İçeriğe atla

Sûfinin o tokat vuran tarafına gitmesi ve onu kādıya götürmesi

27. bölüm / 40 · 2839 kelime · ~15 dk okuma

1525. Sûfî kendinin tokat vurucusu tarafına gitti. Onun eteğine müddaî gibi el vurdu.

Sûfi kendisine tokat vuran o hastanın tarafına gitti ve ihkāk-ı hak için onu kadıya götürmek üzere eteğine yapıştı.

1526. Onu çekerek kādının nezdine götürdü. Dedi ki: "Bu müdbir olan eşeği, eşek üzerine oturt!"

"İdbâr", "arka çevirmek ve perîşân olmak" demek olup, burada "müdbir" ya'ni "bedbaht" ma'nâsınadır. Ya'ni, sûfi tokat vuranı kādı nezdine götürüp dedi ki: "Bu bedbaht olan eşeği bir eşek üzerine bindir de halk arasında teş-hîr edip rezîl ü rüsvay et!"

1527. “Yâhud kamçı darbesiyle ona cezâ ver! Senin re’yin nasıl lâyık görürse.”

“Dirre”, “kamçı”, Türkçe’de tahrîf ile “tura” derler. Ya’ni, “Ey kadı! Yâhud bu zâlimi te’dîb için kamçı darbesiyle ona cezâ ver! Senin re’yin bunun fiiline karşı ne cezâyı lâyık görürse öyle yap!”

1528. “Zîra o kimse ki, senin zecrinden helâkde ölürse, senin üzerine zamân (zımân) yoktur. O heder olur!"

"Demâr", helâk; “tâvân”, zamân; "cübâr", heder ve bâtıl ma'nâlarınadır. Ya'ni, kādıya dedi ki: "Sen re'yinde ve ictihâdında serbestsin. Bir kabâhatli kimse senin zecrinden helâk içinde olup ölürse, senin üzerine onun zamânı ve diyeti lâzım gelmez. Onun ölümü heder olur."

1529. Kādının had ve ta'zîrinde her kim ölürse, kadı üzerine zaman yoktur. Zîrâ o küçük değildir.

"Hadd", burada mücrimi kabâhate avdet etmekten men' için hakkında ya-pılan cezâdır ki, derecesi Kur'ân'da ve hadîste gösterilmiştir. "Ta'zîr", "siya-set ve tehdîd etmek ve ta'zîm ve tathîr" ma'nâlarınadır; ve haddin mâdûnu olan cezâ ile te'dîb etmek ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni, kadı mücrim hak-kında kānûn-ı ilâhîde ta'yîn edilen cezâyı tatbîk ederken veyâhud kıyâsa müstenid fetvâlar ile mücrimi cezalandırırken o mücrim ölse, kadı üzerine o kimsenin diyetini vermek lâzım gelmez. Zîrā kādının şahsiyyet-i ma'neviy-yesi küçük ve hakîr olmadığından verdiği hükümden mes'ûl değildir.

1530. Hakk'ın naibidir ve Hakk'ın adlinin sâyesidir. Her müstahıkkın ve [1512] müstahakkın aynasıdır.

“İdbâr”, “arka çevirmek ve perîşân olmak” demek olup, burada “müd-bir” ya’ni “bedbaht” ma’nâsınadır. Ya’ni, sûfî tokat vuranı kādı nezdine götürüp dedi ki: “Bu bedbaht olan eşeği bir eşek üzerine bindir de halk arasında teşhîr edip rezîl ü rüsvây et!”

1531. Zîrâ o, edebi bir mazlumdan dolayı yapar, kendinin ırzı, öfkesi ve dahli için değil!

"Edeb", lügatte "âdet ve acîb ve salâh-ı nefs" ma'nâlarınadır. Burada salâh-ı nefs ma'nâsı münasibdir. “Irz", nâmûs ve "dahl" lügatte "bir şeyin girmesi" demektir. Örfte "husûl-i mâl ve îrâd" ma'nâsında müsta'meldir. Burada murâd mutlak "intifa'"dır. Ya'ni, kadı, mücrimin salâh-ı nefsi için tatbîk ettiği cezâyı bir mazlûmun şikâyetinden dolayı yapar. Bu cezâyı kendinin nâmûs ve öfkesinden dolayı teşeffî-i sadr etmek ve bir intifa' etmek için yapmaz.

