İçeriğe atla

Yine o sûfî ve kādının kıssasına rücû' etmek beyânındadır

37. bölüm / 53 · 1531 kelime · ~8 dk okuma

1501. Sûfî dedi: "Bir kazanın kısâsında körlükten dolayı başı havaya vermek lâyık olmaz."

Bu kıssa yukarıda 1348 numaralı beyitten i'tibâren mezkûr idi.

Yukarıdaki kıssada bir hasta bir sûfiye tokat vurmuş idi. Sûfî dahi ona mukābele etmek istedi. Fakat, yapacağı mukābelenin sonunda olacak fenâlığı düşündü. Dedi ki: "Bu hastanın bana vurmuş olduğu bir tokata karşı kısâsen mukābele edip, sonunda olacak fenâlığı görememekten dolayı başı havaya vermek lâyık değildir."

1502. "Boynumda olan teslîm hırkası, tokat yemeyi bana kolay yaptı."

Ya'ni, "Sûfilikte câhillerin cefâsına tahammül etmek käidesi vardır. Binâ-enaleyh benim boynumda Hakk'ın tecelliyâtına karşı teslîm olmak hırkası vardır. Bu hırka bu câhilden tokat yemeyi benim nefsime kolay yaptı."

1503. Sûfî kendi hasmını pek zayıf gördü. Dedi: "Eğer ben hasım gibi ona yumruk vurursam."

Ya'ni, sûfî kendisine tokat vuran hastayı pek zayıf gördü ve kendi ken-dine dedi: "Eğer ben şimdi ona hasımca bir yumruk indirirsem, o benim bu bir yumruğum ile kalay gibi eriyip yere dökülüverir. Şâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ ise, başkalarını da bu kötü fiilden men' ve zecr için bana kısâs emr buyurur."

1504. "O benim bir yumruğum ile kalay gibi dökülür. Şah bana zecr ve kısâs buyurur."

Ya'ni, sûfî kendisine tokat vuran hastayı pek zayıf gördü ve kendi ken-dine dedi: "Eğer ben şimdi ona hasımca bir yumruk indirirsem, o benim bu bir yumruğum ile kalay gibi eriyip yere dökülüverir. Şâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ ise, başkalarını da bu kötü fiilden men' ve zecr için bana kısâs emr buyurur."

1505. Çadır vîrândır ve kazık kırılmıştır; o düşmek için bahane arar.

"Veted", kazık; "mî cuved", "mî cûyed"in muhaffefidir. Ya'ni, "Bu hasta-nın rûhunun çadırı mesâbesinde olan cismi harâbdır; ve onun kazıkları me-sâbesinde olan a'zâsı çürüktür ve kırılmıştır. Binâenaleyh onun [bedeni] yı-kılmak için bahâne arar. Bir yumruk indirirsem yıkılıp ölür."

1506. Bu ölmüş için bana dirīğ gelir; dirīğ ki, kılıç altında kısasım vâki' ola!

Ya'ni, "Bu ma'nen ölmüş olan bir vücûd için kılıç altında kısâsım vâki' ol-duğu vakit, bana yazık olur, yazık ve boş yere kurbân olup giderim!"

1507. Vaktaki eli hasım üzere vurmaya kadir olmadı, onun azmi o oldu ki, onu kādıya götüre!

Vaktāki sûfinin eli kendisine tokat vuran hastanın öleceği korkusuyla, onun üzerine yumruk atmaya kädir olmadı, o hastayı kädıya götürüp aley-hinde da'vâ etmeye azmetti.

1508. Dedi ki: "Hakk'ın terâzîsi ve kîlesidir. Şeytanın mekrinden ve onun hilesinden kurtarıcıdır."

Sûfî kendi kendine dedi ki: Kādı Hakk'ın terâzîsi ve kîlesidir. Muhâsımların haklarını ölçer ve ona göre hükmünü verir. Şeytanın kullar arasına ilkā ettiği mekr ve hîleden hükm-i şer'î ile onları kurtarıcıdır. "Muhlis", ism-i fâil olduğuna göre ma'nâ budur. Ve eğer ism-i mekân olarak "mahlas" olursa, "şeytanın mekr ve hîlesinden kurtaracak mahal"dir, demek olur.

1509. O kînlerin ve cidâlin makasıdır. İki hasmın nizâ'ının ve dedikodusunun katı'ıdır.

O kādı, hükm-i şer'î ile hıkdların ve kinlerin ve cidâlin makası olup, iki hasmın kavgalarını ve dedikodularını kesicidir.

1510. Onun efsûnu şeytanı şişe içinde eder. Onun kānûnu fitneleri sâkin eder.

"Bûd der şîşe kerden", şeytanın mağlûbiyetinden kinâyedir. "Efsûn", sihir ve ehl-i havâssın okuduğu azâim ma'nâsına olup, burada hükm-i şer'îden kinâyedir. Ya'ni, kādının vereceği hükm-i şer'î şeytanı mağlûb eder ve onun şer' ve kānûnu efrâd-ı halk arasındaki fitneleri sâkin kılar ve bastırır.

