İçeriğe atla

O genc-nâmenin kıssasıdır ki, dediler: "Kubbenin yanında yüzünü kıbleye dön, oku yaya koy ve at! Düştüğü yerde defîne vardır."

53. bölüm / 53 · 2219 kelime · ~12 dk okuma

1927. Bir gece uykuda gördü ve uyku nerede! Uykusuz vakıa sûfînin huyudur.

"Genc-nâme", definenin yerini haber veren mektûb demektir. Ya'ni, bu kıssa definenin bulunduğu mahalli haber veren bir mektûbun kıssasıdır ki, o mektûbun içinde yukarıda zikrolunan ma'lumât münderic idi.

Istılâhât-ı sûfiyyede "vâkıa"nın ma'nâsı, "ister uykuda ve ister uyanıklık- ta olsun kalbe vârid olan bir emir"dir. Velâkin vâkıa için havâssin muattal ol- ması zarûrîdir. Ya'ni, kazanç ve zahmet vâsıtası olmaksızın rızık taleb eden o fakîr bir gece uykusunda gördü. Halbuki uyku nerede! Ya'ni hakîkî sûfi ge- celeri uyku uyur mu? Binâenaleyh uykusuz vakıa-sûfilerin huyu ve âdetidir. Onlar uyku ile uyanıklık arasında iken gördüklerini görürler.

1928. Bir hatif ona dedi ki: "Ey zahmet görmüş! Varrakların meşkı içinde bir ruk'a taleb et!

"Hâtif", "seslenen ve bağıran ve âlem-i gaybdan nidâ eden melek" ma'nâ- sınadır, "taab", renc ve meşakkat; "ruk'a", küçük mektûb ve yazılmış kâğıt parçası; "meşk", müteaddid ma'nâları vardır, burada "yazılmış kâğıt" demek- tir. "Varrak", kitâb ve yazılı evrâk satan kimse. Ya'ni vakıasında bir hâtif o fakîre dedi ki: "Ey meşakkat görmüş olan kimse! Kitâbçıların yazılı kâğıtları içinde, yazılmış küçük kâğıt parçasını ara ve iste!"

1929. Senin komşun olan o kitabçıdan gizli olarak onun kâğıt parçaları tarafına sen el getir!

Ya'ni, "O küçük kâğıt parçası uzak yerde değildir. Senin komşun olan kitâbçıdadır. O kitabçıdan gizli olarak ya'ni ona maksadını sezdirmeksizin, o kitâbçının dükkânında bulunan kâğıt parçaları tarafına el at ve o evrâk-ı perîşânı gözden geçir!"

1930. Yazılı bir kâğıt parçası vardır. Onun şekli ve onun rengi böyledir. İm-di, ey hazîn, onu halvette oku!

"O yazılı kâğıtlar arasında küçük bir nâme vardır. Onun şekli ve rengi böyledir. Ey kalbi hazîn olan kimse! O kâğıdı ber-takrîb kitabçıdan al ve tenhâ bir yerde oku!"

1931. Ey oğul! Vaktâki onu kitabçıdan çaldın, sonra kalabalıktan ve şûr u şerden dışarıya çık!

"Enbüh", "kesret ve galebe" ma'nâsına olan "enbûh" kelimesinin muhaffefidir. Burada "çalmak"tan murâd, kitabçının haberi olmaksızın almak değildir. Maksadını sezdirmeksizin kitâbçının ma'lûmâtı altında almaktır.

1932. Sen onu halvette kendi kendine oku! Sakın onu okumakta şirket isteme!

Ya'ni, "Bu yazılı kâğıt parçasını kitabçıdan aldıktan sonra tenhâ bir köşeye çekil! Münderecâtını kendi kendine oku! Okumak husûsunda sakın başkasını ortak yapma!"

1933. Ve eğer fâş olursa dahi gamgîn olma! Zîra senin gayrın ondan yarım arpa bulamaz!

"Ve eğer eline böyle bir kâğıt parçası geçtiği başkaları tarafından dahi duyulursa, kederlenme! Zîrâ senden başkası o mektûbun münderecâtından yarım arpa kadar bile bir fâide bulamaz ve hiçbir şey anlamaz."

1934. "Ve eğer perdeyi geç açarsa, sakın terk etme! Dembedem "Lâ taknatu!"yu kendine vird et!"