1532. Mâdemki hak ve acil olan gün içindir, eğer hatâ olursa diyet âkıle üzerine olur.

"Akıle", ıstılâhât-ı fıkhiyyeden olup, kātil olan kimsenin babası tarafından akrabâsına derler ki, bunlar hatâ ile öldürülen kimsenin diyetini verirler. Akıle hakkında III. cildin 2461 numaralı beytinde گر خطا کشتم دیت بر عاقله است عاقله جانم تو بودی از الست ya'ni "Eğer hata ettimse, diyet âkıle üzerinedir; benim canımın âkılesi 'elest'ten sen oldun"] buyurulmuş idi. Fakat burada katl Hakk'ın sâye-i adli olan kadı tarafından icrâ-yı hükm esnasında vâki' olduğundan onun âkılesi şer'an beytü'l-mâl olur. Nitekim ba'zı nüshalarda bu ma'nâyı beyân hususunda şu beyit mezkûrdur:

Tercüme: "Onun âkılesi kimdir, bilir misin? Hak'dır. Varak-ı defteri beytü'l-mâl tarafına çevir!"

Bu beyit Ankaravî nüshasında münderic değildir.

1533. O kimse ki nefsi için vurur, o zâmindir; o kimse ki Hak için vurur, o âmindir.

Çünkü kadı Hakk'ın nâibi ve vekîlidir; ve Hakk'ın adlinin sâyesi ve gölgesidir; ve her hak taleb edicinin ve kendisinden hak taleb olunmuş kimsenin aynasıdır. Zîrâ hak taleb edici, kādının şahsiyyet-i ma'neviyyesinde hakkını görür; ve kendisinden hak taleb olunan kimse dahi yine o şahsiyyet-i ma'neviyyede vereceği hakkı görür. Binâenaleyh kadı ayna gibidir.

1534. Eğer baba oğula vurur, o ölürse, o babaya diyet saymak lazım gelir.

Meselâ, eğer baba oğlunu döverken oğlu ölse, o babaya oğlunun diyet-i şer'îsini vermek lâzım gelir. Bu beyt-i şerîf Ebû Hanîfe hazretlerinin mezhebine göre beyân buyurulmuştur. Zîrâ Ebû Hanîfe hazretleri indinde baba evladını te'dîb için döverken öldürürse, onun üzerine diyet lâzım geldiği gibi, malına da vâris olamaz. Çünkü babanın üzerine oğluna hizmet etmek vâcibdir; ve evlâdın salâhından babanın nefsine fâide vardır. Binâenaleyh o te'dîb kādının te'dîbi gibi sırf Hak için değildir. Kādının te'dîbi hak ve hukūk-ı âmmeye nazaran vâki'dir. Bu husûsta kadıya bir fâide yoktur. Fakat Ebû Yûsuf ve Muhammed hazarâtının fetvâlarına göre baba vâris olur ve onun üzerine diyet lâzım gelmez.

1535. Zîrâ ki o kendi işinden dolayı vurdu. Onun hizmeti veled üzerine vacibdir.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beytin esbâb-ı mûcibesidir. Nitekim yukarıda îzâh olundu.

1536. Vaktaki muallim sabîye vurdu, telef oldu, muallim üzerine bir şey yoktur, korkma!

Ya'ni, bir muallim sabîyi döverken o sabî ölse, korkma, o muallim üzerine diyet lâzım gelmez. Zîrâ sabîyi ta'lîmde muallimin nef'-i nefsânîsi melhûz değildir. Sırf sabînin nef'i ve dolayısı ile cem'iyyet-i beşeriyyenin nef'i vardır.

