İçeriğe atla

Sûfî ve kādı hikâyesine rücû'

39. bölüm / 53 · 2379 kelime · ~12 dk okuma

1551. Haydi, sûfî ve kādının ve o âcizin âcizi olan zayıf sitemkârın sözünü getir!

"Zâr", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Bir ma'nâsı da Bahâr-ı Acem'in beyânına göre "acz ve keder" demektir. Bundan dolayı "nâle"ye ve "girye"ye ve "zayıf"a sıfat olur. Bu hâlde "zaîf-i zâr zâr", "âcizin âcizi olan zayıf" ma'nâsına gelir.

1552. Kadı dedi: "Ey oğul! Arşı tesbît et, tâ ki, onun üzerine hayır ve şerden bir nakış yapayım!"

Birinci mısra'da Arablar'ın ثبت العرش ثم انقش ya'ni "Binâyı tesbît et, sonra nakış et!" darb-ı meseline işâret buyurulur. Ya'ni, sûfi, pek âciz bir hâlde olan zayıf zâlimi kādıya götürdü. Kādı hastanın hâline baktı. Sûfiye dedi ki: "Aleyhine edeceğim iyi ve kötü hükmün bir mahalli olan şahıs lâzımdır; ve benim hükmüm ise binâ üzerine yapılacak nakış mesâbesindedir; ve şahıs dahi binâya benzer."

1553. "Hani vuran? Hani intikam mahalli? Bu hastalık içinde bir hayal olmuştur."

"Sekām" hastalık demektir. Ya'ni, "Ey sûfi! Sen bu şahsı bana getirdin ama, bu adam hastalık içinde bir hayâl gibi olmuştur ve şahsiyeti kalmamıştır. Binâenaleyh sana vuran görünmez bir hâle gelmiştir; ve intikam ve hüküm ve cezâ mahalli olmaktan çıkmıştır."

1554. "Şer' diriler ve zenginler içindir. Mezarlık ashabına şer' nerededir?"

Ya'ni, "Kādının hükm-i meşrû'u, dirilere ve kuvvet-i cismâniyye i'tibâriy-le zengin olanlara mahsûsdur. Ölmüş ve kuvve-i cismâniyyece fakîr olmuş olan mezârlık ashâbına bu hükmün imkân-ı tatbîkı var mıdır?" Ba'zı nüsha-larda "ağniyâ" yerine "a'tiyâ" (أعتيا) vâki'dir. "Utüvv"den me'hûz olan "atiyy" (عتي) kelimesinin cem'idir, "serkeşler" demek olur. Bu sûrette ma'nâ, "Şer' diriler, ya'ni cismi kavî olanlara ve serkeşlere mahsûsdur. Zîrâ muhâle-fet onlardan sâdır olur. Mezârlık ashâbından olan acezenin muhâlefete ve zulme mecâli olmayacağından, kādının hükm-i meşrû'u ve siyâseti onlar hakkında nasıl vârid olur?" demektir.

1555. Öbür taife ki, fakîrlikten başsızdırlar; ölülerden yüz cihet daha fânîdirler.

Bu beyt-i şerîfte hakîkî sûfîlerin hâline intikal buyurulur. Ya'ni, öbür tâife ki, onlar hakîkî sûfîdirler ve nefislerinin başını riyâzât ve mücâhedât kılıçla-rıyla kesip başsız kalmışlardır; ve fakr-ı ma'nevî ve yokluk içindedirler ve öl-mezden evvel ölmüşlerdir. Onlar mevt-i tabîî ile ölenlerden yüz cihetle daha fânîdirler. Binâenaleyh ehl-i nefsten birisi onlara tecavüz etse, hâkime mürâ-caatla şikâyet etmezler ve onu ma'zûr görürler; ve kendileri de nefisleri için kimseye tecavüz etmezler. Binâenaleyh hükm-i şer'înin hükmen ölü olan bu sûfîlere asla şümülü olmaz. Zîrâ hükm-i şer'î, nefsi diri olup, şuna buna te-câvüz edenler içindir.