"Keşîden", masdarının Bahâr-ı Acem'de on sekiz kadar ma'nâsı gösterilmiştir; burada "dîr-keşîden", "perdeyi geç açmak" demek olur; "zînhâr", burada "terk etmek" ma'nâsındadır. Ya'ni, "Okuduğun mektûb sana ma'nâ perdesini geç açarsa, sakın terk etme! Dembedem لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) ya'ni "Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz!" âyet-i kerîmesini kendine vird et!"

1935. Bunu dedi ve o müjdeci: "Yürü, zahmet getir!" diye elini onun gönlü üzerine vurdu.

O müjdeci olan hâtif bu sözleri söyledi ve "Haydi, git! Bu vesâyâ üzerine çalış ve zahmet çek!" diye elini o fakîrin kalbi üzerine koydu, ya'ni o fakîrin kalbini teshîr etti.

1936. Vaktaki o delikanlı gaybetten kendine geldi, ferahtan cihana sığmadı.

Vâkıasında havâssinden gäib olan o fakîr delikanlı, vaktāki o gaybetten kendine geldi, bu müjdeden hâsıl olan sevincinden dolayı cihâna sığmadı.

1937. Eğer Hakk'ın rıfkı ve hıfzı ve lutfu olmasa idi, onun ödü ıztırabdan yırtılır idi.

"Rıfk", mülâyemet ve yumuşaklık; "kalak", ârâmsızlık ve ıztırâb ve çarpınmak; "zehre", karaciğere yapışık olan öd ma'nâsınadır. Bu ödün korku ve sevinç gibi şiddet-i teessürden patladığı meşhûrdur. Ya'ni, eğer Hakk'ın mülâyemeti ve hıfzı ve lutfu olmasa idi, bu müjdenin sevincinden dolayı hâsıl olan ıztırâbdan o fakîrin ödü çatlar ve kendisi de ölür idi.

1938. Bir ferah, odur ki, altı yüz hicabın arkasından onun kulağı hazretten cevâb işitti.

Ba'zı nüshalarda "gez pey şeş sad" yerine "gez pey heft sad" vâki'dir. Ya'ni, fakîrin duyduğu sevinçlerden bir sevinci budur ki, altı veyâ yedi yüz hicâbın arkasından onun cân kulağı Hz. Hak'tan hitâb işitti. Nitekim sûre-i وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللهُ إِلَّا وَحيا أو من وراء حجاب أو يرسلَ رَسُولًا فَيُوحِي بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ Şûrâ'da (Şûrâ, 42/51) ya'ni "Bir adamın Allâh Teâlâ ile mükâlémesi ancak vahiy ve ilhâm ve menâm ile veyâhud hicâb arkasındandır. Yâhud dilediğine Allâh Teâlâ kendi izni ile vahiy ettiği bir resûl gönderir" buyurulur. Hadîs-i şerîfte ان لله سبعين الف حجاب من نور وظلمة ... الخ . ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ'nın nûrdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır ilh..." buyurulmuş olduğuna göre beyt-i şerîfte hicâbın altı yüz veyâ yedi yüz buyurulması tahdîd-i aded için olmayıp hicâbın çokluğunu beyândır.

1939. Vaktâki onun sem'inin hissi hicablardan içeriye geçti, sezâvâr oldu ve felekten yukarıya geçti.

Vaktâki o fakîrin hiss-i sem'i nûrânî ve zulmânî hicâblardan içeriye geçti, Hakk'ın hitâbını işitmeye lâyık ve sezâvâr oldu ve sûret âlemi olan feleğin yukarısına kadar geçti gitti. Nitekim I. cildin 574 ve 575 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni "O sır kulağının pamuğu baş kulağıdır. Bu sağır olmadıkça, o bâtın sağırdır. "İrciî!" hitâbını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!"]

1940. Vakit ola ki onun his gözü i'tibardan, o hicab ayıbından dahi geçit bula!

[1921] "İ'tibâr", ibret almak. Ya'ni, o fakîrin his kulağı âlem-i keserâttan muattal olup hitâb-ı Hakk'ı işitti, vakit ola ki onun his gözü dahi, hicâb-ı gayb olan keserâta bakıp ibret almaktan dahi geçit bula ve cemâl-i Hakk'ı müşâhede ede! Zîrâ işitmek görmekten evveldir. Nitekim cenâb-ı Hak, Hz. Mûsâ ve Hârûn (a.s.)in إني معكما أسمع وأرى (Tâhâ, 20/46) ya'ni "Ben muhakkak sizinle berâberim, işittim ve gördüm" âyet-i kerîmesinde işitmeyi görmeye takdîm buyurmuştur.