1537. Zîra o muallim, nâib ve emîn vâki' oldu. Her emîne böyle onun hükmü vardır.

Zîrâ o muallim, ta'lîm-i ilm hususunda Hakk'ın ve cem'iyyet-i beşeriyyenin nâibi ve emînidir. Her emîn olan kimse hakkındaki hüküm dahi böyledir. Ya'ni, bir kimse nefsinin öfkesinden yâhud bir menfaatinden dolayı bir kimseyi döverken, o kimse ölse, şer'an onun diyetini vermekle mükelleftir. Fakat, kendi nefsinin dahli olmayarak, Hak için vurup öldürürse, o diyetten emîndir. Onun üzerine şer'an bir şey lâzım gelmez.

1538. Ustanın hizmeti onun üzerine vacib değildir. Binaenaleyh üstad, onun zecriyle iş isteyici olmadı.

Herhangi bir üstâdın hizmeti dahi böyledir. Zîrâ üstâdın hizmeti şâkird üzerine vacib değildir. İsterse hizmet eder, isterse etmez. Eğer hizmet ederse, şâkirdin nef'i içindir. Binâenaleyh üstâd, şâkirdi ta'lîm için döverken şâkird ölse, üstâdın onu zecr etmesinde kendi nefsi için bir fâide bulunmadığından, ona diyet lâzım gelmez.

1539. Ve eğer baba vurursa, kendi için vurmuştur. Şübhesiz, diyet vermekten kurtulamadı.

Baba hakkındaki hükümde Ebû Hanîfe hazretleriyle İmâmeyn hazarâtı arasında ihtilaf vâki' olduğu yukarıdaki 1534 numaralı beyitte îzâh olundu. Ma'lumdur ki, bu hükümler ahkâm-ı şer'iyyeye göredir. Zamânımızda olan ahkâm-ı cezâiyye bittabi' bunlardan başkadır.

1540. İmdi, ey zülfikār! Kendiliğinin başını kes! Derviş gibi bir bî-hod ve [1522] fanî ol!

"Fıkār", "amûd-ı fekārî" ma'nâsına olan "fekāre"nin cem'idir. Burada "fikār"dan murâd, kötü efâlin zuhûruna sebeb olan nefis ve nefsin sıfatları- dır. Binâenaleyh “ey zülfikār”, ey nefis ve sıfat-ı nefsâniyye sahibi demek olur. Ya'ni, ey kimse! görüyorsun ki, yukarıdaki hükm-i şer'îlerde, bir kimse kendi nefsinin menfaati için bir kimseyi döverken öldürürse, ona cezâ lâzım gelir. Binâenaleyh bâisi olan şey senin nefsindir. Böyle olunça, ey sıfât-ı nef- sâniyye sahibi! Senin enâniyetine sebeb olan nefsinin başını kes! Rûhunun ahkâmında kendiliğinden ve benliğinden geç! Ve fakr-ı hakîkî sahibi olan dervîş gibi fânî ol ki, cezalardan emîn olasın!

1541. Vaktaki bî-hod oldun, her o şey ki yapasın, "Attığın vakit sen atma- dın!" emînsin!

Vaktâki kendinden geçtin, bî-hod oldun ve nefsinin sıfatlarından fânî oldun, ondan sonra her yaptığın fiilden emîn olursun. Zîrâ o hâl-i fenâ içinde وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'ni "Attığın vakit sen atmadın velâkin Allah attı" âyet-i kerîmesi mûcibince, fiilin, Hz. Peygamber'in fiili gibi, Hakk'ın fiili olur. Nitekim Hızır (a.s.) gulâmı öldürdüğü vakit, Hz. Mûsâ (a.s.)a وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي (Kehf, 18/82) ya'ni "Ben o fiili kendi emrimden işlemedim" buyurdu. Kıssası sûre-i Kehf'te vâki'dir.