1511. Pür-tama' olan hasım vaktâki terazîyi gördü, serkeşliği bırakır ve tâbi' olur.

Ya'ni, tama' sevkiyle halkın hukukuna tecavüz etmek isteyen kimse, hâkimin elindeki adâlet terâzîsini gördüğü vakit, serkeşliği ve hakka tecavüz fikrini bırakır, hadd-i ilâhî dâiresine girer ve şer'e tâbi' olur.

1512. Ve eğer terâzî olmazsa, eğer ona ziyâde verirsen, kıymetinden âgâhlığa râzı olmaz.

Eğer böyle bir adl terâzîsi olmazsa, hukūk-ı nâsa tecavüz niyetinde olan bir kimseyi herhangi bir muamelede "Arkadaş! Şer'an senin kısmetin ve hakkın bu kadardır!" diye îkāz etsen ve hakkından ziyâdesini bile versen yine râzı olmaz.

1513. Kādı rahmet[tir] ve nizâ'ı def' edicidir. Kıyamet günü adlinin bahrinden bir katredir.

Binâenaleyh kadı'nın ve hâkimin vücûdu rahmet-i ilâhiyyedir ve nâs arasındaki nizâ'ları def' edicidir; ve kıyâmet günündeki adl deryâsından dünyâda zâhir olan bir katre ve numûnedir.

1514. Katre her ne kadar küçük ve kısa ayaklı olsa da, deniz suyunun lutfu ondan peydâ olur.

Bu adâlet denizinin katresi, bu hayât-ı dünyeviyyede her ne kadar küçük ve kısa ayaklı olup, tamâmiyle ihkāk-ı hakka yetişemese bile, deniz gibi olan adl-i ilâhî suyunun lutfu, yine bu küçük ve kısa ayaklı olan katre-i adl ile zâhir olur. Meselâ deniz suyunun katresi kendi cürmü nisbetinde olan ateşi söndürür. Hâkimin adl suyu dahi, kezâlik kendi nisbetinde olan zulüm ateşlerini söndürür.

1515. Kelleyi tuzdan pâk tutarsan, sen bir katreden Dicle'yi görürsün.

"Kelle", "baş" ma'nâsına geldiği gibi, "yüz" ma'nâsına da gelir. Burada "kelle"den murâd, akıl ve dimâğdır. Ve "tuz"dan murâd, cehl ve gaflettir. Ya'ni sen aklını ve dimâğını cehl ve gaflet tuzlarından temiz tutar isen, kādının ve hâkimin bu bir katre-i adlinden Hak Teâlâ'nın dâimâ Dicle nehri gibi akıp durmakta olan adlini görürsün.

1516. Cüz'ler küllün hâli üzerine şâhiddir. Hattâ şafak, güneşin gammazı gelmiştir.

"Gammâz", "gözle ve kaşla işâret etmek" ma'nâsına olan "gamz" masdarının mübâlağa ile ism-i fâilidir. Burada mutlakan "işâret edici" demektir. "Şafak", lügatte güneş batarken ufukta görülen kırmızılık ve aydınlık ma'nâsınadır. Ya'ni, hâkimin adli, Hakk'ın adlinden bir cüz'dür. Ve cüz'ler küllün hâline şehâdet ederler. Hattâ güneşin ziyâ-yı cüz'îsi olan şafak, ziyâ-yı küllî sâhibi olan güneşin vücûduna işâret edici gelmiştir.

1517. Hak o kasemi Ahmed'in cismi üzerine sürdü. O şey ki, "kellâ ve'ş-şafak" buyurmuştur.

"Kasem", "yemîn" demektir. "Kellâ", "hakkan" ma'nâsınadır; burada lafz-ı Kur'ân'dan değil, lafz-ı Mesnevîdendir. "Ve'ş-şefak", "Şafağa yemîn ederim" demek olur. Bu beyt-i şerîfte sûre-i İnşikak'ta olan فَلَا أَقْسِمُ بِالشَّفَقِ (İnşikāk, 84/16) ya'ni "Ben şafağa yemîn ederim" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni Hak Teâlâ, hakkan ki, o yemîni Hâtem-i enbiya Ahmed (a.s.v.) Efendimizin cismi üzerine sürdü ve teveccüh etti, o şey ki, "Şafağa yemîn ederim" buyurmuştur. Bu beytin yukarıya rabtı budur ki: Resûl-i Ekrem hazretlerinin bi'seti kıyâmetin yaklaşmasına işarettir. Zîrâ, Hâtem-i enbiyâdır. Onların cism-i şerîflerinden sonra hakîkî bir peygamber olarak bu hayât-ı dünyeviyyede 1355 seneden beri hiçbir ferd zâhir olmadı ve bundan sonra zâhir olacağı da yoktur. Kıyamet ise adl-i küllî-i ilâhînin zâhir olacağı bir devredir. Hâtem-i enbiya'nın şerîati ise, bu hayât-ı dünyâda tatbîkine imkân görülen adâletin müntehâsını te'mîn eder. Onun hâricine çıkıldığı vakit, zulüm olur. Binâenaleyh şafağın vücûdu, güneşin vücûduna işâret olduğu gibi, Hâtem-i enbiya'nın eşrât-ı sâatten olan cism-i şerîfi ve onun şerîati de, kıyâmetteki adl-i küllî-i ilâhîye işâret olur. Binâenaleyh Hak Teâlâ âlem-i şehâdette cism-i nebevî ile zâhir olan adl-i cüz'îye yemîn ederek, kıyâmette vâki' olacak olan adl-i küllîye işâret buyurmuş olur; ve bu yemîn dahi zikr-i cüz' ve irâde-i küll kabîlinden mecâz olur.

