Mustafa (a.s.)ın: "Mâdemki Bilâl (r.a.)a müşterî oluyorsun, elbette onlar inâd cihetinden onun bahâsını ziyâde edeceklerdir. Bu fazîlette beni kendine şerîk et! Benim vekîlim ol ve yarı bahasını benden al!" diye Sıddîk (r.a.)a vasiyet etmesidir
21. bölüm / 53 · 3646 kelime · ~19 dk okuma
1005. Mustafa ona dedi ki: "Ey ikbal isteyici! Bunda ben senin ortağın olurum!" Mustafa (a.s.) Efendimiz Hz. Sıddîk'a buyurdu ki: "Ey Allah'ın indinde ikbâl ve devlet isteyici olan Ebu Bekr es-Sıddîk! Ben bu satın alma husûsunda senin ortağın olurum!" Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' در خریدن میشوم انباز تو sûretindedir; "Satın almakta senin ortağın olurum" demektir.
1006. Sen yarıya mensûb vekilim ol! Benim için müşterî ol! Benden semeni kabûl et!
"Nîmî"deki "yâ" nisbet içindir. Ya'ni, "Ey Sıddîk! Bu iştirânın yarısına mensûb olmak üzere benim Bilâl'in iştirâsına vekîlim ol! Binâenaleyh Bilâl'e benim için dahi müşterî ol ve satın aldıktan sonra verdiğin semenin ve bedelin yarısını da benden al!" Ba'zı nüshalarda "bâş" ile "nîmî" arasında vâv-ı âtıfe olup تو وکیلم باش و نیمی بهر من sûretindedir. Ma'nâsı "Sen vekîlim ol ve benim için yarıya mensûb müşterî ol! Benden semeni kabûl et!" demektir.
1007. Dedi: "Yüz hizmet edeyim!" O zaman o bî-amân olan cühûdun evi tarafına gitti.
Ya'ni, Sıddîk hazretleri bu vasiyet-i peygamberî üzerine: "Yâ Resûlallâh! Bu husûsta birçok hizmetler ve gayretler edeyim!" dedi; ve o zaman Bilâl'in mâliki olan o bî-amân cühûdun evi tarafına gitti.
1008. Kendi kendine dedi: "Ey baba! Cevheri çocukların elinden satın alabilmek çok kolaydır!"
"Ey baba" ta'bîriyle Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "ebu'l-ervâh" olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, Hz. Sıddîk Bilâl'i satın almaya giderken yolda kendi kendine şöyle dedi: "Ey ebu'l-ervâh olan Nebiyy-i zîşân! Bilâl bir pırlanta ve elmas parçasıdır. Böyle bir cevheri çocuk mesâbesinde olan ehl-i dünyânın elinden satın alabilmek pek kolay olur!"
1009. Bu akıl ve îmânı gül olan şeytan mülk-i dünyâ ile bu ahmak çocuklardan satın alıyor.
"Gûl", cin tâifesinin bir nevi'dir ki, ma'mûrelerden uzak mahallerde ve dağ yollarında türlü türlü şekillerde zâhir olup yolcuların yollarını şaşırtır ve onları tehlikeye düşürür. Burada şeytanın sıfatıdır. Zîrâ şeytan dahi Hak yolunun sâliklerini şaşırtıp helâk-i ma'nevîye götürür. Bazı nüshalarda "tıflân-ı gûl" yerine, "kavm-i cehûl" vaki'dir; "pek ziyâde câhil kavim" demek olur. Bu beyit evvelki beytin ma'nâsını müeyyid bir misâldir. Ya'ni, çocuklardan gevheri almak kolaydır. Nitekim Hak yolunu şaşırtıcı olan şeytan bu ahmak çocuklardan veyâhud bu pek câhil olan kavimden aklı ve îmânı dünyâ mülküne satın alıyor.
1010. Murdara öyle süs verir ki, onlardan iki yüz gülzarı satın alır.
Ya'ni الدنيا جيفة وطالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibi köpeklerdir" hadîs-i şerîfi mûcibince cîfe ve leşden ibaret olan bu dünyâya o yol vurucu olan şeytan öyle süs ve zînet verir ki, o dünyâya meyil ve muhabbet eden kimselerden bu cîfe mukābilinde iki yüz gülzâr mesâbesinde olan rûhun ezvâkını satın alır. Dünyâ muhabbetine dalan kimseler artık rûhun zevkleri olan îmâna ve ulûm-i ledünniyyeye ve hakāyık-ı rabbâniyyeye düşman olurlar.