1542. O zamân Hak üzerine olur, emîn üzerine değil! Onun tafsili fıkıhta beyân olunmuştur.

"Be-fıkıh"tâki, “bâ" zâiddir. "Ender" edâtı fıkha râci'dir. "Mebîn”, “beyân" masdarından ism-i mef'ûl olup, "beyân olunmuş" ma'nâsınadır. Binâenaleyh "ender fikh mebîn", "fıkıhta beyân olunmuştur," demek olur. Ya'ni, eğer o bî-hodluk hâli içinde bir kimseyi öldürürsen, onun diyeti kendinden fânî olan emîn üzerine değil, Hak üzerine olur. Bu mes'elenin tafsîli fıkıh kitablarında beyân olunmuştur. Bu Mesnevî-i Şerîfte mesâil-i şer'iyye hakkında bu kadar beyân kâfidir.

1543. Her bir dükkân için başka bir sevda vardır. Ey oğul! Mesnevî fakr dükkânıdır.

"Dükkân", alım satım ve kâr mahallidir. "Sevda"nın müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "arzû ve aşk" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, her bir dükkânda bir nevi' metâ' satılır; ve bu metâ'dan bir kâr ve fâide arzûsu ve aşkı vardır. Ey oğul! Bizim Mesnevîmiz dahi, bir fâide dükkânıdır. Fakat burada [fakr] ve yokluk satılır. Bunu alanlar ve satanlar ebedî kâr ederler.

1544. Pabuççu dükkânında güzel deri vardır. Eğer ağaç görürsen pabuç kalıbıdır.

Meselâ, pabuççu dükkânında güzel deriler vardır. Orada deri alınıp satılır. Eğer deriden başka ağaç nev'înden bir şey görür isen, o ağaçlar pabuç kalıbı olmak üzere bulunur. Satılmak için değildir. Vaktâki kendinden geçtin, bî-hod oldun ve nefsinin sıfatlarından fânî oldun, ondan sonra her yaptığın fiilden emîn olursun. Zîrâ o hâl-i fenâ içinde وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'ni "Attığın vakit sen atmadın velâkin Allah attı" âyet-i kerîmesi mûcibince, fiilin, Hz. Peygamber'in fiili gibi, Hakk'ın fiili olur. Nitekim Hızır (a.s.) gulâmı öldürdüğü vakit, Hz. Mûsâ (a.s.) a وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي (Kehf, 18/82) ya'ni "Ben o fiili kendi emrimden işlemedim" buyurdu. Kıssası sûre-i Kehf'te vâki'dir.

1545. Kazzâzların nezdinde kül renkli ibrişim olur. Eğer demir olursa, arşın için olur.

“Kazzâz”, ipekçi; “edken”, siyâha mâil kül renkli ma'nâsınadır. Ya'ni, ipekçilerin nezdinde kül renkli ibrişim olur. Eğer ipekten ve ibrişimden başka demir görür isen, o ipek ölçmek için kullanılan arşındır. Orada satılan bir şey değildir.

1546. Bizim Mesnevî'miz vahdet dükkânıdır. Birin gayrı her ne görür isen o puttur.

Bizim Mesnevîmiz ise vahdet dükkânıdır. Bu dükkânda tâliblere vahdet-i vücûd sırrı satılır ve ta'lim olunur. Eğer Mesnevî-i Şerîfte o vücûd-i vâhid-i hakîkîden başka kıssaların ve hikâyelerin sûretlerini görür isen, bunlar maksûd-bizzât değildir. Put mesâbesinde olan keserâttır. O vahdeti ta'lîm için kullanılan misâller ve ölçülerdir.

