Mehmet Nusret Tura (1904-1979)
Mehmet Nusret Tura (1904, İstanbul – 5 Ekim 1979, İstanbul), Halvetiyye tarikatının Uşşâkıyye kolunun son dönem şeyhlerinden biridir (s. 3). Osmanlı'dan Cumhuriyet'e intikal eden tasavvuf kültürünün önemli bir temsilcisi olarak, mürşidleri Mustafa Hilmi-i Sâfî Efendi ve Mehmed Hazmi Tura'dan aldığı irfan geleneğini devam ettirmiş, eserleri ve sohbetleriyle ilâhî aşkı merkeze alan bir tasavvuf anlayışını yaymıştır (s. 3, 120).
Ayrıntı
Soyu ve Ailesi
Mehmet Nusret Tura'nın babası İsmail Efendi, annesi ise Şahinde Hanım'dır (s. 12). Baba tarafı, Bulgaristan'ın Kazanlık kazasında yaşayan bir ailedir (s. 12). 93 Harbi'nin (1877-1878) patlak vermesiyle bölgedeki insanlar göç etmeye başlamış, henüz çocuk yaşta olan İsmail Efendi de ailesiyle birlikte anavatana doğru yola çıkmıştır. Kış mevsiminin zorlu şartlarında, bir kargaşa sırasında ailesini kaybeden küçük İsmail, başka bir kafile tarafından bulunarak yolculuğuna devam etmiştir (s. 12).
Türkiye'ye ulaştıklarında ilk olarak Tekirdağ'a yerleşmişler, burada Aydoğdu Mahallesi Şabanoğlu bayırında yaşayan "Küçük Ahmet" lakaplı aile gibi pek çok aileyle tanışmışlardır. Bir süre sonra İstanbul'a taşınarak Kasımpaşa semtine yerleşmişlerdir (s. 12). İsmail Efendi, yetişkinliğinde önce Deniz Zâbitliği'nde, sonra da Osmanlı ordusunda kolağası (kıdemli yüzbaşı) rütbesiyle görev yapmıştır (s. 13). Evlilik çağına gelince Kasımpaşa Nalıncı yokuşunda Şahinde Hanım ile evlenmiştir. Bu evlilikten 1904 yılında Nusret ve 1917 yılında Fatma Nafize adında bir kızları dünyaya gelmiştir (s. 13).
Nusret Tura'nın kız kardeşi Fatma Nafize Hanım, Kasımpaşa'da komşuları olan mühendis Muammer Bey ile evlenmiştir. Bu evlilikten Nilüfer isminde bir kızları olmuştur. Muammer Bey, 1977'de kalp krizi sonucu vefat etmiş, Nafize Hanım ise 2000 yılında vefat etmiştir (s. 16). Nafize Hanım, eşinin mühendislik görevi nedeniyle Sivas'ta yaşamış ve oradaki yoğun günlerini bir mektubunda yeğeni Necdet Ardıç'a anlatmıştır. Bu mektuptan, kendisinin de ağabeyi Nusret Tura gibi Hazmi Efendi'ye intisaplı olduğu ve pek çok zuhurat gördüğü anlaşılmaktadır (s. 16-17).
Çocukluğu ve Eğitimi
Nusret Tura, çocukluk ve gençlik döneminde eğitimine devam etmiş, ilköğretimi tamamladıktan sonra İcadiye Ortaokuluna gitmiştir (s. 17). 18 yaşında yüksek tahsil yapmak isteyerek babası İsmail Efendi ile denizcilik okulunun sınavına gitmek için yola çıkmıştır. Ancak yolda denize düşüp ıslanması neticesinde sınava yetişememiş ve bu hayali suya düşmüştür. Babası İsmail Efendi bu olayı, “Her işte bir hikmet var, demek ki bu işte nasibin yokmuş.” diye yorumlayarak oğlunu teselli etmiştir (s. 17).