1556. Ölmüş olan zararda bir yüzden fânîdir. Süfîler yüz cihetten fânî oldular.

Ya'ni, mevt-i tabîî ile ölenler, cisimlerini gāib etmekle zararda bir cihetten fânîdirler. Fakat mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin hayât-ı dünyeviyyeleri devâm et-tiği müddetçe anbean birçok cihetten fânî oldular. Zîrâ nefsin gazab, şehvet, tecebbür, tekebbür, ucüb ve hırs gibi birçok sıfatları vardır. Her bir sıfattan fa-nî olmak bir ölümdür; hem de ağır bir ölümdür.

1557. Ölüm bir katildir. Ve bu üç yüz bin; her birisi için sayısız diyet vardır.

Mevt-i tabîî ile olan ölüm bir ölüşdür; fakat bu mevt-i ihtiyârî birçok ölümdür. Her ölüm mukābilinde sayısız diyet vardır ve bu diyetler sıfât-ı rûhâniyyedir. Meselâ bir kimse "gazab"dan ölürse, diyeti "hilim"dir ve "şehvet"ten ölürse, diyeti "iffet"tir; ve "tecebbür"ün diyeti "insaf ve şefkat"tir. "Tekebbür"ün diyeti "tevâzu'" ve "ucüb"ün diyeti "Hakk'a karşı tezellül"dür; ve "hırs"ın diyeti "kanâat"tir... ilh. Bu sıfât-ı rûhâniyyenin husûlü neticesinde Hak Teâlâ'nın türlü türlü tecelliyâtı vardır ki, ta'dâda gelmez.

1558. Gerçi Hak bu kavmi def'alar ile öldürdü, diyet için anbarlar döktü.

Gerçi Hak Teâlâ bu kavmi ve bu hakîkî sûfileri def'alar ile sıfat-ı nefsâniyyelerinden öldürdü. Diyet için sıfât-ı rûhâniyye ve onların zımnındaki tecelliyât-ı rabbâniyyesi anbarlarını döktü ve ibzâl etti.

1559. Her birisi sırlarda Circîs gibidirler. Altmış kerre küşte olmuş ve zinde olmuştur.

Circîs (a.s.) Filistin'den Musul'a gönderilmiş bir peygamber idi. Musul'da cevherler ile müzeyyen ve altın işlemeli "Aknûn" isminde bir puta tapan pâdişâh var idi. Hz. Circîs onu Hakk'a da'vet etti. O hükümdâr-ı zâlim ona işkence ederek şehîd etti. Cenâb-ı Hak tarafından mu'cize olarak ihyâ buyuruldu. Yine da'vet etti; îmâna gelmediler; ve o hazreti defaâtle şehîd ettiler ve Hak Teâlâ onu yine diriltti. Bu ölüp dirilmenin yedi defa olduğunu rivâyet ederler. Beyt-i şerîfte altmış kerre buyurulması çok defa ma'nâsını beyân içindir. Ya'ni, hakîkî sûfiler sırlarında ve bâtınlarında çok kerre ölüp dirilmiş olan Circîs (a.s.) gibidirler. Her bir sıfat-ı nefsâniyyelerinin ölümünde sıfat-ı rûh ile dirilirler.

1560. Dâdger mızrağın zevkinden ölmüş olan "Diğer bir yara vur!" diye [1542] yanar.

"Dâdger", "âdil" demektir ki murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. "Sinân", "mızrak" demek olup murâd, aşk-ı ilâhîdir. Ya'ni, hakîkî sûfi, âdil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin sapladığı aşk mızrağının zevkinden ölmüştür. "Ey Rabb-i mutlakım! O mızrağı bir daha vur!" diye yanıp yalvarır.