1547. Putu medh etmek âmmenin tuzağı içindir. Bil ki, "el-Garanîku'l-ula" böyledir.

Eğer "Vahdet dükkânı olan Mesnevî'de put mesâbesinde olan keserâtın ne fâidesi vardır?" diye sorarsan deriz ki: Putu lisâna alıp medh etmek avâmmı vahdet tarafına avlamak için bir tuzaktır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz Ve'n-Necm sûre-i şerîfesini mü'minler ile kâfirlerden mürekkeb bir cem'iyet içinde okuduğu vakit أفرأيتم اللَّاتِ وَالْعَرَى وَ مَنَاتَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى (Necm, 53/19) ya'ni "İlâh olarak Lât ve Uzzâ ve diğer üçüncü Menât'ı mı gördünüz?" âyetinden sonra lisân-ı şeriflerinden تلك الغرانيق العلى فان شفاعتهن لترتجى ya'ni "Bunlar âlî gurnûklardır ve onların şefâatleri elbette ümîd olunur" ibâresi zâhir oldu. Binâenaleyh hem mü'minler ve hem de kâfirler müttahiden secde ettiler. Gerçi mü'minlerin secdesi Hak için ve kâfirlerin secdesi ise putları medh olunduğu için idi. Fakat bu âlem-i sûrette iki zıddın ictimâ'ı vâki' oldu ve vahdet-i sûrî husûle geldi. "Gurnûk", "boynu uzun su kuşu ve yumuşak tenli delikanlı" ma'nâlarınadır. "Garânîk", bu kelimenin cem'idir. Bu kırâatı müteâkıb Cibrîl-i Emîn geldi. Bu ibârenin Kur'ân'dan olmadığını ve şeytanın ilkāsı bulunduğunu haber verdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem haz- retleri pek ziyâde kederlendi ve kalb-i şerîflerine büyük bir korku müstevlî oldu. Hak Teâlâ hazretleri teselli buyurup, sûre-i Hacc'da olan وما أرسلنا من قبلك من رسول ولا نبي إلا إذا تمنى ألقى الشيطان في أمنيته فينسخ الله ما يلقي الشيطان ثم يحكم الله آياته والله عليم حكيم . ليَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ (Hacc, 22/52-53) ya'ni “Ey Resûlum! Biz senden evvel bír resûl vé nebî gönderme- dik, ancak o resûl ve nebî kendi tarafından bir şey temennî ettiği vakit, şey- tan onun murâd ettiği şeye ilkā ederdi. Müteâkıben Allâh Teâlâ şeytanın ilkā ettiği şeyi bozar, sonra Allâh Teâlâ kendi âyâtını tahkîm eder. Ve Allâh Teâlâ alîm ve hakîmdir. Çünkü Allâh Teâlâ şeytanın ilkā ettiği şeyi, kalblerinde ma- raz olanlar ve kalbleri kāsiye olanlar için fitne ve imtihân kılar" âyet-i kerî- mesini inzâl buyurdu.

Bu mes'ele hakkında tefsîr âlimlerinin ihtilafları vardır. Ba'zıları bu ha- ber uydurmadır, asla vâki' değildir; zîrâ şeytan vahye karışamaz, derler. Ve ba'zıları da bu ibâreyi okuyan peygamber değil idi; şeytan idi, derler. Vel- hâsıl bu ihtilafatın esbâb-ı mûcibesiyle burada zikri uzundur. Şeytanın ilkāsı mes'elesi yukarıda zikrolunan âyet-i kerîme ile sâbittir. Hz. Pîr aslı olmayan bir nakli Mesnevî Şerîflerinde kāle almazlar. Nitekim âtîdeki beyitte bu vak'ada bir sırr-ı ilâhî olduğu beyân buyurulmuştur.

Vak'anın iç yüzüne gelince, şu mütâlaât vardır: Abdülkerîm-i Cîlî (k.s.) el- İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitâbında 57. bâbının birinci faslında şöyle buyu- rurlar: اعلم ان الله تعالى لما خلق النفس المحمدية من ذاته وذات الحق جامعة للضدين خلق الملائكة العالين من حيث صفات الجمال والنور والهدى من نفس محمد صلى الله عليه و سلم كما سبق بيانه وخلق ابليس واتباعه من حيث صفات الجلال والظلمة والضلال من نفس محمد صلى الله عليه و سلم ... الخ . Ya'ni “ Ma'lûm olsun ki, Allâh Teâlâ vaktâki nefs-i muhammediyyeyi zâtından ya- rattı, halbuki zât-ı Hak iki zıddı cem' edicidir. Cemâl ve nûr ve hüdâ sıfatları cihetinden nefs-i Muhammedî (s.a.v.) den melâike-i âlîni yarattı; ve celâl ve zulmet ve dalâl sıfatları cihetinden dahi nefs-i Muhammedî (s.a.v.) den İblîs'i ve etbâ'ını yarattı ilh..."