1011. Sihir ile öyle mehtab ölçer ki, alçaklardan yüz kimseyi sihir ile kapar.
Nitekim sihirbazlar sihir vâsıtasıyla ay ışığını kumaş gibi gösterip müşterîlerine ölçerler ve çörçöp makūlesi olan ahmaklardan bu yaptığı sihir sebebiyle keseler dolu[su] para alırlar; Ve mahsüs olan paraya mukabil hayâl verirler. Bunun gibi bu suver-i dünyeviyye dahi adem-i izâfi âleminde esmâ ve sıfat aylarının ışıklarından ibarettir. Şeytan ehl-i dünyânın kuvve-i vâhime-lerinde tasarruf edip, bunlara îmânları mukābilinde bu ışıkları ölçerler de verirler. Vaktâki mevt-i tabîî gelir, âlem-i hakîkate elleri boş olarak giderler.
1012. Enbiyâ onlara tâcirlik öğrettiler. Onların önünde dîn şem'ini parlattılar.
Peygamberler bu ehl-i dünyâya hakîkî olan ticaret yolunu gösterdiler. sûre-i Tevbe'de vaki إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukābilinde satın aldı" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan ticarete teşvik
ettiler ve dediler ki: "İşte bu tabîat karanlığı içinde size dîn şem'ini ve ışığını yaktık. Sihirbaz olan şeytanın size sattığı şeyin hakîkî bir metâ' olmayıp, ancak bir ay ışığından ibaret olduğunu görünüz ve hayât-ı fâniyeyi hayât-ı bâkıyeye değişmeyiniz!"
1013. Sâhir olan gül şeytan sihir ve cenkten dolayı enbiyâyı onların nazarında çirkin gösterdi.
Gulyabânî gibi yol şaşırtıcı olan sihirbaz şeytan ehl-i dünyaya karşı yaptığı sihir ve enbiyâya karşı yaptığı cenk ve husûmet cihetinden bu ehl-i dünyanın nazarına peygamberleri çirkin gösterdi ve dedi ki: "Bu peygamberler bu latîf olan hayât-ı dünyeviyyeyi size çirkin gösterip başınızda hâkim olmak istiyorlar. Onların sözleri boştur ve hurâfâttır. Hiç onların haber verdikleri âhirete gidip gelen var mıdır ki, onların bu ihbârâtının doğruluğuna şehâdet etsinler?" Şeytan bu gibi ilkāâtıyla ehl-i dünyânın akıllarını ve muhâkemelerini körleştirdi.
1014. Düşman sihirbazlık ile çirkin kılar. Nihayet zevc ve zevce arasında talâk vâki' olur.
"Cüft u şû", "zevc ve zevce" demek olup burada rûh ile nefisten kinâyedir. "Talâk", bir şeyden el çekmek ve salıvermek ve nikâhtan olan akdi bozmak demektir. Ya'ni, benî-Âdem'in düşmanı olan şeytan, sihirbazlık ile ezvâk-ı nefsâniyye ve cismâniyyeyi latîf ve ezvâk-ı rûhâniyyeyi çirkin kılar; ve rûh ile nefis arasında talâk vâki' olur. Çünkü rûhun kasdı Hak'tır; ve nefsin kasdı ise âlâyiş-i dünyeviyyedir. Binâenaleyh birbirlerine zıd olurlar; ve nihâyet ehl-i dünyânın ruhu bu ayrılık sebebiyle bu hayât-ı dünyeviyyede de garîb ve mahzûn bir hâlde kalır.
1015. Onların gözlerini bir sihir ile diktiler; nihayet böyle cevheri çörçöpe sattılar.
Şeytan ve avenesi bu ehl-i dünyanın akıl gözlerini böyle bir sihir ile âlem-i hakîkate karşı diktiler ve kapadılar; ve his gözlerini maddiyât ve tab'iyyet (طبعیت) âlemine açtılar. Nihâyet bu ahmaklar böyle rûh gibi latîf bir cevher-i nûrânîyi çörçöp mesâbesinde olan dünya mülküne sattılar.