Annesi Şahinde Hanım, bu duruma üzülse de oğluna hamileyken gördüğü rüyaları hatırlayarak “Hakkında hayırlısı ne ise olsun” demiştir (s. 17). Bu rüyalardan birinde, gökyüzünde kelime-i tevhid yazılı nurdan bir bayrak ve bu bayrağı taşıyan denizci kıyafetli bir asker görmüştür. İkinci rüyasında ise geceleyin gökyüzünde iki minare arasında mahya gibi ışıklarla "Nusret" isminin yazılı olduğunu ve altında bir denizci erinin nöbet tuttuğunu görmüştür. Bu rüyalar kısa süre sonra gerçekleşmiştir (s. 17).
Evliliği ve Çocukları
Nusret Tura, yirmi beş yaşında ailesinin isteğiyle, Tekirdağ'da tanıştıkları "Küçük Ahmet Efendi"nin kızı Rahmiye Hanım'a talip olmuş ve evlenmiştir (s. 13).
Rahmiye Hanım (1906-1981), Tekirdağ'ın yerli ailelerinden olan "Küçük Ahmet" ailesinin dört çocuğundan ikincisi olarak 1906'da dünyaya gelmiştir. Kardeşleri Emin Efendi, Sadık Efendi ve Mehmet Efendi'dir (s. 13). Evlenene kadar Tekirdağ'da yaşamış, evlendikten sonra eşiyle Kasımpaşa'ya yerleşmiştir. 1950'de guatr rahatsızlığı nedeniyle doktorların deniz havası tavsiyesi üzerine İstanbul Bebek'e taşınmışlardır (s. 13). Rahmiye Hanım, irfan sahibi ve misafirperver bir hanımefendiydi. Bebek'teki evleri bir dergâh gibi işlev gördüğünden ziyaretçileri çok olurdu ve o, gelenlere hep tebessümle hizmet eder, “Hak ehline hizmet ettiğim için şükrediyorum” derdi (s. 13). Kandil geceleri helva yapıp ikram eder, eşinin gececi olduğu zamanlarda misafirlerle ilgilenirdi. Hayatının sonlarına doğru geçirdiği bir kaza sonucu kolu kırılmasına rağmen hizmetlerini aksatmamıştır (s. 13). Eşinin vefatından sonra yeğeni Necdet Ardıç'a, “Oğlum, Cenâb-ı Hak'tan bir isteğim var. Efendi'den sonra bana iki senelik ömür verse de dinlensem diyordu.” demiş ve nitekim iki sene sonra, 16 Aralık 1981'de vefat ederek eşinin yanına defnedilmiştir (s. 14). Cenazesi, Necdet Ardıç'ın ifadelerine göre bir "gelin alayı gibi" olmuş, kabre kadar ilahi ve zikirlerle uğurlanmıştır (s. 14).
Nusret Tura, eşi için yazdığı bir şiirde ona olan sevgisini ve vefatının hüznünü şöyle dile getirmiştir:
"Eşime
Bir gün olur Nusret küpü kırılır
Şarapları rüsvâ olur dökülür
Birkaç gün sonra kıymeti bilinir
Yüzündeki çamur izi silinir... (s. 14)
Nerde benim güler yüzüm sohbetim
Nerde benim cilâlanmış gözlerim
Nerde sana Rahmî diyen sözlerim
Elbet seni orada da özlerim..." (s. 15)
Nusret ve Rahmiye Tura çiftinin 1928'de Nuriye adında bir kızları ve 1930'da Recai adında bir oğulları olmuştur (s. 16).
- Nuriye Hanım, 1950'de Ali Bey ile evlenmiş, bu evlilikten Betül ve Gönül adında iki kızı dünyaya gelmiştir. Nuriye Hanım ve eşi Ali Bey, 1986'da geçirdikleri bir trafik kazasında vefat etmişlerdir (s. 16).
