İçeriğe atla

Aşıkın kendi ma'şûkunun huzûrunda aşk-nâme okumakla meşgül olması ve mütâlaa etmesi ve ma'şûkun onu nâ-makbûl tutması ve medlûlün husûlü indinde delîl talebi kabîh ve ma'lûma vusûlden sonra ilim ile iştigâl mezmûmdur, demesi hikâyesi

37. bölüm / 74 · 3269 kelime · ~17 dk okuma

1401. O kimseyi, yâri kendi huzûrunda oturttu; mektûbu çıkardı ve yârin hu-zûrunda okudu.

Bir âşıkı, ma'şûkası kendi huzûruna çağırıp oturttu; o âşık dahi, evvelce onun gıyâbında yazmış olduğu mektûbu, cebinden çıkarıp, bak senin için ben bu mektûbu yazdım, diye onun önünde okumağa başladı.

1402. Mektûbtaki beyitleri ve medih ve senâyı, zârîliği ve miskinliği ve çok yalvarmaları,

Mektûbun içine yazmış olduğu âşıkāne beyitleri ve ma'şûkasının medih ve senâsına dâir olan fıkraları ve kendisinin aşkıyla gece ve gündüz yanıp tutuştuğu ve vuslat niyâzına müteallık sözleri hep birer birer okudu.

1403. Ma'şûk dedi: "Bu gerçi benim içindir; vuslat vaktinde bu, ömrü zâyi' etmektir."

1404. "Ben senin önünde hâzırım ve sen mektûb okuyucusun. Bu, bir kere âşıkların nişanı değildir."

"Senin ma'şûkun ve matlûbun mâdemki ben idim, işte senin önünde duruyorum; halbuki sen beni gâib addederek mektûbu okumaktasın. Bu vaziyet âşıkların nişanı ve alâmeti değildir. Beni bulunca bu vesâitden ferâgat etmen lâzım idi."

1405. Dedi: "Burada hazırsın ammâ, velâkin ben senden kendi nasibimi iyi bulamam."

Âşık cevâben dedi: "Evet burada hazırsın ve vuslat ele geçmiştir; fakat ben senden nasîbimi ve hazzımı, eğer seni gâib addedip bu mektûbu okumaz isem, istediğim gibi bulamam; zîrâ ayrılık zamânındaki zevkim ve hazzım, vuslat zamânındaki zevkimden fazladır."

1406. "Her ne kadar visâli görüyor isem de, o şey ki, geçen sene gördüm, bu demde yoktur."

"Gerçi şimdi ben senin huzûrundayım ve sana vâsıl olduğumu görüyo- rum; fakat geçen sene gördüğüm hâli bu vuslat içinde göremiyorum. Zîrâ ben geçen sene senin firâkınla ağlar ve göz yaşları dökerdim. Ve bu ağlamadan ve gönlümün yanmasından zevk ve lezzet duyardım; bu lezzet ve zevk şim- di senin huzûrunda munkatı' oldu."

1407. "Çeşmeyi görüyorum velâkin su yoktur; suyun yolunu gâlibâ bir yol vu- rucu vurdu."

"Benim şimdiki hâlim, susuz bir çeşme görmeğe benzer. Evvelki hâlimde çeşmeyi görmediğim halde, suyu içer ve mütelezziz olurdum; şimdi ise, o zevk ve lezzet suyundan mahrûm kaldım. Benim suyumun yolunu gâlibâ vücûdunu hissedemediğim bir yol vurucu vurdu."