1016. Bu cevher her iki âlemden daha âlîdir. "Haydi! Bu câhil çocuktan satın al, zîrâ o eşektir!"
Halbuki bu cevher-i rûh her iki âlemden ya'ni dünyâdan ve âhiretten daha âlîdir. Çünkü Hak Teâlâ bu rûhu ونفخت فيه من روحي (Hicr, 15/29) [ya'ni "Ona rûhumdan üfledim"] âyet-i kerîmesinde zât-ı ulûhiyyetine izâfe buyurmuştur. "Ey Sıddîk! Haydi, bu rûh-ı mücessem olan Bilâl'i bu câhil çocuk mesâbesinde olan yahûdîden satın al! Zîrâ o hamâkatte eşek mesâbesindedir ve Hz. Bilâl'in kıymetini bilmez!"
1017. Eşek önünde eşek boncuğu ve cevher birdir. O eşeğin deryânın incisi hakkında bir şekki vardır.
"Har-mühre", at ve eşeklere takılan mâvi boncuklar demektir. İkinci mısrâ'daki "eşek", Türkçe'dir. Zîrâ eşeğin indinde eşek boncuğu ile elmas ve inci tânesi gibi cevherler müsâvîdir. O eşek mesâbesinde olan kâfirin vücûd-i hakîkî-i Hak deryâsının incisi olan Bilâl ve sâir insân-ı kâmil olan enbiyâ ve evliyâ hakkında bir şekki vardır ve onların efdaliyeti hakkında şübhededir.
1018. O deryânın ve onun gevherlerinin münkiridir. Hayvan ne vakit inci ve süs isteyici olur?
Rûh-ı hayvânî ile yaşayan bu ehl-i dünyâ vücûd-i hakîkî deryâsını ve onun cevherleri ve incileri olan enbiyâ ve evliyâyı münkirdir. Binâenaleyh onlar incinin ve süsün zevkini ve kıymetini bilmeyen hayvandır.
1019. Hudâ hayvanın başına koymamıştır ki, o la'l kaydında ve inciye tapıcı olsun!
Hak Teâlâ "Müzill" [Zelîl edici] isminin mazharı olan hayvanın dimâğlarına la'l ve inci kaydını ve zevkini koymamıştır. Binâenaleyh hayvan mesâbesinde olan ehl-i dünyâ dahi la'l ve inci mesâbesinde olan ulûm-i enbiyâ ve evliyâdan zevk almaz.
1020. Hiç eşeklerin küpesini gördün mü? Eşeğin kulağı ve aklı yeşillikte olur.
Sen hiç eşeğin kulağında küpe gördün mü? Eşeğin kulağı eşek anırmasın-dan mütevellid şehvet-i nefsâniyye tarafında ve aklı da yeşilliklerde ve çayır-lıklarda olur. Ya'ni hayvan mesâbesinde olan ehl-i dünyanın kulaklarında pırlanta küpe mesâbesinde olan ulûm ve hikemiyyât-ı enbiyâ ve evliyâ kal-maz. Onların kulaklarında şehevât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı cismâniyyeye müteallık sözler kalır; ve gözleri de yeşillik ve çayırlık mesâbesinde olan mülk-i dünyâ tarafındadır. Çünkü rûh-ı hayvânînin hâssası budur.
1021. Ey dost! Ahsenü't-takvîm'i Ve't-Tîn'de oku ki, cân azîz gevherdir.
Ey hayât-ı bakıye dostu! Ve't-Tîni ve'z-Zeytun sûresinde لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (Tîn, 95/4) ya'ni "Biz muhakkak insanı ahsen-i takvimde yarattık" âyet-i kerîmesini oku ve bundan anla ki, rûh-ı insânî azîz cevherdir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri bütün a'zâsı muntazam ve yerli yerinde olmak üzere yarattı-ğı cism-i insânîye bu cevher-i nûrânînin nefhini münasib gördü; ve bu yüz-den insanın zâhirini ve bâtınını en güzel ve mu'tedil bir sûrette tesviye bu-yurdu. Ancak cismin hükmü altında mağlûb olanların hayvandan farkı olma-dı ve yalnız rûhun hükmü altında müstağrak olanların dahi melekten farkı olmadı. Fakat cismin ve rûhun hükümlerini şerîat ve kānûn-ı ilâhî dâiresin-de icrâ edenler ise insân-ı kâmil olup bu âyet-i kerîmenin hükmü mûcibince "ahsen-i takvîm" sâhibi oldu. Bu âyet-i kerîme V. cildin 960 numaralı beyti-nin başındaki sürh-i şerîfte geçti.