1941. O kitabçı dükkânı tarafına geldi. Taraf taraf onun yazılı kâğıdına eli götürür idi.

Ya'ni, fakîr bu müjdeyi hâtiften işittikten sonra ta'rif olunan kitabçı dükkânı tarafına geldi ve taraf taraf dükkânda olan yazılı kâğıtlara el atıp tedkîk ederdi.

1942. O mektub çabuk onun gözü önüne geldi, bir alâmetler ile ki, hâtif demiş idi.

Dükkânda yazılı kâğıtlar arasında o fakîrin aradığı o mektûb çabuk onun gözünün önüne geldi ki, hâtifin söylediği alâmetlerin hepsini hâiz idi.

1943. Koltuğuna vurdu. "Efendi, hayır olsun! Ey üstâd, imdi yine gelirim!" dedi.

Fakîr o aradığı kâğıdı bulunca hemen koltuğuna sıkıştırdı. Çünkü dükkân sâhibi komşusu olduğundan muârefesine binâen bu husûsta müzakereye lüzûm görmedi. "Efendi, hayır olsun, imdi yine gelirim, ey üstâd!" dedi ve dükkândan çıktı.

1944. Bir halvet köşesine gitti ve onu okudu; ve tahayyürden valih ve hayrân kaldı.

1945. Dedi ki: "Böyle bahasız bir genc-nâme meşkler içine nasıl düşüp kaldı!"

O fakîr mektûbun meâline muttali' olunca kendi kendine dedi ki: "Böyle bir defineyi haber veren ve kıymet takdîri kābil olmayan bir mektûb nasıl oldu da, bir kitabçı dükkânındaki yazılı kâğıtlar arasına düşüp kaldı ve hiçbir kimsenin nazar-ı dikkatini celb etmedi!"

1946. Tekrar onun hatırına bu fikir sıçradı. Dedi ki: "Hâlık her şey için Hâfız'dır."

1947. "Hâfız ne vakit iktinâfa bırakır ki, bir kimse bir şeyi beyhûdeden kapsın!"

"İktinâf", etrafını kuşatmak, ihâta etmek. Ya'ni, "Hafız-ı hakîkî olan Hak Teâlâ, ne vakit iktinâfa ve bu gibi esrârı kavramaya bırakır ki, ehliyeti olmayan bir kimse bir şeyi zahmetsiz ve lüpten kapsın!.. Ben ise bu mektûba bu kadar zamân niyâzlar ve yalvarmalar neticesinde, ancak rızâ-yı ilâhî ile nâil olabildim."

1948. "Eğer sahra altından ve nuküddan dolu olsa, Hakk'ın rızası olmaksızın bir arpa kapamaz."

1949. Ve eğer yüz suhufu sektesiz okusan, kadersiz senin yadında bir nükte kalmaz.

"Sekte", kelâmda tevakkuf ve durgunluk; "suhuf", sahîfeler demektir; "nükte", kelâmın ma'nâ-yı zâhiri altında mestûr olan nâzik ve latîf ma'nâ demektir. Ya'ni, eğer aslâ tevakkuf etmeksizin yüz sahîfe okusan, nûr-ı ilâhî olmayınca, senin hâtırında okuduğun ince ve latîf ma'nâlardan hiçbirisi kalmaz.

1950. Ve eğer hizmet edersen, bir kitab okumasan ceybden nâdir ilimler bulursun.

"Kitîb", "kitâb"ın imâle olunmuşudur; ve eğer Hakk'a nâib-i Hak olan bir insân-ı kâmile rızâ-yı ilâhî için kemâl-i ihlâs ile hizmet edersen, kalbinin ceybinde nâdir ve acîb ilimler bulursun. Nitekim, hadîs-i şerifte من اخلص لله اربعين صباحا ظهرت ينابيع الحكمة من قلبه على لسانه ya'ni "Kim ki Allah için kırk sabah ihlâs üzere olsa, onun kalbinden diline hikmet pınarları zâhir olur" buyurulur.

