
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Kelime-i Şîsiyye nedir?⌄
Kelime-i Şîsiyye, Hz. Şît (a.s.) ile ilişkilendirilen, ilâhî nefes ve atâ manasına gelen, tasavvufta Hakikat-i Muhammediyye'nin velâyet yönünü ifade eden bir kavramdır. Bu kelime, zât-ı ahadiyyette mahbus kalıp sıkılan ilâhî isimlerin, nefes-i Rahmânî ile teneffüs ettirilerek âleme zuhur etmesi hikmetini taşır ve "Hikmet-i Nefsiyye" olarak da anılır1. Hz. Şît'in "ilk hibe çocuk" olması, bu atâ ve ihsan kavramıyla doğrudan bağlantılıdır.
›Ayrıntı
Kelime-i Şîsiyye, Hz. Şît (a.s.)'ın taayyünüyle zuhur eden ve "nefes-i Rahmânî" hasebiyle ortaya çıkan bir hikmettir1. Bu kavram, ilâhî isimlerin zât-ı ahadiyyette sıkışmış hâllerinden, Hak'ın nefes-i Rahmânîsiyle teneffüs ettirilerek âleme yayılmasını ifade eder. Bu durum, "atâullah" ve "hibetullah" yani Allah'ın ihsanı ve hibesi manasına gelir ve bu sebeple "Hikmet-i Nefsiyye" olarak adlandırılır1. Cenâb-ı Âdem'in icmâlî taayyününden sonra, Hak Teâlâ'nın mutlak vücudunun a'yân-ı sâbite üzerine inbisâtı (yayılması) olan nefes-i Rahmânî ile bu icmâli tafsil etme muradını yansıtır1.
Kelime-i Şîsiyye aynı zamanda "velâyet-i hâssa-i Muhammediyye" ile de ilişkilidir. Bu velâyet, tüm ilâhî isim ve sıfatları kapsayan, vücûbî ve imkânî tüm hakikatlerin feyz kaynağı olan ilâhî mertebedir. Buna "mişkât-ı hâtem-i velâyet" denir ve Hâtem-i enbiyânın bâtını, yani makâm-ı mahmûd olarak kabul edilir1. Hakikat-i Muhammediyye, zât-ı ahadiyyenin celâli altında müstehlek olan ilâhî isimlerin zuhuruna şefaat eder. Rahman ismi, tüm ilâhî isimleri kapsadığından, bu şefaat diğer isimler üzerine öncelik kazanır1.
Vücûd-ı mutlak-ı Hak, zât-ı ahadiyyesi itibarıyla doğrudan atâ ve ihsan etmez; çünkü atâ, sıfat ve isimlerin gereğidir. Bu mertebede Hak, tüm sıfat ve isimlerden zuhurdan müstağnidir; tüm sıfat ve isimleri zât-ı ahadiyyetinde mündemiç ve müstehlektir1. Ancak Hak, ilminde peydâ olan isimsel sûretlere, nefes-i Rahmânîsiyle inbisat ederek, yani letafet mertebesinden kesafet mertebesine tenezzül etmek suretiyle vücud verir1. Bu tenezzül ve takayyüd, a'yân-ı sâbite hasebiyledir ve âlem-i kevnde her mazhara gelen atâyâ, kendi ism-i hâssının istidadına göredir. Bu isimsel tecellilere "feyz-i mukaddes" denir1.
