Bir fakîrin hikâyesidir ki, o Geylânî tâcire "Hudâ seni selâmetle evine, barkına eriştirsin!" diye duâ etti
31. bölüm / 53 · 1116 kelime · ~6 dk okuma
1254. Bir gün bir ekmeğe tapıcı olan zenbilli erkek dilenci Geylânî tâcire dedi.
Bir gün şuradan buradan ekmek toplamaya harîs olan zenbilli bir kavî ve cerrâr dilenci Geylân şehrine mensûb olan tâcire dedi. "Ner", lügatte "erkek" demek olup burada "cesûr ve cerrâr olmak"tan kinâyedir. "Hâce", efendi ma'nâsına geldiği gibi, "tâcir" ma'nâsında da müsta'meldir.
1255. Ondan vaktaki ekmek aldı, dedi: "Ey Müsteân! Onu kendi hân u mâ- nına hoş olarak tekrar eriştir!"
"Hân u mân", ev bark ve ehl ü iyâl demektir. Dilenci tâcirden sadaka ola- rak ekmek aldığı vakit ona duâ edip dedi: "Ey Müsteân olan Hak! Bu efendi- yi memnûn ve mesrûr olarak tekrâr evine barkına ve ehl ü iyâline kavuştur!"
1256. Dedi: "Eğer ev o ise ki, ben görmüşüm, ey düşkün, Hak seni oraya eriş- tirsin!"
"Dijem", donmuş ve gamlı ve hasta ve düşünceli ve sarhoş ve mahmûr ve düşkün ma'nâlarınadır (Burhân). "Hân", ev ma'nâsınadır. Ya'ni, ev bark ve âilece musîbete dûçâr olan tâcir, dilencinin bu duâsını beğenmedi de, dedi ki: "Ey düşkün! Ve ey fakir! Eğer kavuşmam için duâ ettiğin ev bir musîbet ma- halli olan benim gördüğüm ev ise, Hak beni değil seni oraya kavuştursun!"
1257. Denîler her muhaddisi hakîr ederler; eğer onun sözü âlî olursa nâzil ederler.
"Bâzil", "bezl"den ism-i fâildir; ve "bezl" gönül hoşluğu ile bir adama atiy- ye ihsân etmek ma'nâsınadır. İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri "hor ve ha- kîr" ma'nâsına almıştır. Fakat Kâmûs'ta bu ma'nâ mündemiç değildir. İhti- mâl ki, "bizle", "her gün kullanılan eski elbise" ma'nâsında olduğundan haz- ret bu ma'nâdan hor ve hakîr ma'nâsına intikāl buyurmuştur. Fakat ba'zı nüshalarda "bâzil" yerine "bed-dil" vâki' olmuştur. "Muhaddis", burada "va- az ve nasîhat için söz söyleyen" ma'nâsınadır. Ya'ni, anlayışı alçak olan kimseler vâizi hor ve hakîr ederler. Eğer onun sözleri yüksek olsa da o yük- sek sözleri alçak mertebeye inici ederler. Nitekim tâcir, fakîrin yüksek ma'nâ- da olan duâsını kendi nâkıs anlayışına göre alçak yaptı. Zîrâ fakîr tâcire: "Hak seni vatan-ı aslîn olan âlem-i hakîkate kavuştursun!" ma'nâsını murâd etmiş idi. O ise vatan-ı mecâzî ve sûrî anladı; ve bu yüksek ma'nâyı alçalttı. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâda V. cildin 3116 numaralı beytinde şöyle bu- yurmuşlar idi: بازگونه این سخن کاهل شدی . منعکس ادراک و خاطر آمدی [ya'ni "Tersine olarak bu sözden tenbel oldun, idrâki ve hatırı mün'akis geldin"] ve kezâ I. cildin 1099 numaralı beytinde de برهوا تأویل قرآن میکنی پست و کژ شد از تو معنی سنی [ya'ni "Kur'ân'ı hevâ üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden dolayı alçak ve eğri oldu"] buyurmuşlardır. "Bâzil" yerine "bed-dil" olan nüshaya göre ma'nâ şöyle olur: Câhiller muhaddisin gönlünü tağyîr ederler. Her ne kadar onun sözleri yüksek ise de o yüksek mertebeden alçak mertebeye indirirler; ve kezâ anladıkları alçak ma'nâlara hamlederler; ve bu hâle muhaddisin gönlü bozulup yüksek sözlerini onların fehimleri mertebesine indirmeye mecbûr olurlar ve onlara karşı كلموا الناس على قدر عقولهم لا على قدر عقولكم ya'ni "Nâsa onların akılları mikdârınca söyleyiniz, kendi akıllarınız mikdârı üzerine değil!" hadîs-i şerîfindeki emre ittibâ' ederler.
1258. Zîrâ ki haber, dinleyicinin kadri gelir; terzi cübbeyi efendinin boyu üzerine götürür.
"Neba", "haber" ma'nâsınadır. Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın sözleri ve haberleri dinleyenlerin akılları ve anlayışları mikdârınca gelir. Zîrâ terzi cübbeyi ve elbiseyi müşterîsi olan efendinin boyuna göre biçip diker. Meselâ Resûl-i Ekrem hazretlerine ashâb-ı kirâm ayın evvelâ hilâl, sonra bedir ve sonra yine incelmesi hakkında sordular قل هي مواقيت للناس (Bakara, 2/189) ya'ni "Ey resûlüm! De ki: Nâs için mevâkîttir"; ve nâsın vakitlerini göstermek için böyle incelip kalınlaşır, buyuruldu. Zîrâ bu ahvâl-i felekiyyeyi ve ilm-i hey'eti o zevâtın idrâke kudretleri yok idi. Binâenaleyh onların idrâklerine münasib bir söz ile suâllerine cevâb verildi.
