İçeriğe atla
Lübbü'l-Lübb (İngilizce) kapak gorseli

Lübbü'l-Lübb (İngilizce)

Terzibaba - Necdet Ardıç

69 sayfa~104 dk okumatr

Anahtar Kelimeler

Terzibaba - Necdet Ardıçturkcetasavvufdijital kütüphanekitap okuma

İlgili Konular

TerzibabaNecdet ArdıçTasavvufİslam DüşüncesiManeviyatSufizmDijital Kütüphaneİslami Metinler

Sıkça Sorulan Sorular

Lübbü'l-Lübb nedir?

Lübbü'l-Lübb, tasavvufî bir eser olup, "Özün Özü" ve "Sırrın Sırrı" anlamlarına gelir. Bu eser, Hakikat-i İlâhiyye'ye dair derin mânaları ihtiva eden kısa bir risâledir ve Osmanlıca aslından tercüme edilmiştir1. Eserin ismi, tasavvufî irfanda hakikatlerin en derinine, özüne ve sırrına nüfuz etme gayesini yansıtır. İnsanın unutkanlık mahalli olduğu gerçeğiyle birlikte, eserdeki hataların hoş görülmesi temennisi, müellifin tevazuunu gösterir1.

Ayrıntı

Lübbü'l-Lübb, tasavvuf geleneğinde önemli bir yere sahip olan, "Özün Özü" ve "Sırrın Sırrı" başlıklarını taşıyan kısa bir risâledir1. Bu eser, Hakikat-i İlâhiyye'nin derinliklerine inen ve tasavvufî hakikatleri özlü bir şekilde ifade eden metinlerden biridir1. Eserin orijinal dili Osmanlıca olup, günümüze tercüme edilerek ulaşmıştır1.

Eserin ismi, tasavvufî terminolojideki derin anlam katmanlarına işaret eder. "Lübb" kelimesi, bir şeyin özü, iç kısmı veya en değerli kısmı anlamına gelirken, "Lübbü'l-Lübb" ifadesi "özün özü" yani hakikatin en saf ve en derin katmanı demektir. Aynı şekilde, "Sırr-üs Sırrı" ifadesi de "sırrın sırrı" anlamına gelerek, ilâhî hakikatlerin gizli ve bâtınî yönlerine vurgu yapar1. Bu isimlendirme, eserin okuyucuyu zâhirî bilgilerden öteye, bâtınî idrâklere ve ilâhî sırlara yönlendirme amacını ortaya koyar.

Müellif, eserinde insanın unutkanlık mahalli (mahall-i nisyân) olduğunu belirterek, kendi hatalarının ve eksikliklerinin hoş görülmesini temenni eder1. Bu ifade, tasavvufî edep ve tevazu anlayışının bir yansımasıdır. Eser, "Gönülde Esintiler (IV)" serisinin bir parçası olarak da anılmaktadır1. Ayrıca, Abdülkerim Cîlî'nin "İnsân-ı Kâmil" adlı eserinin şerhi gibi diğer tasavvufî metinlerle birlikte anılması, Lübbü'l-Lübb'ün tasavvufî literatürdeki yerini ve önemini gösterir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Lübbü'l-Lübb — s. 1, 3, 67, 71
Bu eserin yazarı kimdir?

Verilen kaynaklarda "bu eser" ifadesiyle kastedilen eserin ne olduğu belirtilmediği için, doğrudan bir yazar ismi vermek mümkün değildir. Ancak kaynaklarda üç farklı önemli eserin yazarları zikredilmektedir: Risâle-i Gavsiyye'nin yazarı Gavs-ı A'zam Abdulkâdir Geylânî, Mesnevî-i Şerîf'in yazarı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Rûhu'l-Beyân tefsirinin yazarı İsmail Hakkı Bursevî'dir. Ayrıca İnsan-ı Kâmil kitabının yazarı olarak Abdulkerim Cili de anılmaktadır.