1561. Vallâhi, câna tapıcı olan vücudun aşkından ölmüş olan kimse ikinci kat- le âşıktır.

"Vücûd"dan murâd, vücûd-i unsuridir. "Cân"dan murâd, rûh-ı hayvânî- dir. Ya'ni, rûh-ı hayvânîye tapıcı olan vücûd-i unsurînin aşk ve muhabbetin- den ölmüş ve fânî olmuş olan kimse, bir ân evvel bu vücûddan kurtulmak için vallâhi, ikinci katle daha âşıktır. "Birinci katl"den murâd, fenâ-fillâh mer- tebesidir ve "ikinci katl"den murâd, bekā-billâh mertebesidir.

1562. Kadı dedi ki: "Ben dirinin kaza-dârıyım. Ne vakit mezarlık ashabı- nın hâkimiyim?"

Kädı sûfîye dedi ki: "Ben diriler hakkında hüküm vericiyim. Mezârlık as- hâbından olan ölülerin hâkimi değilim! Hakkında da'vâ ettiğin bu kimsenin rûhu cehil ile ölüdür ve cismi mezâr gibidir. Binâenaleyh kendisi mezârlık as- hâbındandır."

1563. "Eğer bu, sûrette mezar içinde harab değil ise de, mezarlar onun dûdmâ- nına gelmiştir."

"Pest", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır, bir ma'nâsı da "harâb"dır. Muhakkıklar nezdinde, himmet kanadı ile kemâlât-ı Hakkänî medâricine urûc edemeyen kimse ma'nâsınadır. "Dûdmân", "kabîle ve hanedân" ma'nâ- sınadır. Burada hastanın kuvâ-yı cismâniyyesi murâd buyurulur. Ya'ni, "Bu hastanın cismi her ne kadar sûrette mezâr içinde harab olmuş ve çürümüş de- ğil ise de, mezârlar onun dûdmânı mesâbesinde olan kuvâ-yı cismâniyyesi- ne gelmiş ve yaklaşmıştır, ya'ni akşama sabâha mevt-i tabîîye mahkûmdur."

1564. "Sen mezar içinde ölüyü çok gördün; ey kör, sen ölüde de mezarı gör!"

"Sen mezâr içindeki ölüyü çok gördüğün için, onu âdete muvâfık görüp taaccüb etmezsin. Ey aklının gözü kör olan sûfi! Ölüde mezarı gör!" Ya'ni rûh-ı insânîsi cehil ile ölü olan kimsenin bu rûhuna mezâr gibi olan cismini gör. Zîrâ Hak Teâlâ bu gibiler hakkında إِنَّكَ لا تسمع الموتى (Neml, 27/80) ya'ni "Ey Resûlüm! Sen ölüye işittiremezsin!" ve وَمَا أَنْتَ بِمُسْمع من في القبور (Fâtır, 35/22) "Ve sen kabirlerde olan kimseye işittirici değilsin!" buyurdu.

1565. Eğer bir mezardan senin üzerine bir kerpiç düşerse, akıllar ne vakit mezârdan hak isterler?

"Meselâ, eğer bir mezârdan senin üzerine bir kerpiç düşüp bir tarafına zarar verse, sen o mezârdan şikâyet ederek hak da'vâ eder misin? Akıllar hiç mezârdan hak isterler mi? Cehil ile ölü olan rûhların cismi dahi mezâr gibidir. Bu cisimlerin birinden sana bir tokat gelse, senin üzerine mezârdan bir kerpiç düşmesine benzer."

1566. Ölünün öfkesi ve kîni etrafında dolaşma! Âgâh ol! Hamamın nakşı ile cenk etme!

"Ölüye karşı öfkelenmek ve kin tutmak ile meşgül olma! Kendine gel! Bu rûhları cehil ile ölü olan cisimler sâhibleri hamam duvarındaki insan sûretlerine benzerler. Binâenaleyh kendine gel! Bu hamam nakşı ile muhâsama ve nizâ' etme!"

1567. Şükr et ki, sana bir diri vurmadı. Zîrâ diri olanın reddeylediğini Hak reddetti.