1408. Dedi: "Böyle olunca, ben senin ma'şûkun değilim; ben Bulgar'dayım ve senin murâdın Kutû'dadır."

"Bulgar" Asya'da kutb-ı şimâlî tarafında vâki' bir şehrin adıdır ki, gecele- ri pek uzun olmakla karanlığı ile müştehirdir. Eskiden Zü'l-Karneyn'in orala- ra kadar gittiği kütüb-i tefâsîrde rivâyet olunur. "Kutû" dahi bir şehir ismi ol- duğu şârihler tarafından gösterilmiş ise de, hangi kıt'ada vâki' olduğu beyân olunmamıştır. Eldeki lügat kitablarında da bulamadım. Bulgar şehrinin vazi- yeti karînesiyle hâlen ve vaziyyeten onun zıddı olan bir şehrin ismi olması melhûzdur. İsimleri tebeddül etmiş olması ihtimâline binâen, zamân-ı hâzır- da bunların hangi mevki'lerde kâin oldukları meçhuldür. "Ma'şûk"tan murâd Hak, "Bulgar"dan murâd, renk ve sûretten münezzeh; ve "Kutû"dan murâd, âlem-i renk ve sûrettir. Ya'nî "Ey benim âşıkım olan sâlik, benim zâtım renk ve sûretden münez- zehdir; senin murâdın ise, âlem-i renk ve sûret olan hâlât-ı aşktır."

1409. "Sen, bana ve benim hâletime âşıksın; ey delikanlı, hâlet elde olmaz."

"Evet, sen bana âşıksın ve benim aşkımdan mütevellid olan birtakım hal- lerin dahi âşıkısın. Halbuki bu hâlâtın herbiri zâil olan bir gölgedir. Ben bâkî- yim, binâenaleyh benim ile beraber, gölgenin dahi âşıkısın. Ey genç ve müb- tedî sâlik, bu hallerin hiçbirisi elde kalmaz; gölgelerin zâil olduğu gibi, fânî olup gider; ancak ben bâkî kalırım."

1410. "Binâenaleyh senin matlûb-ı küllîn ben değilim. Zamanda senin için cüz'-i maksûdum."

"Sen benim aşkımdan mütevellid olan zevk ve hâlâtın dahi âşıkı olunca, senin kâmilen ve külliyyen matlûbun ben olmamış olurum; belki ben şimdi- ki halde ve senin bu hâlinin içinde, senin kasd ve murâd ettiğin bir cüz' olu- rum. Zîrâ senin aşkın ve murâdın iki hisseye ayrılmıştır. Biri benim Zât'ım- dır, diğeri de zevk ve hâlâttır. Şu halde ben senin maksûdunun ve murâdının bir cüz'ü olurum."

1411. "Ben ma'şûk değil, ma'şûkanın eviyim; aşk nakd üzerindedir, sandık üzerinde değildir."

"Mâdemki hâzırdaki zevk ve hâlât sana benim aşkımdan doğmuştur ve senin kalbin o zevk ve hâlâta muallak kalmış ve onları ma'şûk ittihâz etmiş- tir, şu halde ben, ma'şûkun olmam; ancak senin ma'şûkunun sâkin olduğu bir hâne ve bir oda olurum. Ve senin aşkın da nakd üzerine, ya'nî peşin ve hâzır olan zevk ve hâlât üzerine olur. Yoksa kendisinde bu ezvâk ve hâlât mündemic olan sandık mesâbesindeki Zât'ıma olmaz."

Ma'lûm olsun ki, ma'şûk-i hakîkî olan Hakk'ın zâtı ve sıfatı vardır. Sâlik Hakk'ın âşık-ı zâtı olmakla beraber, tecelliyât-ı sıfatiyyesinin dahi âşıkı olur. Bu tecelliyât munkatı' olduğu vakit, zevki söner. Zîrâ henüz sûret kaydından kurtulamamış ve bî-sûret ve bî-renk olan Zât-ı sırfın tamâmiyle aşkına ehliyet kesb edememiştir. Onun zevki tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyye perdeleri ar- kasında kalıp, ma'şûkuna karşı, ağlayıp sızlamak hâli içindedir. Nitekim Hâ- fız Şîrâzî (k.s.) sâlikin bu hâline işaretle bir gazelinde şöyle buyurur: Beyit: بلیلی برگ گلی خوش رنگ در منقار داشت و اندران برگ نوا خوش نالهای زار داشت گفتمش در عین وصل این ناله و فریاد چیست گفت ما را جلوه معشوق در این کار داشت "Bir bülbül güzel renkli bir gül yaprağını gagasında tutardı. Ve o güle mâlik ol- duğu halde latîf nâleler ederdi. Ona dedim ki: "Ayn-ı vasl içindesin, bu nâle ve feryâd nedir?" Dedi ki: "Ma'şûkun cilvesi bizi bu işde tuttu."