- Kaynaklar
- 1.Kelime-i Şîsiyye — s. 3, 6, 166, 231, 367
Şît Aleyhisselam kimdir ve neden bu bölüme konu olmuştur?⌄
Hz. Şît (a.s.), Hz. Âdem'in oğlu olup, Fusûsu'l-Hikem'de "Kelime-i Şîsiyye" bölümüne konu olmuştur. Bu bölümde onun hikmeti, "Hikmet-i Nefsiyye" veya "Hikmet-i Nefthiyye" olarak adlandırılır ve ilâhî nefes ile atânın sembolü olarak görülür1. Hz. Şît'in bu bölümde yer almasının temel nedeni, onun "hibe çocuk" olması ve varlığın imkânsızdan vâcibe dönüşümünü, yani Hakk'ın kudretinin tecellîlerini temsil etmesidir. Kâmil velîlerin beşerî sıfatlarından fânî olup Hak ile bâkî olmaları neticesinde, onların kudret ve fiillerinin Hakk'ın kudret ve fiili haline gelmesi2 gibi, Hz. Şît de ilâhî bir atâ olarak varlığın dönüşümünü ve Hakk'ın iradesinin tecellîsini simgeler.
›Ayrıntı
Hz. Şît (a.s.), Hz. Âdem'in oğlu olarak bilinir ve Fusûsu'l-Hikem'de kendisine ayrılan "Kelime-i Şîsiyye" bölümünde "Hikmet-i Nefsiyye" veya "Hikmet-i Nefthiyye" ile anılır1. Bu hikmet, ilâhî nefes ve atâ kavramlarını merkeze alır. Hz. Şît'in bu bölümde yer almasının ana sebebi, onun "hibe çocuk" olmasıdır; yani ilâhî bir bağış ve atâ olarak dünyaya gelmesi, varlığın imkânsızdan vâcibe dönüşümünün bir sembolü olarak kabul edilir1.
Kelime-i Şîsiyye bölümü, varlığın dönüşümünü ve Hakk'ın kudretinin tecellîlerini somut örneklerle açıklar. Örneğin, lâl rengi ile yeşil boyanın karışımından deniz renginde koyu bir mavi renk elde edilmesi gibi, dış varlığı olmayan bir şeyin nasıl ortaya çıktığı anlatılır2. Bu durum, buzun hem imkânsızın hem de vâcibin (varlığı zorunlu olanın) ortaya çıkarıcısı olmasıyla ilişkilendirilir. Muhakkik (gerçeği araştıran) kişi, mümkünün nereden mümküne dönüştüğünü bu yolla idrâk eder2.
Bu bağlamda, şanlı bir peygamberin mucize olarak veya onun vârisi olan kâmil bir velînin keramet olarak, esintili havadan buz elde edebilmesi örneği verilir. Bu durum, onların beşerî sıfatlarından fânî olup Hak ile bâkî olmalarıyla açıklanır. Zira bu mertebeye ulaşanların kudret ve fiilleri, Hakk'ın kudreti ve fiili haline gelir2. Hz. Şît'in hikmeti de bu ilâhî atâ ve varlığın dönüşümündeki Hakk'ın iradesinin tecellîsiyle yakından ilişkilidir. O, ilâhî nefesin ve bağışın bir temsili olarak, varlık mertebelerindeki bu dönüşümün ve Hakk'ın kudretinin bir işareti olarak bu bölümde ele alınmıştır.
- Kaynaklar
- 1.Vikipedi: Hz. Şît
- 2.Kelime-i Şîsiyye — s. 340, 382
Eserde geçen 'nefs' (nefth) kelimesi ne anlama gelir?⌄
Eserde geçen "nefs" (نَفْــث) kelimesi, lügat anlamı itibarıyla "tuh tuh diyerek üflemek" manasına gelir ve tasavvufî bağlamda ilahi isimlerin Ahadiyet Zat'ında hapsolup sıkışmasından sonra, Hakk'ın Rahmânî nefesini göndermek suretiyle ferahlatmasını ifade eder1. Bu "nefsî hikmet", Hz. Şît (a.s.) kelimesine tahsis edilmiştir; zira Hz. Âdem (a.s.) ilk toplu belirginleşme olup, onun mertebesi âlemin bütün mertebelerini kapsar ve Hz. Şît (a.s.) de Hâbil'in şehadetinden sonra Allah'ın Hz. Âdem'e bir ihsanı olarak "hibe çocuk"tur12. Bu durum, ilahi nefesin bir rahatlama ve ihsan olarak tecellisini simgeler.