Bu beyândan anlaşılır ki, hakîkat-i muhammediyye İblîs'i dahi muhîttir. Sûre-i Şerîfe okunan mahalde ashâb-ı cemâl olan mü'minler bulunduğu gi- bi, ashâb-ı celâl olan kâfirler de var idi. Zıddı câmi' olan hakikat-i muham- mediyyeden nâzil olan sûre-i şerîfe, bu câmiiyet hasebiyle, ehl-i dalâle âid olan ibâre dahi, bu hakîkat-i muhammediyyenin lisân-ı celâli ile okunuver- di. Bunun üzerine orada secde etmeyen bir ferd kalmadı; ve bu âlem-i sû- rette ve şehadette dahi, zıddeyni câmiiyetin sırrı inkişaf etti. Fakat Resûl-i şeytanın ilkāsı bulunduğunu haber verdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem hazretleri pek ziyâde kederlendi ve kalb-i şerîflerine büyük bir korku müstevlî oldu. Hak Teâlâ hazretleri teselli buyurup, sûre-i Hacc'da olan وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ فَيَنسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ . لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِّلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ (Hacc, 22/52-53) ya'ni “Ey Resûlüm! Biz senden evvel bír resûl vé nebî göndermedik, ancak o resûl ve nebî kendi tarafından bir şey temennî ettiği vakit, şeytan onun murâd ettiği şeye ilkā ederdi. Müteâkıben Allâh Teâlâ şeytanın ilkā ettiği şeyi bozar, sonra Allâh Teâlâ kendi âyâtını tahkîm eder. Ve Allâh Teâlâ alîm ve hakîmdir. Çünkü Allâh Teâlâ şeytanın ilkā ettiği şeyi, kalblerinde maraz olanlar ve kalbleri kāsiye olanlar için fitne ve imtihân kılar" âyet-i kerîmesini inzâl buyurdu.

Bu mes'ele hakkında tefsîr âlimlerinin ihtilafları vardır. Ba'zıları bu haber uydurmadır, asla vâki' değildir; zîrâ şeytan vahye karışamaz, derler. Ve ba'zıları da bu ibâreyi okuyan peygamber değil idi; şeytan idi, derler. Velhâsıl bu ihtilafatın esbâb-ı mûcibesiyle burada zikri uzundur. Şeytanın ilkāsı mes'elesi yukarıda zikrolunan âyet-i kerîme ile sâbittir. Hz. Pîr aslı olmayan bir nakli Mesnevî Şerîflerinde kāle almazlar. Nitekim âtîdeki beyitte bu vak'ada bir sırr-ı ilâhî olduğu beyân buyurulmuştur.

Vak'anın iç yüzüne gelince, şu mütâlaât vardır: Abdülkerîm-i Cîlî (k.s.) el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitâbında 57. bâbının birinci faslında şöyle buyururlar: اعلم ان الله تعالى لما خلق النفس المحمدية من ذاته وذات الحق جامعة للضدين خلق الملائكة العالين من حيث صفات الجمال والنور والهدى من نفس محمد صلى الله عليه و سلم كما سبق بيانه وخلق ابليس واتباعه من حيث صفات الجلال والظلمة والضلال من نفس محمد صلى الله عليه و سلم ... الخ . Ya'ni "Ma'lûm olsun ki, Allâh Teâlâ vaktâki nefs-i muhammediyyeyi zâtından yarattı, halbuki zât-ı Hak iki zıddı cem' edicidir. Cemâl ve nûr ve hüdâ sıfatları cihetinden nefs-i Muhammedî (s.a.v.) den melâike-i âlîni yarattı; ve celâl ve zulmet ve dalâl sıfatları cihetinden dahi nefs-i Muhammedî (s.a.v.) den İblîs'i ve etbâ'ını yarattı ilh..."