1518. Karınca eğer o bir taneden harmanı bilici olaydı, tâne üzerine niçin titreyici olurdu?

Ya'ni, karınca bir buğday tânesine sarılıp, çeke çeke yuvasına götürmeye çabalar ve o tâneyi elinden kaçırmamak için titrer. Onun yapıştığı bir tâne buğday harmanından bir cüzdür. Eğer küll olan harmanı göre idi, binâenaleyh o tâne üzerine bu derece sarılmaz idi. Bu beyt-i şerîfte kādının adli tâneye ve hakkını taleb için hâkime müracaat edenleri de tâneye yapışan karıncaya ve adl-i ilâhî dahi harmana teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni adl-i ilâhîyi görenler, ihkāk-ı hak için tâne mesâbesinde olan hâkimin adline rabt-ı kalb etmezler.

1519. Söz tarafına gel ki sûfî, bî-dildir, cefanın mükâfatında isti'câl edicidir.

"Bî-dil", "korkak" ma'nâsınadır. Ya'ni, ey Mevlânâ! Sûfi kıssasındaki söz tarafına gel! Zîrâ sûfi karınca gibi tâne üzerine titreyicidir. Onun nazarı cüz'den külle intikāl edecek derecede keskin olmadığından korkaktır. Ya'ni eğer hâkime gitmezse hakkının zâyi' olacağından korkar. Binâenaleyh ken- disine karşı yapılan cefânın mükâfâtında ve ihkāk-ı hak husûsunda isti'câl ve adl-i cüz'îden istimdâd edicidir.

1520. Ey zulümler yapmış olan! Sen nasıl hoş-dilsin? Mükâfînin talebinden gafil misin?

Ey halka zulümler yapmış ve onların haklarını boynuna geçirmiş olan kimse! Sen nasıl hoş gönüllüsün? Bu kadar zulümlerin ile beraber nasıl râhat râhat yatıp uyuyorsun? Hakkı taleb edicinin talebinden gāfil misin?

1521. Yâhud, o fiillerin sana ferâmûş mu olmuştur ki, gaflet sana perdeleri aşağıya astı?

Yâhud, o yaptığın kötü fiilleri ve zulümleri unuttun mu ki, bu unutma gaf- leti senin aklının gözü önüne perdeler indirdi ve yaptığın fenâlıkları göremez ve düşünemez bir hâle geldin!

1522. Eğer senin kafanda hasımlar olmasa idi, gerdûnun cirmi senin safân üzerine hased götürür idi.

"Cirm", "cisim ve vücûd" demektir. Ey kimse! Eğer senin kafanda ve ar- kanda senden hak da'vâ eden hasımlar olmasa idi, senin kalbinde öyle bir safvet ve temizlik olurdu ki, feleğin cirmi ve vücûdu senin bu safvetine ve parlaklığına hased ederdi. Zîrâ sen insansın. Sendeki şerâfet ve kerâmet fe- leklerde yoktur. Nitekim Şeyh Sa'dî hazretleri buyurur: نه فلك راست مسلم نه ملك را حاصل آنچه در سر سویدای بنی آدم از وست "Benî-Adem'in Hak cânibinden olan sırr-ı süveydâsındaki şey, ne felek için müsellemdir, ne de meleğe hâsıl olmuştur!"

1523. Fakat o haklar için mahbûssun. Azar azar, itâatsizliklerden özür dile!

Fakat boynundaki o haklardan ve zulümlerden dolayı mahbûssun ve bu şerâfetten mahrûm kalmışsın. Kendine gel de, azar azar ve günden güne hak sâhibleriyle helâlleş ve itâatsizliklerden ve hakka tecavüzden dolayı özür dile! "Ukuk", haklarına riâyet etmek vâcib olan kimselere karşı itâatsizlik etmek ma'nâsınadır.

1524. Tâ ki, muhtesib seni bir uğurdan tutmasın! Ey muhib! Şimdi kendi suyunu berrak et!

Ya'ni, şişe gibi olan cisminde, su gibi berrâk olan rûhun o yaptığın fenâ fiiller sebebiyle bulanmıştır. Adl günü olan yevm-i kıyâmette bu kötü fiiller seni birdenbire bir zabıta me'mûru gibi yakalamamak için ey dost ve muhib, şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede cisim şişesindeki rûh suyunu, ehl-i hakla helâlleşmek ve zulümden ve fenâ fiillerden tövbe etmek sûretiyle berrâk et!