›Ayrıntı
"Nefs" (نَفْــث) kelimesi, tasavvufî metinlerde genellikle "üflemek" fiiliyle ilişkilendirilir ve bu, özellikle hastalar üzerine okuyan ehl-i azâimin yaptığı bir eylemle somutlaştırılır1. Ancak bu kelimenin tasavvufî derinliği, ilahi isimlerin Ahadiyet Zat'ında bir tür sıkışma veya hapsolma durumundan sonra, Cenâb-ı Hakk'ın Rahmânî nefesini göndermesiyle meydana gelen bir ferahlamayı anlatır1. Bu ilahi nefes, bir nevi ilahi ihsan ve rahatlama olarak tecelli eder. Bu "hikmet-i nefsiyye"nin Hz. Şît (a.s.) kelimesine tahsis edilmesinin özel bir sebebi vardır. Hz. Âdem (a.s.), varoluşun ilk icmâlî taayyünü (toplu belirginleşmesi) olup, onun mertebesi âlemin tüm mertebelerini kuşatır1. Hz. Şît (a.s.) ise, Hz. Âdem'in Hâbil'in şehadetinden duyduğu üzüntüyü dindirmek üzere Allah'tan talep ettiği ve kendisine ihsan edilen bir çocuktur; bu nedenle "hibe çocuk" olarak da anılır12. Bu bağlamda, "nefs" kelimesi, ilahi rahmetin ve ihsanın bir tecellisi olarak, sıkıntı ve kederin giderilmesiyle ortaya çıkan ferahlamayı ve yenilenmeyi ifade eder. Bu durum, tasavvuftaki nefsin tezkiye süreçlerinden farklı olarak, ilahi bir atâ ve nefes olarak ele alınır.
- Kaynaklar
- 1.Kelime-i Şîsiyye — s. 1, 2, 7, 8, 10
- 2.Hz. Şît (a.s.) Wiki
Felak Suresi 4. ayetinin bu bölümle ilgisi nedir?⌄
Verilen kaynaklarda Felak Suresi'nin 4. ayeti ile ilgili doğrudan bir bilgi veya bu ayetin tasavvufî kavramların işleyişi, zuhur mahalleri veya tahakkuk aşamalarıyla ilişkisine dair bir açıklama bulunmamaktadır. Kaynaklar, tasavvufî bir hâl veya hakikatin tahakkukunda dört aşama (ilim, hâl, makam, tahakkuk) olduğunu ([K2-T9 — K2]), kavramların sâlikteki işleyişinin niyet, fiil, hâl ve mârifet eksenlerinde gerçekleştiğini ([K2-T6 — K2]) ve zuhur mahallerinin Hazerât-ı Hamse, sülûk merhalesi, latîfeler ve zâhir-bâtın eksenlerinde çözümlendiğini ([K2-T2 — K2]) belirtmektedir. Ancak Felak Suresi'nin 4. ayeti bu çerçevede ele alınmamıştır.
Rahmânî nefes kavramı neyi anlatır?⌄
Rahmânî nefes, tasavvuf metafiziğinde Hakk'ın kâinatı yaratma ve sürekli yenileme biçimini ifâde eden derin bir kavramdır. İlâhî Zât'ta hapsolup sıkılan ilâhî isimlerin, Hakk'ın Rahmânî nefesini göndermesiyle ferahlaması, yani varlık âlemine zuhûr etmesidir1. Bu nefes, Hak'ın "kün" demesiyle kâinatın zuhûr etmesini ve sürekli tecellîlerle yenilenmesini simgeler; âlem her an bu nefesle varlık bulur ve tazelenir. Hadîs-i şerîfteki "Rabbinizin nefesini Yemen tarafından alıyorum" ifâdesi, bu kavramın temel dayanağıdır ve Hz. Peygamber'in Üveys el-Karânî'yi "Hak'ın nefesi" olarak tasvir etmesiyle somutlaşır2. Şîsiyye Fassı'nın hikmeti olan "Nefthiyye" de tam olarak Rahmânî nefes bahsidir.