"Hakk'a şükür et ki, sana bu tokatı rûhu diri olan bir veliyy-i kâmil vurmadı. Zîrâ hakikatte diri olan bir velînin reddettiği ve huzûrundan kovduğu kimseyi Hak Teâlâ hazretleri dahi reddetti ve dergâh-ı izzetinden kovdu." Ma'lûm olsun ki, şahsın reddine sebeb, bir velînin ona ya kalben veyâ kavlen veyâhud fiilen i'tirâz etmesidir. Binâenaleyh bir sâlikin kendi mürşidine i'tirâzı kendisinin zâhirde olmasa bile, bâtında merdûdiyetine alâmettir.

1568. Dirilerin gazabı, Hakk'ın gazabı ve onun zahmıdır. Zîra o postu pâkîze olan Hak ile diridir.

Ruhları diri olan evliyâ-yı kirâmın gazabı, Hakk'ın gazabı ve Hakk'ın kahrı ve zahmıdır. Zîrâ onların, postları ve cisimleri rûhlarının rengine boyan- mış olduğundan, tahâret-i kâmile içindedir ve sıfât-ı nefsâniyye kirleriyle mü-levves değildir; ve rûh halîfe-i Hak olup, sıfât-ı Hak ile kâim bulunduğundan o velîler Hak ile diridir.

1569. Onu Hak öldürdü ve onun paçasına üfledi. Acele kasablar gibi postu ondan çekti.

Zîrâ o veliyy-i Hakk'ı Hak öldürdü. Nitekim hadîs-i şerîfte من احبني قتلته ومن قتلته فانا دينه ya'ni "Ben beni seveni öldürürüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti de benim!" buyurulur. Binâenaleyh Hak, bu hadîs-i kudsî mûcibince öldür-düğü kimsenin bacağı mesâbesinde olan cismâniyetine üfledi ve kasaplar gi-bi onun postunu, ya'ni cismâniyetini üzerinden sıyırıp çıkardı ve onun rûhâ-niyetini ve bâtınını meydana çıkardı; ve bu rûh, halîfe-i Hak olmakla, ona kendi sıfatlarını giydirdi.

1570. Onda nefha meâba kadar bâkî geldi. Hakk'ın nefhi o kasabın nefhi gi-bi olmaz.

"Meâb", "rücû' edecek yer" demektir. "Meâba kadar" ta'bîriyle ilm-i ilâhî mertebesine işaret buyurulur. Zîrâ ilm-i ilâhî mertebesi ikilikten hâlîdir. Bu mertebe rûhiyet mertebesinin fevkıdır ve ikilik rûhiyet mertebesine kadar de-vâm eder. Binâenaleyh nâfihiyet ve menfûhiyet ve nefh nisbetleri bu merte-benin fevkinde ma'dûm olur. Nitekim III. cildin 3891 ve 3892 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:

[Ya'ni "Diğer def'a melekten kurbân olurum; o şey ki, vehme gelmez, o olurum. Böyle olunca adem olurum ve adem erganûn gibi bana der ki: 'Biz O'na rücû' edicileriz!" (Bakara, 2/156)] Orada velînin urûcu hakkında îzâhât vardır. Burada tekrarı zâiddir. "Ka-sab"dan murâd dahi, birtakım hakäyık-ı evliyâyı yanlış telkîn ederek [halkı] dalâlete düşürüp, ma'nen öldüren nâkıs mürşidlerdir. Bu yalancı mürşidler hakkındaki îzâhât dahi III. cildin 680 numaralı beytinden 722 numaralı beyitlerine kadar geçti. Ya'ni, Hakk'ın bu üflemesi, mahall-i rücû' olan ilm-i ilâhî mertebesine kadar bâkîdir. Hakk'ın bu üflemesi, Hak'tan uzak olan nâ- kıs mürşidlerin üflemesi gibi değildir. Zîrâ nâkıs mürşidler yanlış telkînât ile, tâlib-i hakîkat olanların nefislerini şişirip ucbe düşürürler. Bunların üflemesi, kasabın koyunu öldürüp üfleyerek şişirmesine benzer.