1022. O "ahsenü't-takvîm" arştan ziyâdedir. "Ahsenü't-takvîm" o fikirden hâriçtir.
"Ahsenü't-takvîm", kat' ile okunmak îcâb eder; ve "o" zamîrleri ahsen-i takvîme râci'dir. Bu beyit ba'zı nüshalarda bu vecih iledir: احسن التقويم از عرشش فزون. احسن التقويم از فكرت برون ya'ni "Ahsenü't-takvîm olan insân-ı kâmil Hak Teâlâ'nın arşından artıktır ve efdaldir. Ahsen-i takvîm olan insan fikirden hâ-riçtir; ve onun hâl ve şânı tefekkür tarîkıyla anlaşılamaz" demek olur. Ma'lûm olsun ki, "insan"dan maksad ancak insân-ı kâmildir. Onun kemâ-li yalnız ilmen değildir. Bilcümle esmâ ve sıfat-ı ilâhiyyenin ahkâmı kendisi- nde fiilen zâhir olur. Ya'ni insân-ı kâmilde ihyâ ve imâte ve îcâd ve i'dâm ve men' ve i'tâ gibi ilâ-mâ-lâ-nihâye sıfât-ı ilâhiyye fiilen zâhir olur. Nitekim mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-i evliyâ bunun delîlidir. İnsân-ı nâkıs kendisinde bu zuhûr olmadığını gördüğü için insân-ı kâmilin hâlini kendi hâline kıyâs edip inkâr eder ve kendi noksanını idrâk edemez. Vücûdun mertebe-i ıtlâkında sıfât ve sıfatın âsârı olan esmâ ve esmânın âsârı olan ef'âl yoktur. Vaktâki merâtib-i kevniyyeye tenezzül eder, ef'âl zâhir olur; ve mertebe-i şehâdette taayyünât-ı kesîfe libâsına büründüğü vakit sıfât ve esmâ ve ef'âl azhar olur. Binâenaleyh "Allâh" ism-i câmi'i evvel ve âhir ve zâhir ve bâtının hey'et-i mecmûasının ismi olur; ve vücûd-i mutlakın cemî'-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hülâsası "âdem" olmuş olur. Âlemsiz ve âdemsiz Allâh'ı görmek kābil değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât ve sıfât ve esmâ ve ef'âl müctemi'dir; ve bu mertebe vücûdun yedinci mertebesi olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye insân-ı kâmilde nihâyet bulur; ve vücûd-i mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Bu sebeble insân-ı kâmili tefekkür tarîkıyla bilmek ve anlamak mümkin olamaz.
1023. Eğer bu mümteni'in kıymetini söylersem ben yanarım, müstemi' dahi yanar.
Bu insân-ı kâmilin hâl ve şânını ve evsâfını söz ile anlatmak mümteni'dir ve muhâldir. Fakat onun kıymeti hakkında söylenebilecek sözler vardır. Eğer bu tavsîfi muhâl olan insân-ı kâmilin kıymetini söylersem onun aşkının ateşinden ben yanarım ve dinleyenler dahi yanar.
Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmil bi'l-asâle Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'dir; Ve makām-ı mahmûd ancak kendilerine mahsûstur; ve bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âsârı zât-ı şerîflerinde vech-i i'tidal üzere zâhirdir. Diğer insân-ı kâmillerden her birinin kemâli bi'l-verâsedir; ve her birinin birer ism-i galibi vardır. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte kemâlât-ı muhammediyyeye işâret buyurulmuş olur.
1024. Burada dudağı bağla ve eşeği bu tarafa sürme! Bu Sıddîk o eşekler tarafına gitti.
Ey Mevlânâ! Bu kıymet beyânı husûsunda ağzını kapa ve cisim merkebini kelâm tarafına sürme! Zîrâ söz ve ses cisim merkebinin hâssasıdır. Velhâsıl bu Sıddîk (r.a.) Bilâl'i satın almak için her biri eşek mesâbesinde olan o kâfirlerin tarafına gitti.
1025. Kapının halkasını çaldı. Vaktâki kapıyı açtı, bî-hod olarak o cühûdun evine gitti.
Yahûdînin kapısının halkasını çaldı. Vaktâki o yahûdî kapıyı açtı, Hz. Sıddîk kendinden geçmiş bir hâlde o cühûdun evine girdi.
1026. Bî-hod ve sermest ve pür-âteş olarak oturdu. Onun ağzından çok acı sözler fırladı.
Kendinden geçmiş ve sarhoş ve Hak yolunda ateşli ve öfkeli olarak oturdu. Bu hâl içinde onun mübarek ağzından yahûdîye karşı çok acı sözler fırladı.