1412. Ma'şûk odur ki o, yektâ olur; senin mübtedân ve müntehân o olur.

"Sen ma'şûku iki cüz'e ayırdın; halbuki ma'şûk böyle iki kat değil, bir kat olur. Ve onun münhasıran zâtı mahbûb olur; yoksa başka bir murâda ve maksûda vâsıta olduğu için mahbûb olmaz. Binâenaleyh o ma'şûk önde ve sonda, ibtidâda ve intihâda senin maksûdun ve murâdın olmak îcâb eder. İşte doğru bir aşk ve ma'şûkiyyet böyle olur."

1413. Vaktaki onu bulasın, muntazır kalmıyasın. Hem aşikâr, hem dahi sır olan o ola.

"Ma'şûkun kendini bulduğun vakit, artık onun tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesinden mütehassıl olacak olan ezvâka muntazır olmamalısın. Senin nazarında merâtib-i vücûdun kâffesinde zâhir ve bâtın olanın, ancak o ma'şûk-i hakîkî olan Hak'dan ibâret olmalı." Nitekim âyet-i kerîmede فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'nî "Ne tarafa teveccüh ederseniz, hep Allâh'ın vechi ve zâtı vâki'dir" buyrulur.

1414. Hâlin mevkūfu değil, ahvalin beyidir; ay ve yıl, o mâhın bendesi olur.

"Ma'şûk-i hakîkînin zâtını bulup, cemî-i merâtib-i vücûdda, zâhirde ve bâtında O'nun vechini müşâhede eden bir kâmil, artık halîfe-i Hak olur; ve birtakım hallerin te'sîrâtı altında tevakkuf etmez; belki o hallerde tasarruf eden bir bey ve bir hâkim olur. Artık o insân-ı kâmil, bu gibi hallerin bendesi değil, ancak ale'd-devâm, mâh-ı hakîkî olan Hakk'ın bendesi olur; ve sıfat-ı abdiyyeti ile iftihâr eder." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu mertebenin zevkine âid olan şu rubâîlerini îrâd buyurmuşlardır: Rubâî: Ben bende oldum, bende oldum, bende oldum. Ben senin hizmetine baş eğmiş bende oldum. Âzâd olan her bende mesrûr olur; ben sana bende olduğumdan dolayı mesrûr oldum."

1415. Söylediği vakit, hâle emr eder; istediği vakit, cisimleri cân eder.

Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz zevk-i âlílerine müsteniden bu beyt-i şerîfde, mürşid-i kâmilin hâlini beyân buyururlar. Ya'nî "Böyle bir ârif-i vâsıl ve mürşid-i kâmil esnâ-yı irşâdda halka söz söylediği vakit, kendisine ahvâl-i âliyeden bir hâl gelirse, o hâlin te'sîri altında mağlûb olmaz; bil'akis o hâle emr edip, te'sîrini izâle buyurur ve yine halkı irşâda devam eder. Zîrâ halife-i Hak'dır ve ahvâlin beyidir; ve eğer isterse mürîdlerin cisimlerini bir nazar ile can ediverir ve onlarda nefsâniyetten eser bırakmaz."

1416. Müntehî olmaz ki o mevkūfdur; muntazır oturup hâl arayıcı olur.

Birtakım hallerin te'sîri altında tevakkuf edip, o halleri izâleye muktedir olamayan kimse, tarîk-ı Hakk'ın nihâyetine vâsıl olmuş bir kimse değildir; belki henüz yolun ortasındadır. Ve bu sâlik-i mutavassıt, hâlin zuhûruna muntazır ve müterakkib olarak oturmuştur; ne gelen bir hâli ref' edebilir ve ne de istediği bir hâli celb edebilir; zîrâ henüz ahvâlin beyi ve hâkimi değildir.