- Recai Bey, 1962'de Nimet Hanım ile evlenmiş, Armağan ve Murat adında iki evlat sahibi olmuştur. 2001 yılında bir rahatsızlık sonucu vefat etmiştir (s. 16). Nusret Tura'nın halifesi Necdet Ardıç, Recai Bey'in çocuklarını küçüklüklerinden beri tanıdığını, ancak babalarının vefatından bir süre sonra görüşmelerin kesildiğini belirtmiştir. Nusret Efendi'nin torunlarına sahip çıkma çabalarının sonuçsuz kaldığı ifade edilmektedir (s. 16).
Mesleki Hayatı
Denizcilik okulu sınavına giremeyen Nusret Tura, genç yaşta Devlet Deniz Yolları'nda "Tayyar", "Seyyar" ve "Karadeniz" adlı yolcu gemilerinde kamarot olarak göreve başlamıştır (s. 17). Bu görevi sırasında yaşadığı bir olay, onun tasavvuf yolundaki kaderiyle de iç içe geçmiştir. "Karadeniz" gemisiyle Samsun'a sefer yaparken Ereğli önlerinde şiddetli bir fırtınaya yakalanmışlardır. Gemi beşik gibi sallanırken bir an denizin dibini gördüklerini ve o anda bir elin kendilerini sudan yukarı çektiğini görmüşlerdir. Bu olay üzerine gemi kaptanı ile Nusret Tura, kurtulurlarsa dergâha bir kurban adamışlardır. Sağ salim İstanbul'a döndüklerinde adaklarını yerine getirmişlerdir (s. 17-18). Bu hadise yaşanırken, aynı anda mürşidi Mustafa Sâfî Efendi'nin de dergâhında manevi bir hal yaşadığı ve “Çok şükür Nusret'i kurtardık” dediği sonradan anlaşılmıştır (s. 27).
Nusret Tura, uzun yıllar gemilerde 13 gün sefer, 2 gün istirahat usulüyle çalışarak geçimini sağlamıştır. Bir ara gemilerde muhasebe kâtibi olarak da görev yapmıştır (s. 18). Yaşı ilerleyince, mesleğinin son dönemlerinde Bebek iskelesinde gişe memuru olarak çalışmaya başlamış ve emekli olana kadar bu görevi sürdürmüştür (s. 18). Emekli olma zamanı geçtiği halde çalışmaya devam etmek istemiş, ancak Devlet Deniz Yolları'nın o dönemde belirli bir yaş grubundakileri toplu olarak emekli etme kararı almasıyla yaş haddinden dolayı emekli edilmiştir (s. 18). 1950'de taşındığı Bebek, İbriktar Sokak'taki evinde vefatına kadar yaşamış ve bu ev, zaman zaman bir dergâh işlevi görmüştür (s. 18).
İlk Mürşidi Mustafa Hilmi-i Sâfî Efendi'ye İntisabı
Nusret Tura, 18 yaşındayken Nakşibendî bir derviş olan babası İsmail Efendi tarafından Kasımpaşa'daki Uşşâkî âsitânesine götürülmüştür (s. 26). Babası, o dönemin şeyhi Mustafa Sâfî Efendi'ye, “Size bir uşşâkî gülü getirdim” diyerek oğlunu teslim etmiş ve böylece tarikata intisabı gerçekleşmiştir (s. 26). Tarikatların kapatıldığı 1925 yılına kadar, gemide seyahatte olmadığı zamanlarda âsitâneye gitmeye devam etmiştir. Mustafa Sâfî Efendi, genç dervişi Nusret'in manevi terbiyesi için onu hem halifesi hem de damadı olan Mehmed Hazmi Tura'ya emanet etmiştir (s. 26). Bu sebeple Nusret Tura, Fatih Keçeciler'deki dergâha da giderek oradaki sohbet ve zikirlerden nasiplenmiştir (s. 26).