1027. Dedi ki: "Bu Allah'ın velîsini niçin dövüyorsun? Ey aydınlığın düşmanı! Bu ne hikddır?"
"Hıkd", kîn demektir. Ya'ni, Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Bu Allâh'ın velîsi ve dostu olan Bilâl'i niçin dövüyorsun, ey aydınlığın ve îmân nûrunun düşmanı? Bu sendeki kîn nasıl bir kîndir ki, sende insanlığa mahsûs olan insaf ve merhametten hiçbir eser bırakmıyor?"
1028. "Eğer kendi dîninde sana bir sıdk varsa, senin gönlün sadık üzerine nasıl zulüm veriyor?"
"Ey münkir! Senin kendi dînine doğru bir îmânın varsa, bil ki, bu sıdk ve doğruluk, senin sa'ydeki tekellüfün ile sana gelmiş değildir. Bu bir emr-i bâtınîdir. Senin bir dînin olduğu gibi Bilâl'in dahi bir dîni vardır. Onun dînine olan sadâkati ve doğruluğu dahi kezâlik ona tekellüf ile gelmiş değildir. Binâenaleyh kendi elinde olmayan bir i'tikād ve kanâat üzerindeki sıdka karşı bilcümle edyân zulmü ve cevri revâ görmezler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de dahi لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ (Bakara, 2/256) ya'ni "Dinde ikrâh yoktur" buyurulur. Böyle olunca, eğer sen dîninde sâdık isen, gönlün dîninde sâdık olan Bilâl üzerine nasıl zulme cevaz veriyor?"
1029. "Ey sen! Cühûdluk dîninde dişisin. Zîrâ sen bir şehzâde üzerine bu gü-mânı tutarsın."
"Mâde", dişi demektir. Ya'ni, "Ey dîn-i Hakk'ın münkiri! Sen bâtıl olan cü-hûdluk dîninde dahi erkek değilsin, belki kadın gibi dönek tabîatlisin! Zîrâ sen sıdk ve doğruluk şâhı olan Hâtem-i enbiyânın veled-i ma'nevîsi cenâb-ı Bi-lâl'in üzerine de kendin gibi yalancılık şübhesini tutarsın. Onu da kendin gi-bi dîninde mukallid addedersin!"
Ma'lûm olsun ki, Ümeyye b. Halef Uhud gazâsında maktûl olan müşrik-lerden Übeyy b. Halef'in kardeşidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Ümeyye b. Halef'in yahûdî olduğunu beyân buyurmasına bakılırsa bu şahsın putperestliği terke-dip, yahûdîliği kabûl etmiş olduğu anlaşılır. Hind şârihlerinden Bahru'l-ulûm hazretleri ise, Hz. Mevlânâ'nın Ümeyye b. Halef'e "cühûd" buyurmasından maksad-ı âlîleri münkirlik ve kâfirliktir, diyor. Ve filhakîka Şemsü'l-Lügât'te "cühûd" (جهود) kâfir ma'nâsına gösterilmiştir.
1030. "Ey ebed nefrîninin merdûdu! Cümleye kendinin eğri yapıcı olan aynan-dan bakma!"
"Nefrîn", sövme, la'net etme, fenâ duâ etme demektir. Ya'ni, "Ey ebed la'netinin reddolunmuşu ve şakî-i ebedî! Senin kalbinin aynası bu şekāvet ve mel'ûniyet sebebiyle sana her şeyi eğri gösteriyor. Binâenaleyh sen herkesin hâline senin bu eğri gösterici olan aynandan bakma ki, doğruları da eğri gör-meyesi!"
1031. O şey ki, o demde Sıddîk'ın dudağından sıçradı, eğer söylersem sen eli-ni ayağını kaybedersin.
Hz. Sıddîk'ın o kâfire karşı o anda mübarek ağzından çıkan ve hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeye temâs eden sözleri eğer burada söylersem ve îzâh edersem, ey tâlib-i hakîkat, sen kendinden geçer ve iki elini ve ayağını kaybedersin, ya'ni amel âleti olan elini ve ayağını kullanamazsın. Zîrâ bu sözler sırr-ı kadere taalluk eder.