Ayrıntı

Kaynaklarda farklı eserler ve yazarları hakkında bilgiler bulunmaktadır. Örneğin, Risâle-i Gavsiyye isimli eserin yazarı olarak Gavs-ı A'zam Abdulkâdir Geylânî hazretleri gösterilmektedir1. Bu risâle, Hak ile Geylânî arasında geçen bir mükâleme (söyleşme) hâlinde yazılmış, tasavvuf-irfân külliyâtının "sırrî metin"lerinden biri olarak nitelendirilmektedir. İçeriği, Hak'ın Geylânî'ye sırrî hitâpları ve Geylânî'nin cevapları şeklinde olup, "fenâ fillâh ehlinin" nasıl konuştuğunu gösterir1.

Bir diğer önemli eser olan Mesnevî-i Şerîf'in yazarı ise Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'dir1. Bu eser, 6 cilt ve yaklaşık 25 bin beyitten oluşan manzûm bir tasavvuf eseridir. "Mağz-ı Kur'ân" (Kur'ân'ın özü) ve "Pehlevî dilinde Kur'ân" olarak nitelendirilmiş, hikâyeler, kıssalar, tasavvufî tâ'vîller ve ahlâkî öğütler içermektedir1.

Ayrıca, Rûhu'l-Beyân tefsirinin yazarı olarak İsmail Hakkı Bursevî belirtilmiştir2. Bu tefsir, klasik işârî tefsirin zirvelerinden biri olarak kabul edilir. İnsan-ı Kâmil kitabının yazarı ise Abdulkerim Cili'dir3. Cili, kendi adıyla anılan tasavvuf ekolünün temsilcisidir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1, s. 12, 68
  3. 2.Vikipedi: İsmail Hakkı Bursevî
  4. 3.Vikipedi: Abdulkerim Cili
Lübbü'l-Lübb ne anlatıyor?

Lübbü'l-Lübb, tasavvufî bir eser olup "Özün Özü" ve "Sırrın Sırrı" anlamlarına gelir. Bu eser, Muhyiddîn İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'i gibi tasavvuf metafiziğinin derinliklerine inen, ilhamî bir metin olarak kabul edilir. Eserin adı, içeriğinin tasavvufî hakikatlerin özüne ve sırrına işaret ettiğini gösterir. Kaynaklarda belirtildiği üzere, bu eser "Risale-i 'Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı'" adıyla anılmakta ve Osmanlıca'dan çevrildiği ifade edilmektedir1.

Ayrıntı

Lübbü'l-Lübb, tasavvufî literatürde önemli bir yere sahip olan ve "Özün Özü" ile "Sırrın Sırrı" manalarına gelen bir risaledir1. Bu eser, tasavvufî hakikatlerin en derin katmanlarını ele almayı amaçlar. Eserin tam adı "Risale-i 'Lübb-ül Lü'b ve Sırr-üs Sırrı'" olarak geçmektedir ve Osmanlıca aslından çevrilmiştir1. Bu durum, eserin köklü bir tasavvuf geleneğine ait olduğunu ve zaman içinde farklı dillere aktarılarak geniş kitlelere ulaşma çabasını gösterir.

Eserin içeriği hakkında doğrudan detaylı bilgi verilmemekle birlikte, başlığının ima ettiği "öz" ve "sır" kavramları, tasavvuftaki hakikat-i ilâhiyye ve gaybî bilgilere yönelik bir yaklaşımı düşündürmektedir. Tasavvufta "öz" (lübb), bir şeyin hakikatini, iç yüzünü ifade ederken; "sır" ise gizli ve bâtınî bilgilere işaret eder. Bu bağlamda Lübbü'l-Lübb, varoluşun ve ilâhî tecellilerin en içsel ve gizli yönlerini açıklamaya çalışan bir metin olabilir. Eserin adının "Fusûsu'l-Hikem" gibi tasavvuf metafiziğinin ana metinleriyle benzer bir derinliği çağrıştırması, onun da ulûhiyyet âlemi ve vücud mertebeleri gibi konulara değindiğini düşündürmektedir2.