Mustafa Sâfî Efendi (1858-1926), Burdur'da doğmuş, İstanbul'da Fatih Camii'nde müderrislik yapmış, çeşitli rüştiyelerde muallimlik ve Huzur Dersleri muhataplığı görevlerinde bulunmuştur (s. 29-30). Uşşâkî tarikatına Şeyh Şihâbüddin Efendi vasıtasıyla intisap etmiş ve 1906'da mürşidi Fahreddin Himmetî'den hilafet almıştır (s. 30). 1909'da Fındıkzâde Tekkesi'ne, 1918'deki yangından sonra da Kasımpaşa'daki Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî Âsitânesi'ne şeyh olarak atanmıştır (s. 30-31). 5 Mayıs 1926'da (22 Şevval 1344) vefat etmiş ve Kasımpaşa Feriköy Mezarlığı'na defnedilmiştir (s. 33). Nusret Tura, ilk mürşidiyle çok uzun vakit geçiremese de onun himmetini daima hissetmiştir. Sâfî Efendi'nin 1926'daki vefatıyla manevi emanet, damadı Hazmi Efendi'ye devrolmuş, Nusret Tura da seyrine onunla devam etmiştir (s. 27).
İkinci Mürşidi Mehmed Hazmi Tura ile İlişkisi
Sâfî Efendi'nin vefatından sonra Nusret Tura, seyr-ü sülûkuna Mehmed Hazmi Tura (1882-1960) ile devam etmiştir (s. 27). Hazmi Tura, 1924'te Fatih Keçeciler'deki Mahmud Bedreddin Dergâhı'na postnişin olmuştu ve Nusret Tura'nın yeni manevi adresi burasıydı (s. 27). Fırsat buldukça dergâha gider, özellikle mübarek gecelerde sabaha kadar sohbet, ibadet ve zikirle vakit geçirirdi (s. 27). Ayrıca Hazmi Tura'nın Fatih ve Bayezid Camilerindeki Mesnevi sohbetlerinin ve dergâhta özel olarak yaptığı Fusûsu'l-Hikem derslerinin müdavimlerinden olmuştur (s. 28, 38).
Nusret Tura'nın şeyhine duyduğu derin muhabbet, onun soyadını almasıyla taçlanmıştır. 1934'teki Soyadı Kanunu ile Hazmi Efendi "Tura" soyadını alınca, Nusret Efendi de şeyhinden izin alarak bu soyadını resmen almış ve Mehmet Nusret Tura olarak kayda geçmiştir (s. 27). Bu durumu, yol evlatlığına dayandırdığını belirterek şöyle demiştir: “Hazmi Babamız sînemizde yatıyor, toprakta değil. Efendi babamızın soyadı “Tura”dır. Fakirin de "Tura”dır. “Tuğra" derler eski Türkçe'de. Mânada da sultanların sultanının tuğrasıyız.” (s. 27-28).
Bir Ramazan ayında, Keçeciler'deki dergâhta iftara yakın bir hazırlık yapılmamışken, hane halkının endişesi üzerine Hazmi Efendi, “üzülmeyin yemeğimiz Hak'tadır” der. Kısa bir süre sonra Nusret Tura elinde yiyeceklerle içeri girer ve Hazmi Efendi, “Bugün Nusret Allah'lık (Rezzâklık) yaptı.” diyerek onu onurlandırır (s. 28).
Hazmi Tura'nın Vefatı ve Hilafet Döneminin Başlaması
Seneler içinde manevi seyrinde olgunlaşan Nusret Tura, derslerini bitirdiğinde bunun sevincini günümüzde rast makamında okunan meşhur “Erler Demine Destur Alalım” nutkunu söyleyerek ifade etmiştir (s. 28). Mürşidi Mehmed Hazmi Tura, hac dönüşü rahatsızlanarak 29 Haziran 1960'ta vefat etmiş ve manevi emanetlerini Nusret Tura'ya bırakmıştır. Böylece Nusret Tura'nın halifelik dönemi başlamıştır (s. 28, 35).