Burada bir suâl vârid olur, o da budur ki: "Pîrân-ı izâm hazerâtının ba'zılarından şûrîdelikler zuhûr ederdi ve ezcümle Hz. Mevlânâ (k.s.) meclis-i ekâbirde semâ' buyururlar ve hâlât-ı acîbe izhâr ederlerdi. Nitekim tafsîlâtı menâkıbda mezkûrdur. Bu zevât-ı kirâm, bu ahvâl-i vâridenin te'sîrâtı altında mağlûb değil midirler?"

Bu suâlin cevabı dikkat olunursa bu beyitlerde verilmiştir. Filvâki' insân-ı kâmilde de birtakım ahvâl zuhûr eder; fakat bu ahvâli, isterlerse onlar celb ederler, isterlerse izâle edip sahve gelirler. Zîrâ onlar ahvâle mutasarrıftırlar ve ahvâlin beyidirler. Halkın müracaatından sıkıldıkları vakit, bir hâl celb ederler ve bu hâl içinde halka feyz bahş ederler. Bununla beraber yine sahv içinde bulunurlar. Nitekim cenâb-ı Mevlânâ efendimiz, Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da beyân olunduğu üzere, "Her ne hâl içinde olursam olayım, eğer benden fetvâ almak için, mürâcaât eden olursa, men' etmeyin, bana getirin!" buyurmuş oldukları cihetle, semâ' esnâsında fetvâ isteyen olduğu vakit, kalem ve kâğıt getirirler; ve Hz. Pîr efendimiz dahi, îcâb eden cevabı yazarlar idi. İm-di eğer hâlin mağlûbu olsalar idi, ilme ve tefekküre mütevakkıf olan bu fetvâ vermek kaziyyesine hâlen imkân olmaz idi. Menâkıb'da bu gibi vak'alar çok- tur; velhâsıl insân-ı kâmil, bir hâl içinde bulunsa dahi yine ehl-i temkîndir. Onların bu hallerine bakıp, ashâb-ı telvîn zannedenler aldanırlar.

1417. Onun eli hâlin kimyası olur; elini tahrik eder, bakır onun sarhoşu olur.

Yukarıda zikr olunan insân-ı kâmilin eli, hâlin kimyâsı ya'nî iksîri olur. İksîr nasıl bakırı ve civayı altına tahvíl ederse, o kâmilin eli de gerek kendi nefsindeki ve gerek mürîdlerindeki halleri öylece tahvíl eder. O elini tahrik edince, bakır gibi olan ahvâl-i süfliyye onun sarhoşu olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: ای عاشقان ای عاشقان من خاکرا گوهر کنم ای مطربان ای مطربان دف شما پر زر کنم "Ey âşıklar, ey âşıklar, ben toprağı gevher yaparım. Ey mutribler, ey mutribler, sizin deflerinizi altın dolu yaparım."

1418. Eğer isterse ölüm de tatlı olur; diken ve neşter, nergis ve nesrîn olur.

Böyle bir insân-ı kâmil eğer isterse, nefislere acı gelen ölüm, ona tatlı olur. Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz hâlet-i nezi'de Azrail'i müşâhede buyurdukları vakit, şöyle buyurmuşlardır: Beyit: پیشتر آ پیشتر آ جان من پيك در حضرت سلطان من "Ey benim cânım! Daha ileriye gel, daha ileriye gel! Ey benim Hz. Sultân'ımın kapısının hâdimi!"

