
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Lübbü'l-Lübb nedir?⌄
Lübbü'l-Lübb, tasavvufî bir eser olup, "Özün Özü" ve "Sırrın Sırrı" anlamlarına gelir. Bu eser, Hakikat-i İlâhiyye'ye dair derin mânaları ihtiva eden kısa bir risâledir ve Osmanlıca aslından tercüme edilmiştirs.1, 67, 71. Eserin ismi, tasavvufî irfanda hakikatlerin en derinine, özüne ve sırrına nüfuz etme gayesini yansıtır. İnsanın unutkanlık mahalli olduğu gerçeğiyle birlikte, eserdeki hataların hoş görülmesi temennisi, müellifin tevazuunu gösterirs.3.
Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 1, 3, 67, 71
›Ayrıntı
Lübbü'l-Lübb, tasavvuf geleneğinde önemli bir yere sahip olan, "Özün Özü" ve "Sırrın Sırrı" başlıklarını taşıyan kısa bir risâledirs.1. Bu eser, Hakikat-i İlâhiyye'nin derinliklerine inen ve tasavvufî hakikatleri özlü bir şekilde ifade eden metinlerden biridirs.67. Eserin orijinal dili Osmanlıca olup, günümüze tercüme edilerek ulaşmıştırs.67, 71.
Eserin ismi, tasavvufî terminolojideki derin anlam katmanlarına işaret eder. "Lübb" kelimesi, bir şeyin özü, iç kısmı veya en değerli kısmı anlamına gelirken, "Lübbü'l-Lübb" ifadesi "özün özü" yani hakikatin en saf ve en derin katmanı demektir. Aynı şekilde, "Sırr-üs Sırrı" ifadesi de "sırrın sırrı" anlamına gelerek, ilâhî hakikatlerin gizli ve bâtınî yönlerine vurgu yapars.1. Bu isimlendirme, eserin okuyucuyu zâhirî bilgilerden öteye, bâtınî idrâklere ve ilâhî sırlara yönlendirme amacını ortaya koyar.
Müellif, eserinde insanın unutkanlık mahalli (mahall-i nisyân) olduğunu belirterek, kendi hatalarının ve eksikliklerinin hoş görülmesini temenni eders.3. Bu ifade, tasavvufî edep ve tevazu anlayışının bir yansımasıdır. Eser, "Gönülde Esintiler (IV)" serisinin bir parçası olarak da anılmaktadırs.1. Ayrıca, Abdülkerim Cîlî'nin "İnsân-ı Kâmil" adlı eserinin şerhi gibi diğer tasavvufî metinlerle birlikte anılması, Lübbü'l-Lübb'ün tasavvufî literatürdeki yerini ve önemini gösterirs.71.
Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 1, 3, 67, 71
Bu eserin yazarı kimdir?⌄
Verilen kaynaklarda "bu eser" ifadesiyle kastedilen eserin ne olduğu belirtilmediği için, doğrudan bir yazar ismi vermek mümkün değildir. Ancak kaynaklarda üç farklı önemli eserin yazarları zikredilmektedir: Risâle-i Gavsiyye'nin yazarı Gavs-ı A'zam Abdulkâdir Geylânî, Mesnevî-i Şerîf'in yazarı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Rûhu'l-Beyân tefsirinin yazarı İsmail Hakkı Bursevî'dir. Ayrıca İnsan-ı Kâmil kitabının yazarı olarak Abdulkerim Cili de anılmaktadır.
›Ayrıntı
Kaynaklarda farklı eserler ve yazarları hakkında bilgiler bulunmaktadır. Örneğin, Risâle-i Gavsiyye isimli eserin yazarı olarak Gavs-ı A'zam Abdulkâdir Geylânî hazretleri gösterilmektedirK1. Bu risâle, Hak ile Geylânî arasında geçen bir mükâleme (söyleşme) hâlinde yazılmış, tasavvuf-irfân külliyâtının "sırrî metin"lerinden biri olarak nitelendirilmektedir. İçeriği, Hak'ın Geylânî'ye sırrî hitâpları ve Geylânî'nin cevapları şeklinde olup, "fenâ fillâh ehlinin" nasıl konuştuğunu gösterirK1.