1032. O hikmetlerin kaynakları Fırat gibi onun ağzından bî-cihâttan akıcı oldu.
"Yenâbî'", pınar ve kaynak ma'nâsına olan "yenbû'" kelimesinin cem'idir. "Furat", Basra körfezine akan meşhûr nehrin adı olduğu gibi "tatlı su" ma'nâsına da gelir. Ya'ni, Hz. Sıddîk'ın mübârek ağzından çıkan ilâhî hikmetler ve esrârın pınarları ve kaynakları Fırat nehri veyâ tatlı su gibi cihetlerden münezzeh olan Hak Teâlâ tarafından akıcı oldu. Zîrâ Hz. Sıddîk insân-ı kâmil idi ve insân-ı kâmilin kelâmı ve ef'âli, kelâm ve ef'âl-i Hak'tır.
1033. O bir taş gibi ki, bir su akıcı oldu, ne yanından ne ortasından maya tutar.
Hz. Sıddîk'ın cism-i mübârekinden ses ve elfâz-ı sûrî ile sâdır olan hikemiyyât ve esrâr-ı ilâhiyye Mûsâ (a.s.)ın asâsını vurması sebebiyle bir taştan ve kayadan fışkıran tatlı su gibi idi. O taş ne yanından ve ne de ortasından bir su mayası ve maddesini hâiz değil idi. Nitekim sûre-i Bakara'da وَإِذْ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا (Bakara, 2/60) ya'ni "Vaktâki Mûsâ kavmine su vermek istedi, biz "Ásânı taşa vur!" dedik. Ondan on iki pınar kaynadı" buyurulur.
1034. Hak o taşı kendine siper edip mîna renkli olan suyu açmıştır.
Hak Teâlâ o taşı kendi fiiline siper edip havanın mâî [mâvi] rengi akseden suyu, o taştan akıtmıştır. Zîrâ Hak Teâlâ ef'âlini bu vücûdât-ı izâfiyye perdeleri ve siperleri arkasından ızhâr eder. Beyit: Hak kulundan intikamın yine abdiyle alır? Bilmeyen ilm-i ledünnü ânı abd etti sanır. Fâili oldur her işin, abd elinden işlenir; Berr ü yâ bahr içre onsuz sanma bir çöp deprenir.
1035. Yine öylecedir ki, senin gözünün pınarından nuru o buhlsüz ve fütûrsuz akıcı etmiştir.
Hak Teâlâ hârika olarak kayadan suyu akıttığı gibi, yine böylece bir hâri-ka olarak senin cemâd nev'inden olan eczâ-yı anâsırdan mürekkeb gözünün pınarından nûr-ı rü'yeti buhlsüz ve yorgunluksuz olarak su gibi akıcı etmiştir.
1036. O mayayı ne yağdan, ne deriden tutar; Dost îcadda yüz örtücülük etti.
O göz pınarı bu nûr-ı rü'yet hâssasını ve cevherini gözü terkîb eden ne yağ tabakasından, ne de deriden alır. Zîrâ göz yedi tabakadan mürekkebdir. Bunlara tıp ıstılâhında, sulbiyye, meşîmiyye, şebîkiyye, zücâciyye, ankebûtiyye, inebiyye, karîbe derler. Bu tabakaların her biri bilkimyâ tahlil olunursa, cemâd nev'inden olan anâsır-ı basîtadan başka bir şey olmadığı görülür. Ancak bu eczâ-yı anâsır bir vaz'iyyet-i husûsiyye dâiresinde toplanmış olduğundan, ziyâdâr cisimlerden ayrılarak bir hatt-ı şuâ'-ı mer'î teşkil eden gäyet dakîk ve rakîk bir maddeyi kabûle müsâit olur; ve binnetîce cisimde eşyayı görmek hâli vuku'a gelir. Eğer nazar-ı hakîkatle bakılırsa, bu görmek fiili dahi bir hârikadır, ve Hak Teâlâ'nın bu göz perdesi arkasından vâki' olan bir tecellîsidir. Cisimlerde görmek fiilini îcat için Dost-ı hakîkî olan Hak Teâlâ gözün bu yedi tabakasını yüz örtücülüğü yaptı ve kendisinin tecellî-i fiilîsini örttü. Maddiyyatta müstağrak olanlar ancak bu gözün yedi tabakasını gördüler ve hâssa-i rü'yeti bunlardan bildiler.
1037. Kulağın boşluğunda onun çekici olan havası, onun kelâmının doğrusunu ve yalanını müdriktir.
Kulağın boşluğunda ve deliğinde o kulağın sadâyı çekici olan havası o sadânın kelâmının doğrusunu ve yalanını idrâk edicidir. Ma'lûmdur ki, sadâ havayı bittazyîk ihtizâza getirerek o havanın kulağa vâsıl olmasından ibârettir. Kulak uzvunun teşekkülü dahi kezâ cemâd nev'inden olan anâsırın vaz'iyyet-i husûsiyye dâiresinde toplanmasından başka bir şey değildir. Binâenaleyh hava söz söyleyen kimsenin bu kelâmını bizim kulağımızın deliğine getiriyor ve biz de o sözün doğruluğunu ve yalanını idrak ediyoruz.