Ve şeyh Sadreddîn-i Konevî hazretleri Nefehât-ı İlâhiyye'sinde "Kâmil, ölümü kendi ihtiyârına mahsûs olan kimsedir; isterse ölür, isterse diri olur" buyurmuşlardır. Nitekim Ferîdüddîn-i Attâr hazretlerinin sebeb-i irşadı da şöyle olmuştur: Cenâb-ı Ferîdüddîn dükkânlarında oturdukları bir sırada, bir dilenci gelip, "Allah rızası için bir şey ver!" demiş. Hz. Attâr dahi "İnâyet ola!" demiş. Fakîr bu söz üzerine durup Hz. Attâr'a dikkatle bir bakmış. Cenâb-ı Attâr, bakmasının sebebini sormuş, o da "Senin nasıl öleceğini düşünüyorum" demiş. Hz. Attâr dahi "Sen nasıl ölürsen, ben de vaktim geldiği vakit, öyle ölürüm" demiş. O zât, "Sen benim öldüğüm gibi ölebilir misin?" demiş. Hz. Attâr "Tuhaf şey! Senin ölümün başka mıdır?" deyince; o sâil-i kâmil elindeki keşkülünü başının altına koyup "Allah!" diye bir na'ra vurmuş ve teslîm-i rûh etmiş. Hz. Attâr bu hâli görünce pek ziyâde mütegayyir olup dükkânını yağma ettirmiş ve tarîk-ı Hakk'a sülük etmiştir. Velhâsıl "Kâmillerin önünde ölüm bu süretle tatlı olur ve istedikleri vakit ölürler; ve hâr ve diken ya'nî tecelliyât-ı kahriyye onların önünde nergis çiçeği ve beyaz gül gibi latîf olur."

1419. O ki, hâlin mevkūfudur, âdemîdir; gâh hal ile efzûn ve gâh noksanlık içindedir.

Ya'nî "Hâlin mevkūfu ve mağlûbu olan kimse âdemîdir. Ya'nî henüz sıfât-ı beşeriyyeden kurtulmamıştır. Gâh beşeriyyet îcâbı olan sıfatın galebesiyle noksanlık içinde olur ve gâh rûhun îcâbı olan sıfât yüzünden vâki' olan hâl sebebiyle ziyâde olur."

1420. Sufî menâlde ibnü'l-vakt olur; fakat sâfî vakit ve hâlden fariğdir.

"Menâl" yetişmek ve nail olmak ma'nâsınadır. Tarík-ı Hak'da bir "sûfi" ve bir de "sâfî" i'tibârı vardır. Sûfînin tarîk-ı Hak'da yetiştiği ve nâil olduğu mertebe, "ibnü'l-vakt" olmasıdır. Ve "vakt" ıstılâhât-ı sûfiyyede abdin sun'u olmaksızın kalbine müstevlî olan bir haldir. "Kabz" ve "bast" kalbde olan sıkıntı ve ferah gibi ahvâlin vukü'unda sûfi bunları izâleye muktedir olamaz. Ve bu ahvâl, bir baba, oğlunun üzerinde nasıl hâkim ve mutasarrıf olursa, öylece hâkim ve mutasarrıf olur. Bu sebeble o sûfiye "ibnü'l-vakt" veyâ "ibnü'l-hâl" derler. Ve sûfi, bu hâlin geldiği vakit ve ân içinde, o hâlin zebûnu olur. "Ebu'l-vakt" ve "ebu'l-hâl" olan kâmil ise, vaktin ve hâlin zebûnu değildir. Bir baba, oğlu üzerinde nasıl tasarruf ederse, o da o vakit ve hâl üzerinde öylece mutasarrıf ve hâkim olur. İsterse o vakit ve hâli celb eder ve isterse ref' eder. Sûfinin kalbinde sıfât-ı nefsâniyyenin bakāyâsı olduğundan, henüz sâfî değildir; fakat kâmilin kalbi bu sıfât-ı nefsâniyyeden sâfidir. Beyit:

Gönül âyînesin sûfi eder isen eğer sâfi Açılır sana bir kapı, ayân olur cemâlullâh

1421. Hâller onun azim ve re'yine mevküfdur; onun Mesîh gibi olan nefhinden diridir.

Ahvâl-i muhtelifenin zuhûru, kalbi sâfî olan kâmilin azmine ve re'yine mütevakkıftır; istedikleri vakit, istedikleri hâli celb ederler, istedikleri vakit izâle ederler. O haller o kâmilin, Îsâ-yı Mesîh (a.s.)ın nefesi gibi olan nefesinden ve üfürmesinden diri olurlar ve zuhûra gelirler.