Bir diğer önemli eser olan Mesnevî-i Şerîf'in yazarı ise Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'dirK1. Bu eser, 6 cilt ve yaklaşık 25 bin beyitten oluşan manzûm bir tasavvuf eseridir. "Mağz-ı Kur'ân" (Kur'ân'ın özü) ve "Pehlevî dilinde Kur'ân" olarak nitelendirilmiş, hikâyeler, kıssalar, tasavvufî tâ'vîller ve ahlâkî öğütler içermektedirK1.
Ayrıca, Rûhu'l-Beyân tefsirinin yazarı olarak İsmail Hakkı Bursevî belirtilmiştirvikipedi. Bu tefsir, klasik işârî tefsirin zirvelerinden biri olarak kabul edilir. İnsan-ı Kâmil kitabının yazarı ise Abdulkerim Cili'dirvikipedi. Cili, kendi adıyla anılan tasavvuf ekolünün temsilcisidir.
Kaynaklar: K1, s. 12, 68 · Vikipedi: İsmail Hakkı Bursevî, Abdulkerim Cili
Lübbü'l-Lübb ne anlatıyor?⌄
Lübbü'l-Lübb, tasavvufî bir eser olup "Özün Özü" ve "Sırrın Sırrı" anlamlarına gelir. Bu eser, Muhyiddîn İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'i gibi tasavvuf metafiziğinin derinliklerine inen, ilhamî bir metin olarak kabul edilir. Eserin adı, içeriğinin tasavvufî hakikatlerin özüne ve sırrına işaret ettiğini gösterir. Kaynaklarda belirtildiği üzere, bu eser "Risale-i 'Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı'" adıyla anılmakta ve Osmanlıca'dan çevrildiği ifade edilmektedirs.1, s.67, s.68, s.71.
Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 1, 67, 68, 71
›Ayrıntı
Lübbü'l-Lübb, tasavvufî literatürde önemli bir yere sahip olan ve "Özün Özü" ile "Sırrın Sırrı" manalarına gelen bir risaledirs.1. Bu eser, tasavvufî hakikatlerin en derin katmanlarını ele almayı amaçlar. Eserin tam adı "Risale-i 'Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı'" olarak geçmektedir ve Osmanlıca aslından çevrilmiştirs.1, s.67, s.68, s.71. Bu durum, eserin köklü bir tasavvuf geleneğine ait olduğunu ve zaman içinde farklı dillere aktarılarak geniş kitlelere ulaşma çabasını gösterir.
Eserin içeriği hakkında doğrudan detaylı bilgi verilmemekle birlikte, başlığının ima ettiği "öz" ve "sır" kavramları, tasavvuftaki hakikat-i ilâhiyye ve gaybî bilgilere yönelik bir yaklaşımı düşündürmektedir. Tasavvufta "öz" (lübb), bir şeyin hakikatini, iç yüzünü ifade ederken; "sır" ise gizli ve bâtınî bilgilere işaret eder. Bu bağlamda Lübbü'l-Lübb, varoluşun ve ilâhî tecellilerin en içsel ve gizli yönlerini açıklamaya çalışan bir metin olabilir. Eserin adının "Fusûsu'l-Hikem" gibi tasavvuf metafiziğinin ana metinleriyle benzer bir derinliği çağrıştırması, onun da ulûhiyyet âlemi ve vücud mertebeleri gibi konulara değindiğini düşündürmektedirK1.
Lübbü'l-Lübb'ün, tasavvufî irfan geleneğinde önemli bir yer tuttuğu, "Gönülde Esintiler" serisi içinde yer alması ve Necdet Ardıç gibi isimlerle ilişkilendirilmesi de eserin tasavvufî çevrelerdeki değerini ortaya koymaktadırs.1, s.67, s.68. Bu tür eserler genellikle, rubûbiyyetinK1 ve lâhûtunK1 sırlarını, yani Hakk'ın âlemleri terbiye edişini ve ilâhî mertebelerin hakikatini idrak etmeye yönelik bir yol sunar.
Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 1, 67, 68, 71 · K1, s. 54, 187
Eserin ana fikri nedir?⌄
Lübbü'l-Lübb adlı eserin ana fikri, Hakk'ın mutlak ve kuşatıcı varlığının, tüm mertebelerde hem aynı hem de tenzih edilmiş olarak tecellî ettiğini ve bu tecellîlerin farklı inanç ve idraklerde çeşitli sûretlerde algılandığını açıklamaktır. Eser, Hakk'ın her şeyi kuşatan geniş kapasiteli zâtını vurgularkens.45, inançların özünde bir hakikat bulunduğunu ve mutlak olanın sınırlı bir veçheye sahip olmadığını belirtirs.35. Bu bağlamda, taklit ehlinin bir fili farklı uzuvlarından tutarak farklı şekillerde tanımlamasına benzer şekilde, insanların da Hakk'ı kendi idrakleri ölçüsünde sınırlı veçhelerle algıladığını, ancak hakikat ehlinin tüm bu veçheleri kuşatıcı bir gözle müşahede ettiğini ortaya koyars.13-14. Eser, Hakk'ın kendini yaratması gibi zahiren çelişkili görünen ifadelerin dahi hakikat perspektifinden doğru ve hayranlık uyandırıcı olduğunu ifade ederek, dünya aklının idrak sahasının ötesindeki hakikatlere işaret eders.61.
Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 13, 14, 35, 45, 61
›Ayrıntı
Lübbü'l-Lübb eserinin ana fikri, Hakk'ın mutlak ve kuşatıcı varlığının, farklı idrak seviyelerinde nasıl tecellî ettiğini ve bu tecellîlerin çeşitli inanç ve algılara nasıl yol açtığını izah etmektir. Eser, Hakk'ın "mutlak", "her şeyi kuşatıcı" ve aynı zamanda "benzersiz" olduğunu, tüm mertebelerde mevcut olup onlardan tenzih edilmiş geniş kapasiteli bir Zât olduğunu belirtirs.45. Bu geniş kapasiteli Zât, her inancın özünde bir hakikate sahip olduğunu ve mutlak olanın sınırlı bir veçheye sahip olmadığını ifade eders.35.
Eser, bu durumu bir fili karanlıkta farklı yerlerinden tutan insanların fili farklı şekillerde tanımlamasına benzetir: bacağını tutan "sütun gibi", kulağını tutan "keten gibi", karnını tutan "duvar gibi", hortumunu tutan ise "yılan gibi" ders.13. Bu benzetme, taklit ehlinin tek bir inanca saplanıp diğerlerini reddetmesini ve kendi inançlarıyla sınırlanmasını temsil eders.14. Ancak hakikat ehli, inancın dışsal formuna takılıp kalmaz, onun özünün farkında olur ve tüm veçheleri kuşatıcı bir gözle müşahede eders.4.
Eser ayrıca, Hakk'ın kendini yaratması gibi zahiren çelişkili görünen ifadelerin dahi hakikat perspektifinden doğru ve hayranlık uyandırıcı olduğunu vurgular; zira bu tür hakikatler dünya aklının idrak sahasının dışındadırs.61. Hakk'ın tecellîleri, bazen örtülü bazen açık bir şekilde "Ene'l-Hakk" sırrını fısıldar ve bu okyanusun dalgaları "mâsivâ" olarak adlandırılır; okyanus ezelî ve ebedî iken, dalgalar sonradan meydana gelmiştirs.21. Bu durum, Hakk'ın varlığının sınırsızlığını ve her şeyin O'nun tecellîsi olduğunu gösterir.
Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 4, 13, 14, 21, 35, 45, 61
Beş Hazret (Hadarât-ı Hamse) nedir?⌄
Hazarât-ı Hamse, tasavvufta varlığın Hak'tan halka doğru tedrîcî tenezzülünü gösteren beş ilâhî mertebedir. Bu mertebeler, Hak'ın sırf zâtından başlayarak âlem-i şehâdete kadar uzanan bir sıralama arz eder ve İbn Arabî ekolü tarafından vücud-ı mutlakın tezahürü olarak açıklanırK1. Bu beş hazret, sâlikin Hakk'a mi'râc yolculuğunun ana bölümünü oluşturan ilâhî katmanlardırvikipedi. Lâ-taayyün, Taayyün-i evvel (Ahadiyyet), Taayyün-i sânî (Vâhidiyyet), Âlem-i ervâh-misâl ve Âlem-i şehâdet olarak sıralanır; Hadîd Sûresi 3. ayetteki 'evvel-âhir-zâhir-bâtın' kavramları bu mertebelerin tek bir Hak'ta toplanmasını işaret ederK1.
Kaynaklar: K1, s. 297 · Vikipedi: Hazarat-ı Hamse
›Ayrıntı
Hazarât-ı Hamse, tasavvufî vücud bahsinin en sistematik yapılarından biridir ve "beş ilâhî hazret" anlamına gelirK1. Bu sistemde her mertebe, bir öncekinin taayyünü veya tezahürüdür; yukarıdan aşağıya doğru olan sıralama tenezzülât olarak adlandırılırken, aşağıdan yukarıya doğru olan seyir urûc olarak okunurK1.
Birinci mertebe Lâ-taayyün'dür: Bu, Hak'ın sırf zâtı olup hiçbir nispet, sıfat veya isim kabul etmez. "Gayb-ı mutlak" veya "amâ" olarak da bilinir. Hadîs-i şerîfteki "Allah Teâlâ amâda idi, üstünde de altında da hava yoktu" ifadesi bu mertebeye işaret ederK1.
İkinci mertebe Taayyün-i evvel veya Ahadiyyet'tir: Hak'ın kendi zâtına ilk taayyünüdür; bu mertebede Hak, hiçbir nispet kabul etmeden "tek" olarak bulunur. İhlâs Sûresi 1. ayetteki "kul hüvallâhu ehad" ifadesi bu mertebenin menşeidirK1.
Üçüncü mertebe Taayyün-i sânî veya Vâhidiyyet'tir: Bu mertebede esmâ ve sıfatlar tafsîl bulur. Eşyanın ezelî hakikatleri olan a'yân-ı sâbite, Hak'ın ilminde bu mertebede sabittir. Hadîd Sûresi 3. ayetteki "evvel-âhir-zâhir-bâtın" kavramları bu mertebede mukayese edilirK1.
Dördüncü mertebe Âlem-i ervâh-misâl'dir: Bu, a'yân-ı sâbitelerin ruhânî olarak tezahür ettiği, mânâ ve sûret arasında bir berzah olan âlemdirK1.
Beşinci mertebe ise Âlem-i şehâdet'tir: Bu, görünür dünyadır ve Hazarât-ı Hamse'nin son basamağını teşkil eder. İnsan-ı Kâmil, bu beşinci ve son basamakta ilâhî seyrini tamamlamış olurK1. Şîsiyye Fassı'ndaki "nefes-i Rahmânî" bahsi, bu mertebelerin oluşum mantığını açıklarK1.
Kaynaklar: K1, s. 297
Bu eser kimler için yazılmıştır?⌄
Necdet Ardıç'ın eserleri, özellikle de İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Kur'an Sure Tefsirleri gibi çalışmaları, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyarak geniş kitlelere hitap etmektedir. Bu eserler, Hak yolunda ilerlemek isteyen sâlikler, nefs mertebelerini anlamak ve mânevî gelişim sağlamak isteyenler için yazılmıştır. Ayrıca, tasavvufî metinlerin derin sırlarını keşfetmek ve Kur'an'ın bâtınî anlamlarını idrak etmek isteyen herkes bu eserlerden istifade edebilir. Necdet Ardıç, tasavvufu günümüz insanının anlayabileceği bir dille sunarak, hem tasavvuf ehli hem de bu alana ilgi duyan genel okuyucu kitlesi için bir rehber niteliği taşımaktadır.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç'ın eserleri, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna şahsiyetlerden biri olarak (Necdet Ardıç (Terzibaba)) geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmektedir. Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri, "Nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel eser" olarak tanımlanır (İrfan Mektebi (Hakk Yolu)). Bu durum, eserin öncelikli olarak Hak yolunda ilerlemek isteyen sâlikler ve nefs mertebelerinde mânevî gelişim arayanlar için kaleme alındığını göstermektedir.