Bebek'teki Dergâhı / İrfan Meclisi
Nusret Tura, hilafet görevini 1960'tan 1979'daki vefatına kadar Bebek semtindeki hanesinde sürdürmüştür. Kimi zaman dergâh işlevi gören bu evde, sevenleriyle bir araya gelerek Hak sohbetlerine ve zikirlerine devam etmiştir (s. 43). Sohbetler genellikle ayda bir defa Cuma günleri ve kandil gecelerinde yapılırdı (s. 43).
Bu meclislere Kadirî, Melâmî, Mevlevî, Rufâî ve Uşşâkî gibi farklı tarikatlardan ve toplumun çeşitli kesimlerinden insanlar katılırdı (s. 46). Meclislerde ilahiler okunur, zikirler yapılır ve sohbet edilirdi. Necdet Ardıç'ın aktardığına göre, Nusret Baba'nın davudi sesi, eşi Rahmiye Hanım'ın latif sesi, Rufâî şeyhi Lütfü Bey'in ince sesi gibi sesler birleşerek ilahiler okunurdu (s. 43). Rahmiye Hanım'ın çok sevdiği Niyâzî-i Mısrî'nin “Bakıp cemâl-i yâre, çağırırım dost dost” nutku ve dervişlerden Hatice Hanım'ın söylediği “Çıkılmaz benlik ile ulu dergâha” ilahisi sıkça okunurdu. İlahilerden sonra Nusret Tura'nın derslerini ikmal edince yazdığı “Erler Demine Destur Alalım” nutku coşkuyla meşk edilir, ardından kısa bir zikirle sohbete geçilirdi (s. 43). Meclise katılanlar arasında Melâmî şeyhi Sadeddin Bilginer Bey ve gazeteci-yazar Refii Cevad Ulunay gibi isimler de bulunurdu (s. 46).
Halifeleri
Nusret Tura, geriye aşkla ve muhabbetle yazılmış eserlerin yanı sıra dört halife bırakmıştır. Bu isimler: Bakırköylü Ahmet Öçal, Arnavutköylü Hüseyin Angı, Kadıköylü Sabri Nebioğlu (ö. 1994) ve Tekirdağlı Necdet Ardıç'tır (s. 47). Tezde, Necdet Ardıç dışındaki halifelerin vefat ettiği ve haklarında yeterli bilgi bulunmadığı belirtilmektedir (s. 47).
Necdet Ardıç (d. 1938), Tekirdağ'da doğmuş, ilkokuldan sonra çalışmak zorunda kaldığı için örgün eğitime devam edememiştir (s. 47). Genç yaşta terzilik mesleğine başlamış ve uzun yıllar bu mesleği sürdürdüğü için takipçileri tarafından "Terzi Baba" olarak tanınmıştır (s. 48). 15 yaşındayken İstanbul'da yanında kaldığı halası Rahmiye Hanım ve eniştesi Nusret Tura vasıtasıyla onların mürşidi Hazmi Tura ile tanışmış ve Uşşâkî yoluna intisap etmiştir (s. 49). Hazmi Tura'nın vefatından sonra manevi terbiyesine Nusret Tura ile devam etmiştir (s. 49). 1964'te mürşidinin işaretiyle Nüket Hanım ile evlenmiştir (s. 48).