1422. "Sen hâlin âşıkısın, bana âşık değilsin; hâl ümîdi üzerine, benim üzerimde dolaşırsın."

"Ey yazdığı muhabbetnâmeyi huzûrda okumaktan zevk alan âşık! Sen hâlin âşıkısın; hakikatte bana âşık değilsin. Hâle taaşşukundan ve hâl zuhûru ümîdinden dolayı, benim aşkımın etrafında dolaşırsın."

Bu beyt-i şerîf her ne kadar kıssadaki ma'şûk tarafından, âşıka hitâb ise de, Hak tarafından abde ve halîfe-i Hak olan insân-ı kâmil tarafından sâlike vâki' olan hitâba işarettir.

1423. "O ki, bir dem nâkıs, bir dem kâmil ola; Halîl'in ma'bûdu değildir, âfil olur."

Hâl denilen şey, devâm edemeyip tebeddül eder. Nitekim دوام الحال من المحال ya'nî "Hâlin devamı muhâl cinsindendir" denilmiştir. Binâenaleyh "O hâl, bir zaman nâkıs ve gâib ve diğer bir zaman kâmil ve zâhir olduğundan, Halîl'in ve vefâkâr âşıkın sevip tapacağı bir şey olamaz. Eğer öyle bir ma'bûda sarılayım desen, elinden gider ve gâib olur. Nitekim İbrâhîm Halîlullâh (a.s.) bidâyette güneşi ve ayı ve yıldızları gördü; ve her birine ma'bûd olacağı ihtimâliyle baktı; onların gurûbu üzerine لا أحب الأفلين (En'âm, 6/76) ya'nî "Ben gurûb edenleri sevmem;" binâenaleyh bunlar benim ma'bûdum ve ma'şûkum olamazlar", buyurdu. Kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur; buna dâir olan îzâhât I. cildde "Halîfe'nin Leylâ'yı görmesi" kıssasında geçti.

1424. "Ve o ki âfil ve gâh o ve bu olur; dilber değildir; ben âfilleri sevmem."

"Ve o hâl ki gurûb eder ve tebeddül edip, gâh öyle ve böyle olur. O hakîkî bir dilber ve ma'şûk değildir. İbrâhîm Halîlullâh hazretlerinin buyurduğu gibi لا أحب الأفلين (En'âm, 6/76) ya'nî "Ben gurûb edenleri sevmem."

1425. "O ki, gâh hoş ve gâh nâhoştur; bir zaman su ve bir dem ateştir."

"O hâl ki, ba'zan inbisât gibi hoş ve ba'zan inkıbâz gibi nâhoştur; ve bir zaman su gibi bâtına letâfet ve serinlik verir ve ba'zan da bâtını ateş gibi yakar."

1426. Ayın burcu olur, velâkin ay değildir; putun nakşı olur ve fakat âgâh değildir.

Ya'nî "Böyle tebeddül eden haller, mâh-ı hakîkînin zâtı değildir; belki o haller mâh-ı hakîkî olan Hakk'ın burcu mesâbesinde bulunan sıfât ve esmâsının muktezeyâtıdır; ve sıfat ve esmâ îcâbı olan bu ahvâl-i muhtelife, putun nakşı mesâbesinde olur. Ve nakış ise kendi âşıkının aşkından haberdâr ve âgâh değildir." Fakat mâh-ı hakîkî olan Hak, zâtının âşıklarından elbette haberdârdır. Hiç "Habîr" olan ma'şûk, bî-haber olan ma'şûka benzer mi?

1427. Mâdemki sufî-i safâ, ibn-i vakt oldu, vakti baba gibi sıkı tutmuştur.

Halden safâ ve zevk bulan sûfi, mâdemki ibn-i vakttir ve ahvâlin te'sîrâtı altında zebûndur, o gelen hâle mahal olan vakti, babası gibi sımsıkı tutar ve o ahvâlin zevkleriyle mütezevvık olur.