Bu beyândan anlaşılır ki, hakîkat-i muhammediyye İblîs'i dahi muhîttir. Sûre-i Şerîfe okunan mahalde ashâb-ı cemâl olan mü'minler bulunduğu gibi, ashâb-ı celâl olan kâfirler de var idi. Zıddı câmi' olan hakikat-i muhammediyyeden nâzil olan sûre-i şerîfe, bu câmiiyet hasebiyle, ehl-i dalâle âid olan ibâre dahi, bu hakîkat-i muhammediyyenin lisân-ı celâli ile okunuverdi. Bunun üzerine orada secde etmeyen bir ferd kalmadı; ve bu âlem-i sûrette ve şehadette dahi, zıddeyni câmiiyetin sırrı inkişaf etti. Fakat Resûl-i Ekrem hazretlerinin taayyün-i Muhammedîsi ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmi olduğundan, bu lisân-ı celâlî, lisân-ı cemâlîye muhalif idi. Bu nokta-i nazardan Hak Teâlâ, lisân-ı cemâlî ile okunan âyât-i kur'âniyyeden, lisân-ı celâlî ile okunan ibâreleri bozdu ve nesh etti ve âyât-i cemâliyyeyi tahkîm buyurdu.

1548. Ve'n-Necm sûresinde acele okundu. Fakat o fitne idi, sûreden değil idi.

Ya'ni bu Ve'n-Necm sûresinde lisân-ı celâlî ile acele okunan ibâre sûrenin müştemilâtından olmayıp, kalblerinde küfür ve inkâr marazı olan kimseler için fitne ve imtihân-ı ilâhî idi; ve fitne ve imtihanın sırrı budur ki: sûre-i şerîfe okunurken hem hidâyet ve hem de dalâlat ibâreleri mezkûr oldu. Orada bulunan efrâd-ı beşerden saâdet-i ezeliyyeleri sâbit olanlar, ibâre-i hidâyete ve şekāvet-i ezeliyyeleri sabit olanlar dahi ibâre-i dalâlete nazar edip secde ettiler. Binâenaleyh bir tâifenin hidâyet-i fiiliyyeleri ve bir tâifenin dalâlet-i fiiliyyeleri zuhûra geldi. Zîrâ bu âlem-i şehadet âlem-i ef'âldir; ve neticede فَللَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ (En'âm, 6/149) ya'ni "Allâh Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbittir" âyet-i kerîmesinin sırrı âşikâr oldu.

1549. Bütün kâfirler o zamân secde edici oldular. Kapıya baş vurdukları dahi bir sır idi.

İbâre-i dalâlete nazaran bütün kâfirler secde edici oldular. Bunların hepsinin ezdâdı câmi' olan zât-ı Hakk'ın kapısına baş vurdukları dahi bir sır idi.

1550. Bundan sonra dolambaç ve uzak birtakım söz vardır. Süleymân ile ol ve şeytanlara karışma!

Bizim bu beyânâtımızdan sonra, bu mes'ele hakkında, bu âlem-i keserâta ve ikilik âlemine müteallık dolambaç ve vahdetten uzak birtakım sözler vardır ki, fikirleri bu ikilik vehmi içinde müstağrak olan âlimler tarafından îrâd edilmiştir. Ey sâlik! Kuvve-i vâhime şeytanlarına karışma! Süleymân-ı zamân gibi olan insân-ı kâmil ile beraber ve ona tâbi' ol! Ve onun ledünnî ve vehim şeytanından ârî olan kelâmlarını dinle! Ekrem hazretlerinin taayyün-i Muhammedîsi ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmi olduğundan, bu lisân-ı celâlî, lisân-ı cemâlîye muhalif idi. Bu nokta-i nazardan Hak Teâlâ, lisân-ı cemâlî ile okunan âyât-i kur'âniyyeden, lisân-ı celâlî ile okunan ibâreleri bozdu ve nesh etti ve âyât-i cemâliyyeyi tahkîm buyurdu.