Diğer taraftan, Kur'an Sure Tefsirleri gibi eserleri, "çeşitli Kur'an surelerinin tasavvufi tefsirlerini içeren eserler" olarak belirtilmiştir (Kur'an Sure Tefsirleri). Bu da, Necdet Ardıç'ın eserlerinin Kur'an'ın bâtınî anlamlarını ve tasavvufî hikmetlerini idrak etmek isteyenler için önemli bir kaynak olduğunu ortaya koymaktadır. Genel olarak, Necdet Ardıç'ın eserleri ve sohbetleri, "tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış" (Necdet Ardıç (Terzibaba)) olması sebebiyle, sadece tasavvuf ehli olanlara değil, aynı zamanda tasavvufa ilgi duyan, mânevî arayış içinde olan ve bu derin ilmi modern bir yaklaşımla öğrenmek isteyen herkes için yazılmıştır. Bu eserler, tasavvufî kavramları ve Hakikat'i anlamak isteyen geniş bir okuyucu kitlesine hitap eden bir rehber niteliğindedir.
Eser neden "Özün Özü" ve "Sırrın Sırrı" olarak isimlendirilmiştir?⌄
"Lübbü'l-Lübb ve Sırrü's-Sırr" adlı eserin bu şekilde isimlendirilmesi, tasavvufî hakikatlerin en derin ve gizli katmanlarına işaret etmesinden kaynaklanır. Eser, "özün özü" (lübbü'l-lübb) ifadesiyle varlığın ve hakikatin en iç çekirdeğini, "sırrın sırrı" (sırrü's-sırr) ifadesiyle ise bu özün dahi ötesindeki mahrem ve ilahî gizemi ele aldığını belirtirs.1. Tasavvufta bâtın, eşyanın iç hakikati ve insanın iç hayatı anlamına gelirkenK1, sır ise Hak ile kul arasındaki en mahrem tecellî mahallidirK2. Dolayısıyla bu isimlendirme, eserin zâhirî bilgilerin ötesine geçerek, kalbin ve ruhun derinliklerinde tecelli eden ilahî sırlara ve mükâşefe yoluyla idrak edilen ledünnî bilgilere odaklandığını gösterir.
Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 1 · K1, s. 362 · K2
›Ayrıntı
Eserin başlığı olan "Lübbü'l-Lübb ve Sırrü's-Sırr", tasavvufî terminolojideki derin anlam katmanlarını yansıtır. "Lübb" kelimesi, bir şeyin özü, çekirdeği anlamına gelirken, "lübbü'l-lübb" ifadesi bu özün de özü, yani hakikatin en saf ve yoğun hâlini ifade eders.1. Tasavvufta bu, eşyanın ardındaki gizli hakikati, yani bâtınıK1 ve insanın iç hayatının en derin katmanlarını temsil eder. Kalp, tasavvufta ilahî tecellilerin ilk kapısı olarak kabul edilir ve "Beni yere göğe sığdıramadım, mü'min kulumun kalbine sığdırdım" hadisiyle merkeziyetini vurgularK2. Eserin "özün özü" vurgusu, bu kalbî idrakin ve bâtınî hakikatlerin en derin noktasına ulaşma çabasını işaret eder.
"Sırrü's-Sırr" ifadesi ise, "sır" kelimesinin tasavvuftaki özel ve mahrem anlamına dayanır. Sır, Hak ile kul arasındaki en mahrem tecellî mahallidir ve Cüneyd Bağdâdî'nin "Sır, Hak ile abd arasındaki mahremdir" sözüyle önemi vurgulanırK2. Letâif-i Hamse'de sır, ruh ve kalpten sonra gelen daha derin bir latîfedirK2. Bu bağlamda "sırrın sırrı", ilahî hakikatin en gizli, en erişilmez ve yalnızca özel bir mükâşefe ile idrak edilebilen veçhesini ifade eder. Mükâşefe, sâlikin gayb âleminden veya Hak'tan kalbine inen doğrudan idraklerdir ve mücâhedenin meyvesidirK1. Özellikle mükâşefe-i sır, sâlikin kendi ezelî hakikatini ve Hak'la ilişkisinin mahiyetini idrak etmesidirK1. Dolayısıyla eserin bu isimlendirmesi, okuyucuyu zâhirî bilgilerin ötesine, kalbin ve sırrın derinliklerinde tecelli eden ilahî hakikatlere ve ledünnî bilgilere yönlendirme amacını taşır.