1428. Zü'l-Celal'in aşkının garkı olan sâfidir; kimsenin oğlu değildir; halin evkātından fâriğdir.

Fakat Zü'l-Celâl olan Hakk'ın zâtının aşkında müstağrak olan kimsenin kalbinde sıfât-ı nefsâniyyeden aslâ bir bakıyye kalmamış olduğundan, o kimse sâfidir. Binâenaleyh bende-i hâss-1 Hudâ'dır; hiçbir hâlin mağlûbu değildir ve birtakım ahvâle mahal olan vakitlerden fâriğdir.

1429. Bir nûrun garkıdır ki O, "lem yûled"dir; "Lem yelid, lem yûled" Hakk'ın şanıdır. Sâfî olan zât, öyle bir nûr-ı vücûdun garkı olmuştur ki, o vücûd-ı hakîkî- nin mebdei ve menşei yoktur. Ve hiçbir kimseden doğmamıştır. Sûre-i İhlâs-ı şerîfde beyân buyurulduğu üzere, doğurmamak ve doğrulmuş olmamak o vâcibü'l-vücûd olan Hak Teâlâ hazretlerinin şânıdır.

1430. Eğer diri isen, git, böyle bir aşkı ara! Ve yoksa muhtelif vaktin bendesisin.

Eğer diri ve bâkîlerden isen, git böyle bir aşkı ara ve zevki, böyle bir aşk içinde bul; ve yoksa muhtelif hallerin mazrûfu ve mahalli olan vaktin bende- si ve zebûnu olursun.

1431. Kendinin çirkin ve güzel nakşına bakma; kendi aşkına ve matlûbuna bak!

Ya'nî "Sûretin ister güzel, ister çirkin olsun, ona bakma! Neye âşıksın ve matlûbun nedir, ona bak!" Zîrâ insan sûretten ibâret değildir. Onun rûhu ve ma'nâsı vardır. Aşk ve taleb onun sûretine değil, ma'nâsına taalluk eder. Eğer ma'şûku ve matlûbu ulvî bir şey ise, ma'nâsının ulviyyetine; ve eğer süflî bir şey ise, ma'nâsının dahi süfliyyetine alâmettir.

1432. Ona bakma ki, sen hakîrsin, ya zayıfsın; ey şerîf sen kendi himmetine bak!

Ya'nî "Sûrette noksan a'zâ sâhibi olmakla hakîr olduğuna veyâ ma'lûl bu- lunduğuna ve fakîrü'l-ahvâl ve halk nazarında zelil olduğuna bakma; ancak senin ma'nân olan kasd ve himmetine bak, ey şerâfet-i rûh sâhibi!"

1433. Sen olduğun her bir halde taleb et; ey kuru dudaklı, dâima su iste!

Ey hakāyık ve maârif-i ilâhiyye suyuna susamış olan kimse, herhangi bir halde olursan ol, dâimâ bu hakāyık ve maârif-i rabbâniyye suyunu iste.

1434. Zîra senin o kuru dudağın şahidlik verir ki, sonunda menba' başına erişir.

"Menba' başı"ndan murâd, insân-ı kâmildir. Zîrâ senin o hakāyık-ı ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyyeye susamışlığın, sonunda senin o âb-ı hakāyıkın çeşme başı olan insân-ı kâmilin huzûruna vâsıl olacağına şehadet eder.

1435. Dudak kuruluğu sudan bir haberdir ki, bu ıztırab yakînen seni suya getirir.

Dudak kuruluğu, suya olan ihtiyacı haber veren bir hâldir ki, bu ihtiyaç içinde vâki' olan çarpınmak, muhakkak seni su başına getirir. "Be-mâ" daki "mâ" Arabî olduğu takdirde, su ma'nâsına; ve Fârisî olduğu takdirde "biz" ma'nâsınadır. Binâenaleyh bu kelimede bir cinās vardır ki, sudan murâd insân-ı kâmil olduğuna ve zamân-ı Pîrde, insân-ı kâmil kendileri olduğundan "be-mâ" [: bize] ta'bîriyle, huzûr-ı şerîflerine işaret buyurulmuş olur.

