu. Meşhur İrem Bağları yok oldu. Hayvânlar susuzluktan telef oldu. İnsânlar da bir yudum suya, bir lokma ekmeğe muhtaç duruma düştüler. Devamlı bunaltıcı ve kuru bir rüzgâr esiyordu. Tozdan göz gözü görmüyordu. Hûd aleyhisselâm ise onları durmadan îman etmeye davet ediyordu. Fakat inatlarından vaz geçmiyorlardı. Kadınları da kısırlaşıp hiç çocuk doğmaz oldu. Şiddetli kuraklık dört sene devam etti. Bundan sonra kendilerini helâk eden azâb geldi. Bir gün yurtları üzerinde her tarafı kaplayan siyah bir bulut göründü. Yağmur geliyor zannettiler. Hûd aleyhisselâm durumu bildirip tekrar îmanâ davet etti ise de kabul etmediler. Buluttan şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı. Korkunç bir uğultusu ve dayanılmaz bir soğuğu vardı. Rüzgâr estikçe şiddetlendi. İnsânları tutundukları taş ve ağaçlarla birlikte göklere fırlatıyor, sonra da bırakıveriyordu. Havada adeta saman çöpleri gibi savruluyorlardı. Azgın Ad kavminin insânları param parça oldu. Yerleri yurtları yıkılıp harabe hâlini aldı. Sonra da fırtına onların ölülerini süpürüp denize attı. Bu rüzgâr, Kûr’ân-ı kerîmde rih-i akim, sarsar, azâb-ı elim ve atiye olarak bildirilmektedir. Kûr’ân-ı kerîmde mealen; "Hûd (aleyhisselâm) ve dinde ona tabi olanları rahmetimizle kurtardık. Bizim Âyetlerimizi tekzib edip (yalanlayıp) mü'min olmayanların ise silsile ve köklerini
kestik." buyruldu (A'raf sûresi: 72). Hud aleyhisselâm, îman edenlerle birlikte Mekke'ye gitti. Bunlara "Ad-ı uhra" (ikinci Ad) denilmiştir.