1038. O küçük kemikte o ne havadır ki, kıssa okuyucunun harf ve savtını kabûl eder. Bu kulağın küçük kemiğinde olan o hava, ne havadır ki, kıssa ve hikâye söyleyicinin sesini ve sözünü kabûl eder. Ma'lûmdur ki, kulağın içinde davul derisi gibi ince, gerilmiş bir deri ve o deride de biraz hava vardır. Havâ-yı hâricî dalgaları sadâyı kulağın deliğine getirip o tabl-ı sem'îye çarpar. Dimâğ o sadâyı duyar ve ondaki kelâmın ma'nâsını idrâk eder. Bu âletlerin hepsi cemâd cinsindendir. Nasıl oluyor da cemâdda bu idrâk hâssası zuhûra geliyor? Nazar-ı hakîkatle bakılırsa bu da hârika nev'indendir.
1039. Kemik ve hava ancak yüz örtüsüdür. İki âlemde Hâlık'ın gayrı kimse yoktur.
Binâenaleyh kulağın içindeki kemik va hava ancak yüz örtüsüdür. Dünyâda ve âhirette Hâlık Teâlâ hazretlerinin vücûd-ı hakîkîsinden gayrı bir varlık yoktur. Vahdet-i vücûd sırrını idrâk edenler bu vücûdât-ı izâfiyye perdelerini kaldırıp, bu vücûd-ı hakîkîyi sıfât ve esmâ ve efâli ile dünyada ve âhirette müşâhede ederler.
1040. İhticabsız müstemi' O'dur, kail O'dur. Zîrâ ki ey müsâb, iki kulak baştandır.
"Müsâb", burada "ircâ' olunmuş" demektir. İmdi, ey Hak yolunun sâliki! Bu vücûdât-ı izâfiyye hicâbları ve perdeleri nazarından kalktığı vakit görürsün ki, dinleyen de Hak'tır, söyleyen de Hak'tır, ey kendi vücûdunun aslı olan Hakk'a ircâ' olunmuş olan kimse... Zîrâ ki hadîs-i şerîfte الاذنان من رأس ya'ni "İki kulak baş cümlesindendir" buyurulmuştur. Binâenaleyh abdest alırken başa mesh verildikten sonra eller ayrıca ıslatılmaksızın kulaklara da mesh verilir. Ya'ni kulaklar her ne kadar zâhirde uzv-ı müstakil görünür ise de hakîkatte baş cümlesindendir. Bunun gibi Sıddîk (r.a.) ve bilumûm insân-ı kâmiller her ne kadar zâhirde taayyün cihetinden Hakk'ın gayrı görünür ise de hakîkatte insân-ı kâmil Hak'tır ki, onun kendi taayyünü ve hattâ bilcümle taayyünât onun nazarından kalkmış ve bilcümle eşyâda Hak zât ve sıfât ve esmâ' ve efâl ile onun nazarında zâhir olmuştur. Bu sözleri ikilik vehm ve zevkinde ve kendi mevhûm varlıklarında müstağrak olan ulemâ-i zâhir idrak edemezler; ve kendi hayallerinde kurdukları şerîat şebekesine muhâlif görüp inkâr ederler; ve vahdet-i vücûda âid olan âyât-i kur'âniyyeyi ve ahâdîs-i şerî- feyi "Müteşâbihâttır!" deyip geçerler. Hak Teâlâ hikmet-i hafiyyesinden dola- yı, bunların kalblerine bu âyât-i kur'âniyyenin ve ahâdîs-i şerîfenin yüksek ma'nâlarını anlamak aşkını koymamıştır.
1041. Dedi: "Eğer sana onun üzerine merhamet geliyorsa, ey ikrâm huylu, al- tın ver, onu al!"
Ya'ni, Hz. Sıddîk Bilâl'in efendisi olan kâfire birçok harâretli ve acı sözle- ri söyledikten sonra, kâfir bu müessir sözlerin hiçbirinden müteessir olmaya- rak cevâben dedi: "Eğer Bilâl'e yaptığım cezâ ve işkenceden dolayı ona acı- yorsan, ey ikrâm huylu, altın ver, onu benden satın al!" Zîrâ Hak Teâlâ kâ- firlerin kalblerini âlem-i ma'nâya kapamış ve ancak âlem-i sûrete açmıştır.