1259. Mâdemki meclis böyle pîgāresiz değildir, nâzil olan alçak sözden çâre nedir?
"Pîgāre", müteaddid ma'nâları vardır. Burada "nâkes ve denî" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, mâdemki ehl-i hakîkatin meclisi böyle nâkıs anlayışlı olan denîlerden hâlî değildir, binâenaleyh yüksek hakāyık ve maâriften vazgeçip onlara anlayışlarına muvâfık olan alçak ve merâtib-i ilmiyyeden inici olan sözleri söylemekten başka çâre yoktur.
O kocakarının sıfatı beyânındadır
1260. Haydi, bu sözü rehinden geri al! Kocakarı efsanesi tarafına geri git!
"Bu söz"den murâd, yüksek sözlerin alçak ma'nâlara hamledilmesi bahsidir ki, yukanda beyân buyuruldu. "Rehinden geri almak", bahisten vazgeçmekten kinâyedir. Hz. Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar ki: Ey Mevlâna! Mecliste fihûm-i nâkısa ashâbı bulunması yüzünden yüksek ma'nâlı sözleri alçaltmak bahsinden vazgeç de kocakarı efsânesine ve kocakarıdan maksad ne olduğunun beyânı tarafına geri dön!
1261. Vaktaki yaşlı oldu ve bu yolda erkek değildir, sen onun adını sene yemiş acûze koy!
Hz. Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte "kocakarı"dan maksat ne olduğunu tavzîh buyururlar: Ya'ni, vaktâki bir şahıs yaşlandı ve Hak yolunda kadın gibi kendi huzûzât-ı nefsâniyyesini fedâ etmekten korktu ve onda erkeklik cesâreti bulunmadı, sen o şahsın adını, saçı sakalı olsa da, yıllar yemiş ve geçirmiş kocakarı koy!
1262. Onun [ne] re's-i mâlı ve pâyesi var, ne mâye kabulünün kabul edicisidir!
Onun bu Hak yolunda ne sermâye olan ulüvv-i himmeti ve ne de tâat hakkında bir mertebesi ve ne de mâye-i isti'dâdı kabûl etmesi için, insân-ı kâmil tarafından vâki' olan telkînâtı kabûl edicidir!
1263. Hoşluğu ne verici, ne kabûl edicidir! Onda ne ma'nâ ne de ma'nâ çekicilik vardır!
Onun tab'ı, ne zevki ve hoşluğu vericidir ve ne de alıcıdır. Ya'ni onun sohbetinden bir zevk alan olmadığı gibi, o da kâmillerin sohbetinden bir zevk ve hoşluk alıcı değildir. Zîrâ onda ma'nâ yoktur ki, o ma'nâyı başkalarına telkîn edebilsin. Ma'nâ çekicilik dahi yoktur ki, kâmillerin sohbetinden ve kâmillerden istifade edebilsin!
1264. Ne dil, ne kulak, ne akıl, ne basar, ne ayıklık, ne sarhoşluk ve ne düşünce vardır!
"Fiker", "düşünce ve endişe" demektir. Ya'ni, o kabiliyetsiz şahsın ma'nâsı olmadığı için fâideli sözleri söyleyecek dili yoktur; ve isti'dâdı olmadığı için fâideli sözleri dinleyebilecek bir kulağı da yoktur. Aklı olmadığı için dinlediği nükteli sözleri de anlayamaz. Basar-ı basîreti olmadığı için insân-ı kâmilin kemâlâtını göremez. His gözüyle ancak onun saçını, sakalını görür. Umûr-ı uhreviyyede ayık değildir; ve Hak yolunun sarhoşu da değildir. Bu vâdîlerde bir fikri de yoktur; müncemid bir hâldedir.
1265. Ne niyâz ve ne de nâz için bir cemâl vardır! O soğan gibi kat kat kokmuştur.
Ya'ni böyle bir şahsın kalbi müncemid olduğundan içinden Hakk'a yalvarması ve niyâzı da yoktur; ve bir cemâl-i ma'nevîsi olmadığı için nâz ehli de değildir. Onun sırrı ve rûhu, kalbi ve cismi soğan gibi kat kat kokmuş bir hâldedir.
1266. Ne bir yol kat' etmiş, ne de yola tâkati vardır! O kahbenin ne harâreti, ne sözü, ne âhı vardır!
"Pây", burada "tâkat" ma'nâsınadır. Ya'ni, nefsin huzûzâtında saplanmış kalmış olduğundan tarîk-ı Hak'ta ne bir mesafe kat' edebilmiştir, ne de bu yolda yürümeye tâkati vardır. Nefis ve şeytanın mef'ûlü olan o kahbenin içinde ne harâret, ne de yanıklık ve ne de ziyân içinde geçen hayât-ı dünyeviyyesine teessüf ederek âh etmek vardır!