Necdet Ardıç'a Emanetin Devri
Yaklaşık yirmi yıl süren seyr-ü sülûkun ardından manevi terbiyesini tamamlayan Necdet Ardıç, 1972 yılından itibaren mürşidinin izniyle Tekirdağ'da irşat vazifesine başlamıştır (s. 50). 1977 yılında Nusret Tura, şahitlerin huzurunda yapılan bir merasimle, “Oğlum, varlık nedenim senmişsin. Ben seni yetiştirebilmek için bu âleme gönderilmişim” diyerek manevi emanetleri kendisine vermiştir (s. 50). Bu tarihten sonra Necdet Ardıç, hem Tekirdağ'da hem de mürşidinin Bebek'teki evinde irşat faaliyetlerine devam etmiş, 1979'da Nusret Tura'nın vefatıyla birlikte görevi asaleten üstlenmiştir (s. 50). Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği tekkeler kapalı olduğu için, mürşidleri gibi Necdet Ardıç'a da yazılı bir hilafet icazetnamesi verilmemiştir; emanet manevi yolla devredilmiştir (s. 50).
Eserleri
Nusret Tura, gönlüne doğan hikmetleri 1960'lı yıllardan itibaren kendi imkânlarıyla kitap olarak bastırmıştır (s. 62). Eserlerinin, “gaflet uykusundan uyandırmak için” yazıldığını ve uyku kaçırıcı bir özelliği olduğunu belirtir (s. 62). Başlıca eserleri şunlardır:
-
Tasavvufta Aşk ve Gönül (Karagün Dostuyum II): Aşk ve gönül kavramlarını merkezine alan eser, okuyucuyu Kâbe'ye, yani kendi hakikatine götürmeyi amaçlar. Tura, “Ey yürekleri Cenâb-ı Allah'ın aşkının derdiyle yanan kardeşlerim! ...söylediklerimiz hep aşka dairdir” diyerek kitabın ana temasını özetler (s. 63).
-
Aşk Yolu (Râh-ı Aşk): 1967-68 yıllarında Yeni İstanbul ve Milliyet gazetelerinde yayımlanan sohbet ve notlarından derlenmiştir (s. 64). Eserde seher vakti tecellileri, zaman-aşk ilişkisi, ebedi güzellik gibi konular âşıkane ve ârifane bir dille işlenir (s. 64-65).
-
Gönül ve Aşk: "Tasavvufta Gönül ve Aşk" ile "Vecizeler" kitaplarının bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Eser, “aşk denizine girip gönüllerin yıkanması için tok karınla okunmaması gerektiğini” belirtir ve namaz, oruç, aşk gibi kavramları tasavvufi bir bakışla yorumlar (s. 66).
-
Hamdım – Piştim – Yanıyorum (Karagün Dostuyum I): Nusret Tura'nın manevi hayatı boyunca ilahi aşka dair yaşadığı coşkuyu ve cezbeli halleri anlattığı şiirlerinden oluşur (s. 67). Eserin önsözünde, “Benim nasıl yandığımı göreceksiniz, okuyacaksınız” diyerek okuyucuyu kendi gönül yangınına davet eder (s. 67-68).
-
Erler Demine: Daha önce yayımlanmış ve yayımlanmamış şiirlerini bir araya getiren bu eser, adını Tura'nın manevi seyrini tamamladığında yazdığı meşhur “Erler Demine Destur Alalım” ilahisinden alır (s. 70). Kitap, bu ilahinin orijinal halini de içerir (s. 45).
-
Mektuplar: Gemi kaptanı olan müridi Sabri Bey'e yazdığı yetmiş bir mektuptan oluşur. Bu mektuplar, uzaktaki müridin irşadı, rüyalarının yorumlanması ve tasavvufi nasihatler içerir (s. 71, 73).
-
Mektuplarda Yolculuk: Halifesi Necdet Ardıç'a yazdığı yirmi mektup ve çeşitli sohbetlerinden oluşur. Eser, bir dervişin yetişme sürecini ve tasavvufi hikmetleri içerir (s. 73-74).
-
O'nun Güzel İsimleri: Esmâü'l-Hüsnâ üzerine âşıkane ve ârifane yorumlardan oluşan bir şerhtir. Tura, Allah ve Hâlık isimleriyle başlayıp es-Sübhân ismiyle bitirerek pek çok ismi açıklar ve bu isimlerin insanın manevi yolculuğundaki yerini izah eder (s. 75, 103).