1436. Zîra bu talebkârlık mübarek harekettir; bu taleb Hak yolunda mâni' öldürücüdür.

1437. Bu taleb senin matlûblarının anahtarıdır. Bu senin askerin ve nusretin ve bayrağındır.

1438. Bu taleb sayhada bir horoz gibidir; sabah geliyor diye na'ra vurur.

Kişinin bu bâtındaki talebi, matlûba vusûl sabâhı geliyor, diye öten bir horoz gibidir.

1439. Her ne kadar senin âletin yok ise de, sen iste; Rab yolunda âlete hâcet yoktur.

"Âlet"den murâd, ilim ve amel ve vesâildir. Ya'nî "Ey kimse, her ne kadar senin ibâdât ve tââttan hayırlı amellerin ve kitablara yazılmış olan ulûm-ı ilâhiyyeyi okuyup anlıyabilecek derecede de ilmin ve vesâil-i tahsíliyyen yok ise de, yine sen Hakk'ı taleb et; zîrâ Hak yolunda bu gibi âlât ve vesâile ih- tiyâç yoktur.” Nice ilimsiz ve amelsiz kimseler hakkında, mahzâ kalblerindeki arzû ve talebe binâen, eltâf-ı ilâhiyye ibzâl buyurulmuştur.

1440. Ey oğul, her kimi talebkâr görür isen, onun yâri ol, meyli onun üzerine at!

“Ser endâhten” meyl etmek demektir; ve “ser” burada meyil ve arzû ma’nâsınadır. Ya’nî “Hakk’ı ve Hak yolunu isteyen kimseyi görür isen, ona dost ol ve onunla musâhabet et; ve meylini onun önüne at!”

1441. Zîrâ tâliblerin civarından tâlib olursun; gâliblerin sâyesinden, gâlib olursun.

Zîrâ tâlib-i Hak olanlar ile mücâveret ve musâhabetin sebebiyle, nihâyet sen de Hakk’ın tâlibi olursun ve ondaki derd-i taleb, sana da sirâyet eder. Nitekim âyet-i kerîmede bu ma’nâya binâen كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tövbe, 9/119) ya’nî “Sâdıklar ile beraber olun” buyurulur. Ve gâliblerin sâyesine ilticâ eden kimselerin dahi, o sâyede gâlib olduğu, âlem-i sûrette dâimâ meşhûddur.

1442. Eğer bir karınca Süleymanlık istedi ise, onun talebine gevşek gevşek bakma!

Ankaravî hazretleri “Süleymânî” deki “yâ”yı masdariyyet ma’nâsına alıp “Süleymanlık” ma’nâsını vermiştir. Hind şârihleri bu “yâ”ya “yâ-yı ta’zîm” ma’nâsını vermişlerdir. Ya’nî, “Eğer hakîr olan bir karınca Süleymân-ı azîmi istedi ise, sen, ey karınca Süleymân kim, sen kim? diye onun bu talebine gevşek gevşek, ya’nî nazar-ı nakâretle bakma!” demek olur. Ve “Süleymân-ı azîm”den murâd, Zü’l-Celâl olan Hak Teâlâ hazretleridir.

1443. Sen maldan ve san’attan her ne tutarsan, evveli taleb ve endişe değil midir?

Talebden ve arzûdan ne çıkar deme; dikkat et, sen mal ve san’at cinsinden her neye mâlik isen onlara mâlikiyyetin evveli, taleb ve düşünce değil midir? Hiç düşünmediğin ve taleb etmediğin bir şey ale’l-kâide eline girmez; girse bile pek nâdir ve istisnâ olur; istisnâ ise kāide değildir. Binâenaleyh ta- leb-i Hak dahi bu kāideye tâbi'dir.