Lübbü'l-Lübb'ün, tasavvufî irfan geleneğinde önemli bir yer tuttuğu, "Gönülde Esintiler" serisi içinde yer alması ve Necdet Ardıç gibi isimlerle ilişkilendirilmesi de eserin tasavvufî çevrelerdeki değerini ortaya koymaktadır1. Bu tür eserler genellikle, rubûbiyyetin2 ve lâhûtun2 sırlarını, yani Hakk'ın âlemleri terbiye edişini ve ilâhî mertebelerin hakikatini idrak etmeye yönelik bir yol sunar.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Lübbü'l-Lübb — s. 1, 67, 68, 71
  3. 2.K1, s. 54, 187
Eserin ana fikri nedir?

Lübbü'l-Lübb adlı eserin ana fikri, Hakk'ın mutlak ve kuşatıcı varlığının, tüm mertebelerde hem aynı hem de tenzih edilmiş olarak tecellî ettiğini ve bu tecellîlerin farklı inanç ve idraklerde çeşitli sûretlerde algılandığını açıklamaktır. Eser, Hakk'ın her şeyi kuşatan geniş kapasiteli zâtını vurgularken1, inançların özünde bir hakikat bulunduğunu ve mutlak olanın sınırlı bir veçheye sahip olmadığını belirtir1. Bu bağlamda, taklit ehlinin bir fili farklı uzuvlarından tutarak farklı şekillerde tanımlamasına benzer şekilde, insanların da Hakk'ı kendi idrakleri ölçüsünde sınırlı veçhelerle algıladığını, ancak hakikat ehlinin tüm bu veçheleri kuşatıcı bir gözle müşahede ettiğini ortaya koyar1. Eser, Hakk'ın kendini yaratması gibi zahiren çelişkili görünen ifadelerin dahi hakikat perspektifinden doğru ve hayranlık uyandırıcı olduğunu ifade ederek, dünya aklının idrak sahasının ötesindeki hakikatlere işaret eder1.

Ayrıntı

Lübbü'l-Lübb eserinin ana fikri, Hakk'ın mutlak ve kuşatıcı varlığının, farklı idrak seviyelerinde nasıl tecellî ettiğini ve bu tecellîlerin çeşitli inanç ve algılara nasıl yol açtığını izah etmektir. Eser, Hakk'ın "mutlak", "her şeyi kuşatıcı" ve aynı zamanda "benzersiz" olduğunu, tüm mertebelerde mevcut olup onlardan tenzih edilmiş geniş kapasiteli bir Zât olduğunu belirtir1. Bu geniş kapasiteli Zât, her inancın özünde bir hakikate sahip olduğunu ve mutlak olanın sınırlı bir veçheye sahip olmadığını ifade eder1.

Eser, bu durumu bir fili karanlıkta farklı yerlerinden tutan insanların fili farklı şekillerde tanımlamasına benzetir: bacağını tutan "sütun gibi", kulağını tutan "keten gibi", karnını tutan "duvar gibi", hortumunu tutan ise "yılan gibi" der1. Bu benzetme, taklit ehlinin tek bir inanca saplanıp diğerlerini reddetmesini ve kendi inançlarıyla sınırlanmasını temsil eder1. Ancak hakikat ehli, inancın dışsal formuna takılıp kalmaz, onun özünün farkında olur ve tüm veçheleri kuşatıcı bir gözle müşahede eder1.

Eser ayrıca, Hakk'ın kendini yaratması gibi zahiren çelişkili görünen ifadelerin dahi hakikat perspektifinden doğru ve hayranlık uyandırıcı olduğunu vurgular; zira bu tür hakikatler dünya aklının idrak sahasının dışındadır1. Hakk'ın tecellîleri, bazen örtülü bazen açık bir şekilde "Ene'l-Hakk" sırrını fısıldar ve bu okyanusun dalgaları "mâsivâ" olarak adlandırılır; okyanus ezelî ve ebedî iken, dalgalar sonradan meydana gelmiştir1. Bu durum, Hakk'ın varlığının sınırsızlığını ve her şeyin O'nun tecellîsi olduğunu gösterir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Lübbü'l-Lübb — s. 4, 13, 14, 21, 35, 45, 61
Beş Hazret (Hadarât-ı Hamse) nedir?