-
Hikâyeler, Vecizeler, Atalar Sözü (Karagün Dostuyum III): Tarihten ve menkıbelerden aldığı hikâye, vecize ve atasözlerini tasavvufi bir bakış açısıyla yorumladığı eseridir. Kitabın sonunda, vahdet denizinden çıkardığı on sekiz “inci” (özlü söz) yer alır (s. 76-77).
Tasavvufi Görüşleri
Nusret Tura'nın düşüncesi, ilahi aşkı merkeze alan, şühûdî ve vücûdî tevhidi benimseyen, müşahadeye dayalı bir yapıdadır.
-
Tevhid: Tura'ya göre hakiki varlık Allah'ın varlığıdır ve kâinattaki her şey O'nun isim ve sıfatlarının tecellisidir (s. 80). Tevhidi, İslamiyet'in en ince noktası olarak görür ve “Allah Teâlâ bir adamın kalbinde iki kalb yaratmamıştır” (Ahzab, 33/4) ayetinden yola çıkarak bir gönülde iki sevdanın (Allah ve masiva) olamayacağını vurgular (s. 80). Tevhidin ilk adımının, “lâ” diyerek kendi izafi varlığını inkâr etmek olduğunu, geriye sadece nûr-i Mutlak'ın kalacağını belirtir: “Terk edip kat kat libâsı tek vücûd-ı mutlakız / Her ne yönden bakmış olsan biz ol nûr ı mutlakız.” (s. 81).
-
Hakîkat-i Muhammedî: Tura'ya göre Hz. Muhammed (s.a.v.), altmış üç senelik beşeri hayatından ayrı bir manevi varlığa sahiptir; bu, yaratılan ilk mahlûk olan onun hakikatidir (s. 85). Rabb'in ilk sevgi tecellisiyle yarattığı Nûr-i Muhammedî, asırlar sonra kendisine layık olan insan bedenini bir libas edinerek zuhur etmiştir (s. 85). Bütün peygamberler, bu hakikatten neşet ettikleri için aslında Hz. Muhammed'in birer yönünü izhar ederler; bu nedenle Hz. Muhammed, bütün peygamberlerin toplamı ve ortak adıdır (s. 84).
-
İlâhî Aşk: Tura'nın düşüncesinin merkezinde ilahi aşk vardır. Âlemin ve insanın yaratılış sebebinin bu aşk olduğunu söyler (s. 90). Aşk, Allah'ın ilk sıfatıdır ve kulun aşkı, O'nun aşkının bir aksi sedasıdır (s. 90). Aşkı, kalpte yanan ve masivayı (Hakk'ın gayrısını) kül eden bir ateşe benzetir (s. 91-92). Âşık, sevgisinin şiddetinden dolayı bu ismi almış, gönlüne dolan aşkla kanatlanarak "Lâ" ve "illâ" kanatlarıyla göklere uçan bir varlıktır (s. 92).
-
Zikir: Zikrin sayılardan çok gönülden hissedilerek yapılması gerektiğini vurgular. Dilin zikrine bütün azaların iştirak etmesi gerektiğini söyler: “Dil “Yâ Allah” zikrini söylerken gönlün derinliklerinden gelen bir ses, kan damarlarınızdaki alyuvar ve akyuvarlar da “Yâ Allah!” demelidir.” (s. 97). Zikrin, kişiyi vehimlerden, hurafelerden azat edip perdelerden geçirdiğini ve sonunda kişiyi tam bir fakr haline (Hakk'a mutlak muhtaçlık) eriştirdiğini belirtir (s. 98).