›Ayrıntı
Rahmânî nefes, vahdet-i vücud doktrininin en yoğun terimlerinden biridir ve tüm varlıkların zuhurunun kaynağı olan ilâhî soluğu anlatır3. İbn Arabî'nin tasavvuruna göre, Hak Teâlâ kâinatı bir kez yaratıp bırakmamış, bilakis sürekli nefes vererek onu yenilemektedir2. Bu durum, Rahmân Sûresi 29. ayetindeki "her gün yeni bir tasarrufta" ifâdesiyle örtüşür ve Rahmânî nefesin kâinatın sürekli tazelenme anı olduğunu gösterir2. Hak'ın zâtında peydâ olan esmâî sûretlere, Rahmânî nefesiyle tenezzül ederek, yani letafet mertebesinden kesafet mertebesine inerek vücud vermesiyle âlem varlık kazanır1. Bu nefes, "fenâ-vücud" ritmiyle işler: Hak nefes aldığında kâinat fenâ bulur (yokluk anı), nefes verdiğinde ise yeniden zuhûr eder (vücud anı). Bu döngü her an gerçekleşir ve âlem sürekli ölüp dirilir2. Hz. Âdem'in ilk icmâlî taayyün (toplu belirginleşme) olması ve mertebesinin âlemin bütün mertebelerini kapsaması sebebiyle, Yüce Allah bu icmâli, mutlak varlığının sabit hakikatler üzerine yayılmasından ibaret olan Rahmânî nefesi ile ayrıntılandırmak istemiştir1. Bu nedenle, nefes gönderme anlamına gelen "nefs"e ait hikmet, "Allah vergisi" ve "Allah'ın bağışı" anlamına gelen Şîs Kelimesi'ne özel kılınmıştır1. Rahmânî nefes, aynı zamanda ilâhî bir bağış ve cömertlik feyzidir1. Bu bağış, bazen halis bir rahmet olarak, bazen de acı ilacın içimi gibi, içimi rahatlığı takip eden karışık bir rahmet olarak tecelli edebilir1.
- Kaynaklar
- 1.Kelime-i Şîsiyye — s. 2, 3, 6, 239, 240
- 2.K1, s. 218
- 3.Vikipedi: Nefes-i Rahmani
Bu eserde Hz. Âdem nasıl bir mertebeyi temsil eder?⌄
Hz. Âdem, tasavvufî anlayışta, âlemin bütün mertebelerini kapsayan ilk toplu belirginleşme (taayyün-i evvel-i icmâlî) mertebesini temsil eder. Bu mertebe, ilâhî isimlerin Rahmânî nefesle ferahlatılması ve âlem-i mânânın iletişim aracı olan "nefs" kavramıyla ilişkilidir. Âdem (a.s.)'ın bu konumu, onun kâinattaki özel yerini ve esmâ-i ilâhiyyenin câmî mahalliyeti olan "emânet"i yüklenmesini de açıklar122.
›Ayrıntı
Hz. Âdem'in temsil ettiği mertebe, tasavvuf düşüncesinde oldukça merkezi bir öneme sahiptir. O, "ilk toplu belirginleşme" (taayyün-i evvel-i icmâlî) olarak kabul edilir ve bu durum, onun mertebesinin âlemin tüm mertebelerini kapsadığını gösterir1. Bu kapsayıcılık, Âdem'in ilâhî isimlerin tecellî ettiği bir mahal olmasıyla yakından ilişkilidir. Şîsiyye Fassı'nda geçen "nefs" (üflemek) kavramı, ilâhî zâtta hapsolup sıkılan ilâhî isimlerin, Rahmânî nefesle ferahlatılmasını ifade eder1. Bu "nefsî hikmet"in Şîs Kelimesi'ne tahsis edilmesinin sebebi de Âdem'in bu icmâlî taayyün mertebesinde bulunmasıdır.