Hazarât-ı Hamse, tasavvufta varlığın Hak'tan halka doğru tedrîcî tenezzülünü gösteren beş ilâhî mertebedir. Bu mertebeler, Hak'ın sırf zâtından başlayarak âlem-i şehâdete kadar uzanan bir sıralama arz eder ve İbn Arabî ekolü tarafından vücud-ı mutlakın tezahürü olarak açıklanır1. Bu beş hazret, sâlikin Hakk'a mi'râc yolculuğunun ana bölümünü oluşturan ilâhî katmanlardır2. Lâ-taayyün, Taayyün-i evvel (Ahadiyyet), Taayyün-i sânî (Vâhidiyyet), Âlem-i ervâh-misâl ve Âlem-i şehâdet olarak sıralanır; Hadîd Sûresi 3. ayetteki 'evvel-âhir-zâhir-bâtın' kavramları bu mertebelerin tek bir Hak'ta toplanmasını işaret eder1.

Ayrıntı

Hazarât-ı Hamse, tasavvufî vücud bahsinin en sistematik yapılarından biridir ve "beş ilâhî hazret" anlamına gelir1. Bu sistemde her mertebe, bir öncekinin taayyünü veya tezahürüdür; yukarıdan aşağıya doğru olan sıralama tenezzülât olarak adlandırılırken, aşağıdan yukarıya doğru olan seyir urûc olarak okunur1.

Birinci mertebe Lâ-taayyün'dür: Bu, Hak'ın sırf zâtı olup hiçbir nispet, sıfat veya isim kabul etmez. "Gayb-ı mutlak" veya "amâ" olarak da bilinir. Hadîs-i şerîfteki "Allah Teâlâ amâda idi, üstünde de altında da hava yoktu" ifadesi bu mertebeye işaret eder1.

İkinci mertebe Taayyün-i evvel veya Ahadiyyet'tir: Hak'ın kendi zâtına ilk taayyünüdür; bu mertebede Hak, hiçbir nispet kabul etmeden "tek" olarak bulunur. İhlâs Sûresi 1. ayetteki "kul hüvallâhu ehad" ifadesi bu mertebenin menşeidir1.

Üçüncü mertebe Taayyün-i sânî veya Vâhidiyyet'tir: Bu mertebede esmâ ve sıfatlar tafsîl bulur. Eşyanın ezelî hakikatleri olan a'yân-ı sâbite, Hak'ın ilminde bu mertebede sabittir. Hadîd Sûresi 3. ayetteki "evvel-âhir-zâhir-bâtın" kavramları bu mertebede mukayese edilir1.

Dördüncü mertebe Âlem-i ervâh-misâl'dir: Bu, a'yân-ı sâbitelerin ruhânî olarak tezahür ettiği, mânâ ve sûret arasında bir berzah olan âlemdir1.

Beşinci mertebe ise Âlem-i şehâdet'tir: Bu, görünür dünyadır ve Hazarât-ı Hamse'nin son basamağını teşkil eder. İnsan-ı Kâmil, bu beşinci ve son basamakta ilâhî seyrini tamamlamış olur1. Şîsiyye Fassı'ndaki "nefes-i Rahmânî" bahsi, bu mertebelerin oluşum mantığını açıklar1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1, s. 297
  3. 2.Vikipedi: Hazarat-ı Hamse
Bu eser kimler için yazılmıştır?

Necdet Ardıç'ın eserleri, özellikle de İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Kur'an Sure Tefsirleri gibi çalışmaları, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyarak geniş kitlelere hitap etmektedir. Bu eserler, Hak yolunda ilerlemek isteyen sâlikler, nefs mertebelerini anlamak ve mânevî gelişim sağlamak isteyenler için yazılmıştır. Ayrıca, tasavvufî metinlerin derin sırlarını keşfetmek ve Kur'an'ın bâtınî anlamlarını idrak etmek isteyen herkes bu eserlerden istifade edebilir. Necdet Ardıç, tasavvufu günümüz insanının anlayabileceği bir dille sunarak, hem tasavvuf ehli hem de bu alana ilgi duyan genel okuyucu kitlesi için bir rehber niteliği taşımaktadır.