-
Kur'an Anlayışı ve İşârî Yorumlar: Tura için Kur'an, aşkın ve âşığın hallerinden bahseden, âşıktan maşuka (Halk'tan Hakk'a) veya maşuktan âşığa (Hakk'tan halka) gönderilmiş bir muhabbet mektubudur (s. 99). En büyük kitabın ise insanın kendi gönül kitabı olduğunu, “El-insânü ve'l-Kur'ânu tev'emâni / İnsan ve Kur'ân ikiz kardeştir” sözüyle ifade eder (s. 99). Ayetleri sıkça enfüsî (içsel) manada yorumlar. Örneğin, Tîn Suresi'ndeki yeminleri tasavvufi makamlara işaret olarak tefsir eder: “Tîn” (incir) vahdette kesret, “Zeytûn” kesretten vahdet, “Sînâ dağı” insanın kendi vücudu, “güven verici bu Mekke şehri” ise gönüldür (s. 107).
-
Rüya Yorumları: Rüyaları, sırlı bir âlemin pencereleri olarak görür ve vücudun kesifliğinin bu pencerelere perde olduğunu söyler (s. 121). Müridi Sabri Bey'in gördüğü rüyaları yorumladığı mektuplarında bu konuya geniş yer verir. Rüyada görülen yırtıcı hayvanları, kişinin nefsindeki kötü sıfatlar olarak yorumlar ve bunların rüyada öldürülmesinin nefis tezkiyesi için bir işaret olduğunu belirtir (s. 122).
Mektupları ve Yazışmaları
Nusret Tura için mektuplaşma, bir ilim ve irşat faaliyetidir (s. 72). Mektuplarını genellikle sabahın erken saatlerinde, “yâr ile ülfette iken” yazdığını belirtir ve okuyucunun da aynı usule riayet etmesini tavsiye eder (s. 72). Mektuplarında muhataplarına sık sık “Gözümün nuru, Nûr-u aynım” gibi muhabbet dolu ifadelerle hitap eder (s. 72). Halifesi Necdet Ardıç'a yazdığı bir mektupta, “Fakir gözlerinden de (kulaklarından da) öperim. Kulak öpmek biraz garip olarak görünse de öpme yerine “ve nefahtü fîhi min rûhî” hakikatini üflerim.” diyerek, ilahi hakikatlerin kulak yoluyla girdiğine işaret eder (s. 73).
Vefatı, Cenazesi ve Mirası
Nusret Tura, 5 Ekim 1979'da vefat etmiştir (s. 51). Vasiyeti üzerine, Pendik ilçesi Soğanlık Dolayoba mevkii Yayalar köyü kabristanlığına defnedilmiştir (s. 51). Bu vasiyetin sebebi, Necdet Ardıç tarafından şöyle anlatılır: Bir akraba ziyareti sırasında o bölgenin sakinliğini ve ağaçlık yapısını gören eşi Rahmiye Hanım'ın, “Vefat ettiğimizde bizi buraya defnetsinler” demesi üzerine bu söz vasiyet kabul edilmiş ve oradan üç kişilik yer alınmıştır (s. 60). Cenazesi, zâhiren bir hüzün alayı gibi görünse de bâtınen bir “şeb-i arûs” (düğün gecesi) gibi yaşanmış, ilahiler ve zikirlerle manevi bir gelin alayı gibi uğurlanmıştır (s. 60).
Halifesi Necdet Ardıç, mürşidinin kabri başında yazdığı bir şiirde onun mirasını şöyle özetler:
"NUSRET BABAMIN KABRİ BAŞINDA
Ey yolu bu menzile düşen, gece gündüz âlemi gezen
Nice nice sırları sezen, burada Hz. Nusret yatıyor
...
Cânâna can, âşıka mâşuk, derde deva, gönüle ışık,
Ömür boyunca Hakʼa âşık, burada Hz. Nusret yatıyor
...
Uşşâkî dediler yoluna, katıldı idim kervanına
Beni de aldı huzuruna, burada Babam Hz. Nusret yatıyor." (s. 60-61)