Hz. Âdem'in bu mertebesi, aynı zamanda "Emânet Âyeti" (Ahzâb 72) ile de bağlantılıdır. Bu ayette geçen "emânet", tasavvufî yoruma göre, insanın "esmâ-i ilâhiyye'nin câmî mahalliyeti" olmasıdır2. Yani insan, Allah'ın bütün isimlerini taşıyacak kapsamlı bir mahaldir. Bakara 31'deki "ona bütün isimleri öğretti" ayeti de bu durumu destekler. Âdem'in bu kapsayıcı mertebesi, onun hem âlem-i şehâdetin hem de âlem-i mânânın hakikatlerini kendinde barındırmasını sağlar2. Bu durum, onun yaratılmışlık gereği olan belirlenimlerinin kalktığı ve Hakk'ı müşâhede ettiği bir hâle ulaşabileceği potansiyelini de içerir1. Böylece Hz. Âdem, kâinatın manevî tutamağı olan velâyet sırrının da taşıyıcısı konumundadır.
- Kaynaklar
- 1.Kelime-i Şîsiyye — s. 1, 2, 3, 8, 9, 147
- 2.K1, s. 138, 405
Fusûsu'l-Hikem şerhleri kimler için yazılmıştır?⌄
Fusûsu'l-Hikem şerhleri, İbn Arabî'nin eserindeki binlerce hakikati ve ilahî bilgiyi akıllarına sığdırıp kabul edemeyenler ile bu ilahî bağışları âb-ı hayât gibi içip hazmedenler için yazılmıştır. Şerhler, eserin yoğun ve derin yapısı sebebiyle, tasavvuf metafiziğinin şahikası sayılan bu metindeki hikmetleri idrak etmekte zorlananlara bir rehber niteliğindedir. Zira İbn Arabî'nin mazharından gelen bu ilahî bilgiler, her kabiliyetin kolayca hazmedebileceği türden değildir1.
›Ayrıntı
Fusûsu'l-Hikem, Muhyiddîn İbn Arabî'nin en kıymetli eseri olup, tasavvuf metafiziğinin ana metni ve şahikası kabul edilir2. Eser, 27 Fass'tan oluşur ve her Fass bir peygambere ait bir hikmeti taşır2. İbn Arabî'nin bu eseri, Hz. Peygamber'in rüyâ ile yazdırdığı, vahy-i ilhâmînin bir tezahürü olarak görülür2. Bu denli derin ve yoğun bir metin olması sebebiyle, içerdiği binlerce hakikati ve ilahî bilgiyi herkesin kolayca idrak etmesi mümkün değildir1.
Şerhler, bu ilahî bilgileri "akıllarına sığdırıp kabul edemeyenler" için bir açıklama ve kolaylaştırma aracı olarak ortaya çıkmıştır. Zira bu kabul edememe durumu, "kabiliyet eksikliğinden" kaynaklanmaktadır1. Aynı zamanda, İbn Arabî'nin "misk-i ezfer" (çok güzel kokulu misk) olarak nitelendirilen zatının1 son peygamberin kandilinden aldığı bu ilmi açıklaması, özel bir idrak seviyesi gerektirir1. Dolayısıyla şerhler, bu "ilahî bağışları kabul edip ve âb-ı hayât gibi içip hazmedenler" için de bir derinleşme ve tasdik zemini sunar1. Necdet Ardıç gibi günümüz mürşidleri de, Fusûsu'l-Hikem şerhleri ile bu irfan geleneğini modern döneme taşımaktadır (Necdet Ardıç (Terzibaba) - WIKI). Şerhler, tasavvufu tahkîk etmek isteyen sâliklere, eserin bâtınî hakikatlerine ulaşmada bir yol gösterici işlevi görür.
- Kaynaklar
- 1.Kelime-i Şîsiyye — s. 36, 160, 161
- 2.K1, s. 26