1571. İki nefha arasında çok fark vardır. Bu hep zeyndir ve o taraf hep şeyndir.

"Zeyn", süslemek ve süs ve güzellik ve "şeyn", ayıp ve çirkinlik demek- tir. Ya'ni, Hakk'ın üflemesi ile, kasap meşrebinde olanların üflemesi arasında çok fark vardır. Bu Hakk'ın ve Hakk'ın nâibi olan insân-ı kâmilin üflemesi hep güzellik ve kasap meşrebinde olan nâkısların üflemesi hep çirkinliktir.

1572. Bu, hayatı ondan kesti ve muzır oldu. Hakk'ın nefhinden olan o hayat müstemir oldu.

Bu kasap meşrebinde olan mürşid-i nâkıs, o tâlibin hayât-ı ma'neviyyesi- ni ve rûhâniyyesini dalâletle kesti ve onun hakkında muzır oldu; ve niyâbe- ti hasebiyle Hakk'ın nefhı olan insân-ı kâmilin tâlibe vâki' olan nefhinden mütehassıl bulunan o hayat müstemir ve dâim oldu.

1573. Bu dem o değildir ki, o şerhe gelsin. Agah ol! Bu kuyu dibinden köş- kün yukarısına gel!

Ey tâlib! Bu dem ve üfleme, şerh ve beyâna sığar ve elfâz ile anlatılabi- lir bir üfleme değildir. Ågâh ol! Bu tabîat ve cismâniyet kuyusunun dibin- den rûhâniyet köşkünün yukarısına çık! Etrâfı temâşâ et! "Sarh", "köşk" demektir.

1574. "Onu eşeğin üzerine oturtmak ictihad olunmuş değildir. Odun nakşını bir kimse eşek üzerine koyar mı?"

Kadı bu beyânâttan sonra sûfiye dedi ki: "Sana tokat vuran o hastayı eşeğe bindirip halk arasında dolaştırarak terzîl için teşhîr etmek ictihâd-1 şer'îye muvâfik bir hüküm değildir. Bu odun gibi cemâd cinsinden bir şey- dir. Hiç odun sûretini, bir kimse cezâen teşhîr için eşeğe bindirip dolaştırır mı?"

1575. "Onun eşeğin sırtına oturması lâyık değildir, ona bir tabut arkası daha evlâ olmak lâyık olur!"

"Binâenaleyh o hastayı eşeğin sırtına bindirmek lâyık değildir. O ölü hük- münde olduğu için onu tabuta bindirmek daha münasib olur."

1576. "Zulüm ne olur? Onu mevzi'inin gayrına vaz'dır. Sakın onu mevzi'- inin gayrında zâyi' etme!"

"Zulüm ne demektir, bilir misin? Bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaktır ve adl ise bir şeyi kendi yerine koymaktır. Binâenaleyh tabuta bin- dirilecek olan kimseyi eşeğin sırtına bindirmek zulüm olur."

1577. Sûfî dedi: "İmdi revâ tutar mısın ki, o bana kısassız ve parasız tokat vursun?"

"Tesû", eski zamanlarda kullanılan dört arpa ağırlığından bir paradır. Bu- rada cüz'î bir cezâ-yı nakdîden kinâyedir. Ya'ni sûfî kādıya cevâben dedi ki: "Ey kadı efendi! Ben da'vâ için senin huzûruna geldim. Şimdi sen câiz görür müsün ki, bu adam vurduğu tokatın kısâsını ve mukābilini görmeksizin ve cüz'î bir cezâ-yı nakdî bile vermeksizin kurtulsun! Ve sen onun hakkında hâ- kimlik vazîfesini ta'tîl edesin?"

1578. "Bu revâ olur mu ki, baldırı çıplak her bir ayı, sûfîlere bir şeysiz tokat atsın?"