Ayrıntı

Necdet Ardıç'ın eserleri, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna şahsiyetlerden biri olarak (Necdet Ardıç (Terzibaba)) geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmektedir. Özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) adlı eseri, "Nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel eser" olarak tanımlanır (İrfan Mektebi (Hakk Yolu)). Bu durum, eserin öncelikli olarak Hak yolunda ilerlemek isteyen sâlikler ve nefs mertebelerinde mânevî gelişim arayanlar için kaleme alındığını göstermektedir.

Diğer taraftan, Kur'an Sure Tefsirleri gibi eserleri, "çeşitli Kur'an surelerinin tasavvufi tefsirlerini içeren eserler" olarak belirtilmiştir (Kur'an Sure Tefsirleri). Bu da, Necdet Ardıç'ın eserlerinin Kur'an'ın bâtınî anlamlarını ve tasavvufî hikmetlerini idrak etmek isteyenler için önemli bir kaynak olduğunu ortaya koymaktadır. Genel olarak, Necdet Ardıç'ın eserleri ve sohbetleri, "tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış" (Necdet Ardıç (Terzibaba)) olması sebebiyle, sadece tasavvuf ehli olanlara değil, aynı zamanda tasavvufa ilgi duyan, mânevî arayış içinde olan ve bu derin ilmi modern bir yaklaşımla öğrenmek isteyen herkes için yazılmıştır. Bu eserler, tasavvufî kavramları ve Hakikat'i anlamak isteyen geniş bir okuyucu kitlesine hitap eden bir rehber niteliğindedir.

Eser neden "Özün Özü" ve "Sırrın Sırrı" olarak isimlendirilmiştir?

"Lübbü'l-Lübb ve Sırrü's-Sırr" adlı eserin bu şekilde isimlendirilmesi, tasavvufî hakikatlerin en derin ve gizli katmanlarına işaret etmesinden kaynaklanır. Eser, "özün özü" (lübbü'l-lübb) ifadesiyle varlığın ve hakikatin en iç çekirdeğini, "sırrın sırrı" (sırrü's-sırr) ifadesiyle ise bu özün dahi ötesindeki mahrem ve ilahî gizemi ele aldığını belirtir1. Tasavvufta bâtın, eşyanın iç hakikati ve insanın iç hayatı anlamına gelirken2, sır ise Hak ile kul arasındaki en mahrem tecellî mahallidir3. Dolayısıyla bu isimlendirme, eserin zâhirî bilgilerin ötesine geçerek, kalbin ve ruhun derinliklerinde tecelli eden ilahî sırlara ve mükâşefe yoluyla idrak edilen ledünnî bilgilere odaklandığını gösterir.

Ayrıntı

Eserin başlığı olan "Lübbü'l-Lübb ve Sırrü's-Sırr", tasavvufî terminolojideki derin anlam katmanlarını yansıtır. "Lübb" kelimesi, bir şeyin özü, çekirdeği anlamına gelirken, "lübbü'l-lübb" ifadesi bu özün de özü, yani hakikatin en saf ve yoğun hâlini ifade eder1. Tasavvufta bu, eşyanın ardındaki gizli hakikati, yani bâtını2 ve insanın iç hayatının en derin katmanlarını temsil eder. Kalp, tasavvufta ilahî tecellilerin ilk kapısı olarak kabul edilir ve "Beni yere göğe sığdıramadım, mü'min kulumun kalbine sığdırdım" hadisiyle merkeziyetini vurgular3. Eserin "özün özü" vurgusu, bu kalbî idrakin ve bâtınî hakikatlerin en derin noktasına ulaşma çabasını işaret eder.