1042. "Mâdemki, kalbin yanıyor, onu benden satın al! Senin müşkilin me- ûnetsiz hallolmaz."
"Meûnet", asl-ı lügatte "yük ve meşakkat" demektir. Irak'ta "harç ve masraf" ma'nâsında kullanılır. Zîrâ "masraf" onu mütekeffil olan kimsenin boynunda bir yüktür; ve ba'zıları "mal sarfetmek" ma'nasındadır, demişler- dir. Ba'zı nüshalarda "meûnet" yerine "maûnet" (معونت) vâki'dir. Ma'nâsı "salâh ehlini mihnetten kurtarmak için Hak tarafından halkolunan sebeb" de- mektir. Burada her iki ma'nâ da münasibdir. Ya'ni kâfir dedi ki: "Mâdemki kalbin Bilâl'in işkencede olmasına yanıyor, onu benden satın [al!]; senin bu müşkilin mal sarfı olmaksızın hallolmaz."
1043. Dedi: "Yüz hizmet, beş yüz sücûd edeyim! İyi bir kölem vardır; fakat cühuddur."
Hz. Sıddîk cevâben dedi: Rızâ-yı ilâhî için birçok hizmet ve beş yüz secde edeyim! Benim bir kölem vardır; fakat kâfirdir."
1044. "Cismi beyazdır ve onun kalbi karadır; al! Mukabilinde cismi kara ve kalbi münîri ver!"
"Bendeki kölenin cismi beyaz ve sûreti güzeldir. Fakat kâfir olduğundan kalbi ve ma'nâsı karadır. Bunu al ve mukābilinde cismi kara ve kalbi nûr-ı îmân ile parlak olan Bilâl'i ver!"
1045. Müteakiben gönderdi ve o hümâm getirdi. El-Hak, o gulâm pek yakışıklı idi.
Bu sözü müteâkıben kâfir Hz. Sıddîk'ı köleyi getirmesi için devlethânesine gönderdi; ve o hümâm ve azîz olan Hz. Sıddîk köleyi getirdi; ve o köle hakîkaten pek yakışıklı idi.
1046. Öyle ki, o kâfir hayran kaldı. Onun taş gibi olan o kalbi hemen yerinden gitti.
O köle o kadar güzel idi ki, kâfir onu gördüğü vakit hayrette kaldı ve onun taş gibi katı olan kalbi Bilal'i verip bu köleyi almak tarafına meyletti.
1047. Sûret-perestlerin hâli bu olur. Onların taşı bir sûretten mum gibi olur.
Sûrete tapan ve ma'nâdan gâfil olan kimselerin hâli böyle olur. Onların taş gibi katı olan kalbleri bir güzel sûreti görünce mum gibi yumuşak bir hâle gelir.
1048. Tekrar inâd etti ve râzı olmadı. Dedi ki: "Bunun üzerine hiç büdsüz ziyâde ver!"
"Bî-hîç-büd", burada "lâ-büd" ma'nâsına olup "mutlak ve her hâlde ve elbette ve zarûrî" demek olur. Ya'ni bu güzel köleyi alıp Bilâl'i vermeye kâfirin kalbi meyletti ise de küfrün îmâna olan husûmeti yüzünden tekrâr inâd etti ve zâhirde râzı olmadı; dedi ki: "Bu köle üzerine mutlaka bir şey daha ver!"
1049. Bir nisab gümüş dahi onun üzerine ziyâde etti, hattâ ki, o cühudun hırsı râzı oldu.
"Nisâb", üzerine zekât vâcib olan asl-ı mâla derler ki, emvâl-i muhtelife hakkında mütefâvittir. Meselâ altının nisâbı yirmi miskaldir ve gümüşün nisâbı iki yüz dirhemdir. Ya'ni yirmi miskâl altına ve iki yüz dirhem gümüşe mâlik olan kimseye bunların zekâtını vermek lâzım gelir. Beyt-i şerîfte bir nisâb gümüş buyurulduğuna göre, Hz. Sıddîk bu güzel köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ilâve buyurmuş olur. Ya'ni cenâb-ı Sıddîk bu köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ilâve buyurdu, hattâ ki, o kâfirin hırsı nefsânîsi Bilâl'i vermeye râzı oldu.