Kaynaklar: Lübbü'l-Lübb — s. 1 · K1, s. 50, 362 · K2
Eseri nasıl okumalıyım?⌄
Eseri okumak, tasavvufî sülûkun bir parçası olarak dört temel eksende işleyen bir süreçtir: niyet, fiil, hâl ve mârifet. Bu eksenler, okuyucunun kalbini Allah'a yöneltmesi (niyet), okuma eylemini gerçekleştirmesi (fiil), okuma neticesinde kalbinde oluşan keyfiyetler (hâl) ve elde ettiği derin idrâkler (mârifet) şeklinde tezahür eder. Bu bütüncül yaklaşım, okumanın sadece zihinsel bir faaliyet olmaktan öte, kalbî ve amelî bir ibadet hâline gelmesini sağlar ve "ihlâs" ile kemâle ererK2.
Kaynaklar: K2
›Ayrıntı
Bir eseri tasavvufî bir bakış açısıyla okumak, sâlikin günlük hayatında bir kavramın işleyişine benzer şekilde dört aşamada faaliyete geçerK2.
Niyet ekseninde işleyiş: Okumaya başlamadan önce kalbin Allah'a yöneltilmesi esastır. Sâlik, okuduğu eserin sadece harflerden ibaret olmadığını, Hak'tan gelen bir hikmet taşıdığını idrâk etmeli ve bu hikmeti anlamak, amel etmek ve Allah'a yaklaşmak niyetiyle okumalıdır. Bu niyet, okuma eylemini bir ibadete dönüştürür ve kalbin Hak'la mütâbık kılınmasını sağlarK2.
Fiil ekseninde işleyiş: Niyetin uzuvlara intikâl etmesiyle okuma eylemi gerçekleşir. Bu, eseri dikkatle, tefekkürle ve idrâk etme çabasıyla okumaktır. Okunan metinlerdeki kavramları zihinsel olarak takip etmek, anlamaya çalışmak ve üzerinde düşünmek bu aşamanın temelini oluşturur. Fiilsiz kavramın donuk kalacağı gibi, fiilsiz okuma da yüzeysel kalırK2.
Hâl ekseninde işleyiş: Sürekli ve niyetli okuma, kalpte belirli hâller bırakır. Okunan eserin içeriğine göre sâlikin kalbinde sekîne, ünsiyyet, muhabbet gibi hâller zuhur edebilir. Örneğin, basîretle ilgili bir metin okurken kalpte bir ferâset veya keşfî bir idrâk hâli oluşabilirK1. Mükâşefeye dair bir metin okurken ise kalpte gayb âleminden gelen bir mânâ veya hakikat belirebilirK1. Bu hâller, okuyucunun kalbinin keyfiyetini dönüştürür.
Mârifet ekseninde işleyiş: Okuma sürecinin nihai amacı, mârifetin yani derin bilgi ve idrâkin gelişmesidir. Okunan eserler aracılığıyla sâlik, eşyanın hakikatini, ardındaki esmâî tecellîyi ve Hak'la olan bağını idrâk etme melekesi olan basîretini geliştirirK1. Aynı zamanda, perdelerin kalkmasıyla gayb âleminden veya Hak'tan kalbine inen doğrudan idrâkler olan mükâşefeler yaşayabilirK1. Bu mârifet, okuyucunun sadece bilgi edinmesini değil, aynı zamanda Hak'la olan ilişkisini derinleştirmesini sağlar. Bu dört eksenin birleşimi, okuma eylemini "ihlâs" ile kemâle erdirirK2.
Kaynaklar: K2 · K1, s. 50, 231