"Sırrü's-Sırr" ifadesi ise, "sır" kelimesinin tasavvuftaki özel ve mahrem anlamına dayanır. Sır, Hak ile kul arasındaki en mahrem tecellî mahallidir ve Cüneyd Bağdâdî'nin "Sır, Hak ile abd arasındaki mahremdir" sözüyle önemi vurgulanır3. Letâif-i Hamse'de sır, ruh ve kalpten sonra gelen daha derin bir latîfedir3. Bu bağlamda "sırrın sırrı", ilahî hakikatin en gizli, en erişilmez ve yalnızca özel bir mükâşefe ile idrak edilebilen veçhesini ifade eder. Mükâşefe, sâlikin gayb âleminden veya Hak'tan kalbine inen doğrudan idraklerdir ve mücâhedenin meyvesidir2. Özellikle mükâşefe-i sır, sâlikin kendi ezelî hakikatini ve Hak'la ilişkisinin mahiyetini idrak etmesidir2. Dolayısıyla eserin bu isimlendirmesi, okuyucuyu zâhirî bilgilerin ötesine, kalbin ve sırrın derinliklerinde tecelli eden ilahî hakikatlere ve ledünnî bilgilere yönlendirme amacını taşır.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Lübbü'l-Lübb — s. 1
  3. 2.K1, s. 50, 362
  4. 3.K2
Eseri nasıl okumalıyım?

Eseri okumak, tasavvufî sülûkun bir parçası olarak dört temel eksende işleyen bir süreçtir: niyet, fiil, hâl ve mârifet. Bu eksenler, okuyucunun kalbini Allah'a yöneltmesi (niyet), okuma eylemini gerçekleştirmesi (fiil), okuma neticesinde kalbinde oluşan keyfiyetler (hâl) ve elde ettiği derin idrâkler (mârifet) şeklinde tezahür eder. Bu bütüncül yaklaşım, okumanın sadece zihinsel bir faaliyet olmaktan öte, kalbî ve amelî bir ibadet hâline gelmesini sağlar ve "ihlâs" ile kemâle erer1.

Ayrıntı

Bir eseri tasavvufî bir bakış açısıyla okumak, sâlikin günlük hayatında bir kavramın işleyişine benzer şekilde dört aşamada faaliyete geçer1.

Niyet ekseninde işleyiş: Okumaya başlamadan önce kalbin Allah'a yöneltilmesi esastır. Sâlik, okuduğu eserin sadece harflerden ibaret olmadığını, Hak'tan gelen bir hikmet taşıdığını idrâk etmeli ve bu hikmeti anlamak, amel etmek ve Allah'a yaklaşmak niyetiyle okumalıdır. Bu niyet, okuma eylemini bir ibadete dönüştürür ve kalbin Hak'la mütâbık kılınmasını sağlar1.

Fiil ekseninde işleyiş: Niyetin uzuvlara intikâl etmesiyle okuma eylemi gerçekleşir. Bu, eseri dikkatle, tefekkürle ve idrâk etme çabasıyla okumaktır. Okunan metinlerdeki kavramları zihinsel olarak takip etmek, anlamaya çalışmak ve üzerinde düşünmek bu aşamanın temelini oluşturur. Fiilsiz kavramın donuk kalacağı gibi, fiilsiz okuma da yüzeysel kalır1.

Hâl ekseninde işleyiş: Sürekli ve niyetli okuma, kalpte belirli hâller bırakır. Okunan eserin içeriğine göre sâlikin kalbinde sekîne, ünsiyyet, muhabbet gibi hâller zuhur edebilir. Örneğin, basîretle ilgili bir metin okurken kalpte bir ferâset veya keşfî bir idrâk hâli oluşabilir2. Mükâşefeye dair bir metin okurken ise kalpte gayb âleminden gelen bir mânâ veya hakikat belirebilir2. Bu hâller, okuyucunun kalbinin keyfiyetini dönüştürür.

Mârifet ekseninde işleyiş: Okuma sürecinin nihai amacı, mârifetin yani derin bilgi ve idrâkin gelişmesidir. Okunan eserler aracılığıyla sâlik, eşyanın hakikatini, ardındaki esmâî tecellîyi ve Hak'la olan bağını idrâk etme melekesi olan basîretini geliştirir2. Aynı zamanda, perdelerin kalkmasıyla gayb âleminden veya Hak'tan kalbine inen doğrudan idrâkler olan mükâşefeler yaşayabilir2. Bu mârifet, okuyucunun sadece bilgi edinmesini değil, aynı zamanda Hak'la olan ilişkisini derinleştirmesini sağlar. Bu dört eksenin birleşimi, okuma eylemini "ihlâs" ile kemâle erdirir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K2
  3. 2.K1, s. 50, 231