"Hırs" (خرس), ayı; "kallâş", hovarda, baldırı çıplak, müflis demektir, beyt-i şerîfte zarûret-i vezin için şeddesiz telaffuz olunur. "Saf", tokat; "bi- lâş, "bi-lâ-şey" terkîb-i Arabîsinin muhaffefidir, "bir şeysiz" demek olur. Ya'ni, "Ey kādı efendi! Sen münasib görür müsün ki, böyle baldırı çıplak her bir ayı, kendi hâlinde yaşayan sûfilere tokat atsın da, huzûr-ı hâkimde hiç- bir şey ile mahkûm olmaksızın çıkıp gitsin?"

1579. Kadı dedi: "Artık eksik nen vardır?" Dedi: "Ben cihanda altı derem tutarım."

Sûfinin bu müdafaası üzerine kadı müddeâ-aleyh olan hastaya dedi: "Se- nin artık ve eksik para ve mal cinsinden nen vardır?" Hasta dedi: "Bu cihân- da mal ve mülk nâmına ancak altı dereme ve akçeye mâlikim."

1580. Kadı dedi: "Sen üç deremi harc et! O diğer üçü de lâfsız ona ver!"

Kadı hastaya dedi: "Mâlik olduğun altı kuruşun üçünü kendine masraf yap ve ihtiyacına sarf ve harc et! Bâkî kalan diğer üç kuruşu da, hiç lâf ve i'tirâz etmeksizin o müddeî olan sûfiye ver!"

1581. "Aciz ve hasta ve fakîr ve zayıftır. Üç deremi ona tere ve pideye lâ- zımdır."

Kadı hükmü verdikten sonra, bu hükümde kendisini ma'zûr göstermek için sûfiye dedi ki: "Bu müddeâ-aleyh âciz ve hasta ve fakîr ve zayıftır. Binâ- enaleyh elinden parasının hepsini alıp sana vermek ve onu büsbütün parasız bırakmak münasib olmaz. Pide ve katık olarak yeşillik almak için üç kuruş da o bîçâreye lâzımdır."

1582. Onun nazarı kadının ensesine vâki' oldu. O, sûfînin ensesinden daha güzel idi.

Hasta bu sûretle mahkûm olduktan sonra, kādının takyeci kalıbı gibi olan ensesi onun gözüne ilişti. Kādının ensesi sûfînin ensesinden daha güzel ve kalın idi.

1583. Ona tokat için elini doğrulttu. Dedi ki: "Benim tokadımın kısası ucuz olmuştur!"

Enseye tokat indirmek illetine mübtelâ olan bu hasta, kādının bu kalın ensesine de bir tokat indirmek için elini hazırladı ve kendi kendine dedi ki. "Benim tokadımın kısâsı ve cezâsı ucuz olmuştur. Binâenaleyh doktorun tavsiyesi mûcibince imrendiğim bu enseye dahi bir tokat indirmem lâzımdır."

1584. Sır için kadının kulağı tarafına geldi. Onun ensesine a'la bir tokat vurdu.

Ya'ni, hasta gizli bir şey söyleyecek imiş gibi, kadının kulağı tarafına doğru yaklaştı ve onun ensesine a'lâ bir tokat yerleştirdi. "Firâz", "yüksek ve a'lâ" demektir, diğer ma'nâları da vardır.

1585. Dedi: "Ey iki hasım, her altıyı alınız! Ben husûmetsiz ve kusûrsuz olayım!"

"Harhâş", husûmet ve mücâdele; "vasm", ayıp ve âr ve kusûr ve ma'yûb etmek ve kırmak ma'nâlarınadır. Burada "ayıp ve kusûr" ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, hasta, kādının ensesine tokatı indirdikten sonra dedi: "Ey iki hasım ve müddeî! Tokatlarımın cezâ-yı nakdîsi olarak elimdeki altı akçeyi alınız! Ey kādı efendi! Üçünü sen al, diğer üçünü de sûfîye ver! Ben bu mahkeme huzûrundan husûmetsiz ve kusûrsuz olarak çıkıp gideyim!"