1951. Mûsâ'nın o eli ceybden şu'le saçıcı oldu ki, o aydan ve gökten ziyâde geldi.

"Dav" ve "duv", şu'le ve ışık ma'nâsınadır. Ya'ni, hulûs ile hizmet etmenin kalbde ulûm-i acîbe zuhûruna sebeb olduğuna taaccüb etme! Görmez misin? O ihlâs ile hizmet mukābilinde Mûsâ (a.s.) mu'cize olarak, elini ceybine soktu, bir projektör gibi şu'le ve ışık saçıcı oldu. Öyle nûr ve ışık ki, ayın ve göğün yıldızlarının ışığından ziyâde olarak zâhir oldu.

1952. Hak Teâlâ işaret buyurdu ki: "Ey Mûsa! Onu ki, heybetli olan felekten istedin, ceybden baş çıkardı!"

"Nihîb", Fârisî'de "korku ve heybet" demek olup, çarhın sıfatıdır. Ya'ni, Hak Teâlâ Mûsâ (a.s.)a hitâben buyurdu ki: "Heybetli olan feleğin güneşinden istediğin nûr ve ziyâ senin ceybinden baş çıkarmıştır." Ya'ni sen nûru ve rızâyı felek güneşinden almak istediğin hâlde o ziyâ ve nûr senin kevn-i câmi' olan vücudundan baş çıkarmıştır. Nitekim âyet-i kerîmede اسلك يدك في جيبك تخرج بيضاء من غير سوء (Kasas, 28/32) ya'ni "Elini koynuna sok! İlletsiz beyaz ve nûrânî olarak çıksın!" buyurulmuştur.

1953. Ta bilesin ki, âlî olan gökler âdemînin müdrekâtının aksidir.

"Alî olan gökler"den murâd, eflâk-i sûrî ve âlem-i kevndir. "Ademî"den murâd, akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmildir. İmdi bu âlem-i eflâk ve kâinât akl-ı küllden zâhir olunca, insân-ı kâmilin müdrekâtının aksi olur. Binâenaleyh vakit vakit âlem-i tabîatta zâhir olan keşfiyyât insân-ı kâmilin bâtınının aksidir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 12. faslında bu ma'nâya işâreten şöyle buyururlar: "İnsân büyük şeydir. Onda her şey yazılmıştır. Zulümât perdeleri, kendindeki o ilimleri, onu okumaya bırakmaz. Zulümât perdeleri, dünyanın türlü türlü meşgüliyetleri ve tedbîrleri ve arzûlarıdır. Bu zulümât içinde olmak ve bu perdelerin mahcûbu bulunmak ile beraber, yine bir şey okur ve ondan ba'zılarına vakıftır. Nazar eyle ki, zulmetler ve perdeler kalktığı vakit nelere vakıf olur ve kendinden ne ilimler ızhâr eder? Nihâyet, terzilik ve mi'mârlık ve dülgerlik ve kuyumculuk ve ilm-i nücûm ve tıb ve saire gibi sayılmakla bitmeyen türlü hıref ve sanâyi' insanın bâtınından peyda olmuştur; taştan ve kerpiçten zuhûr etmemiştir. Ölüyü mezâra gömmesini insana bir karga ta'lîm etti, derler. O da insanın kuşa çarpan bir aksi idi. Tekāzâ-yı âdemî onu o hâle sevk etti. Nihâyet hayvan beşerin cüz'üdür. Cüz' külle nasıl ta'lîm eder? Bu hâl ona benzer ki, bir kimse sol eli ile yazı yazmak ister ve kalemi ele alır; her ne kadar gönlü kavî ise de, yazarken eli titrer. Fakat, el kalbin emri ile yazar." İmdi, kâinât, müdrekât-ı âdemînin aksi olduğu için, Mûsâ (a.s.) dahi felekten istediği nûru ve ziyâyı kendi ceybinde ve koynunda buldu.

1954. Değil mi ki, evvelen Mecîd olan Hâlık'ın kudreti iki âlemden daha önce aklı yarattı...

"Mecîd", esmâ-i hüsnâdan olup "azîm ve kerîm ve şerîf ve âlî" ma'nâlarınadır; "dest", kudret ma'nâsınadır. İkinci mısra'da اول ما خلق الله العقل ya'ni "Allâh Teâlâ'nın evvelen yarattığı şey akıldır" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur ki, ehl-i hakîkat indinde bu akıl, hakîkat-i muhammediyyeden ibaret olan akl-ı küll ve akl-ı evveldir. "İki âlem"den murâd, âlem-i gayb ve âlem-i şehâdettir. Ya'ni, ehl-i keşf ve hakîkat indinde sâbit değil midir ki, Mecîd olan Hak Teâlâ hazretleri, âlem-i gayb ve şehadeti yaratmazdan evvel akl-ı küllü ve akl-ı evveli yarattı ve bu iki âlem dahi bu akl-ı küllden peyda oldu. Binâenaleyh akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmil âlem-i gayb ve şehadeti câmi' ve muhît oldu.

1955. Bu söz aşikâr ve çok gizlidir. Zîrâ, sinek ankāya mahrem olmaz.

Bu bizim söylediğimiz sözler ehline âşikârdır ve nâ-ehil olanlara da çok gizlidir. Zîrâ bu esrâra mahrem olanlar ankā kuşu ve nâ-ehil olanlar da sinek gibidir. Sinek, ankā kuşunun uçtuğu yüksekliklere kadar uçamaz ve onun seyrinin mahremi olamaz. Ma'lûm olsun ki, bu kıssada "kazanç zahmeti olmaksızın servet isteyen fakîr"den murâd, tâlib-i hakikat olan kimsedir; ve "define"den murâd, Hakk'ın ahadiyyet-i zâtiyyesi ve vâhidiyyet-i esmâiyye ve sıfatiyyesidir ki, bu keserât âleminin verâsında mahfi ve müstetirdir; ve "rızık"tan murâd, gıdâ-yı rûh olan maârif ve hakäyık-ı enbiyâ ve evliyâdır. Ve tâlib-i hakîkat olanlar iki sınıftır. Bir sınıfı bu defineyi bulmuş olan bir mürşid-i kâmile vâsıl olur ve onun irşâd ve hidâyeti sâyesinde kendi arz-ı vücûdunda medfûn olan hazîne-i hakîkati bulur; ve bu sûrette yukarıda 1950 numaralı beyitte işaret buyurulduğu üzere, isti'dâd-i ezelîsi derecesinde kalbinde ulûm-i ledünniyye pınarları kaynar. İkinci sınıfı dahi, bir mürşid bulamaz ve cenâb-ı Hak'tan zahmetsiz erzāk-ı rûhâniyye ihsânını taleb ve niyâz eder; ve duâsı mazhar-ı kabûl olup ona "genc-nâme" olan âsâr-ı muhakkıkînin mütâlaası ilhâm olunur. İşte bu kıssada beyân buyurulan fakîr bu ikinci sınıftandır; ve bu kıssada "define"den murâd dahi, ulûm-i ledünniyye ve esrâr-ı vahdete dâir evliyâullâh tarafından yazılmış eserlerdir ki, bu Mesnevî-i Şerîf dahi onlardan bi- risidir. Nitekim, Hindistân'da matbû' olan Envâru'r-Rahmân li-Tenvîri'l-Ce-nân ismindeki kitabın Mesnevî-i Şerîf bahsinde Hind mesnevîhânlarından Abdurrahmân Leknevî hazretlerinden naklen şöyle denilmiştir: "Her kim Mesnevî-i Şerîfi i'tikād ile okur ve kelâm-ı Hak bilirse, o kimse kemâl-i îmân ile derece-i velâyete vâsıl olur. Nitekim beş yüz kişi başka mür-şid olmaksızın, sırf Mesnevî-i Şerîfi tilâvete devâm yüzünden veliyy-i kâmil olmuştur; Ve Hz. Pîr efendimiz bu hâle işâreten بعد از ما مثنوی شیخی می کند ya'ni "Bizden sonra Mesnevî şeyhlik eder" buyurmuşlardır. Binâenaleyh bu kıssa-nın bu ma'nâlar dâiresinde teemmülü ve mütâlaası îcâb eder.

1956. Ey oğul! Yine fakîr tarafına geri gel! Defîne ve fakîr kıssasını başa getir!

"Ey oğul" hitâbı Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimize olmak münâsibdir. Zîrâ cenâb-ı Çelebi, Hz. Mevlânâ efendimizin veled-i ma'nevîsidir. Bu Mes-nevî-i Şerîfi isti'dâd-ı latîfi ile, Hz. Pîr efendimizin hazîne-i vücûdlarından cezb edip çıkaran onlardır. Ya'ni, ey veled-i ma'nevîm olan Hüsâmeddîn Çe-lebi! Hâtır-ı şerîfini tekrâr fakîrin kıssası tarafına geri getir ve bu defîne ve fa-kîr kıssasını bitir!