İçeriğe atla

Dekūkî'nin duâsı ve şefâati üzerine, o cemâatin inkâr etmeleri ve onların perde-i gayba uçmaları ve nâ-peyda olmaları ve Dekükî'nin havaya mı, yahud zemîne mi gitti diye hayrân olması beyânındadır

72. bölüm / 74 · 1881 kelime · ~10 dk okuma

2273. Vaktaki o gemi kurtuldu ve murada geldi, o cemaatin namazı da tamam oldu.

Dekūkî hazretleri tarafından garktan kurtulmaları için dua edilen gemi kurtuldu ve murâdları olan selâmet, gemi halkına hâsıl oldu. Abdâl-ı seb'anın Dekūkî hazretlerine iktidâ ederek kıldıkları namaz dahi tamâm oldu.

2274. Onlara birbirleriyle fısıltı vâki' oldu ki: "Ey peder, bizden bu fuzûlî olan kimdir?" diye.

O abdal-ı seb'a geminin sâhil-i selâmate çıktığını görünce Dekükî hazret- lerinin arkasında: "Ey baba! Bizim içimizden fuzûlî olarak duâ ederek, Hakk'ın işine karışan kimdir?" diye gizlice ve fısıltı ile birbirleriyle konuşma- ğa başladılar.

2275. Dekūkî'nin arkasında müstetir oldukları halde, her birisi, o dîğerine sır- ran söylediler.

O abdâl-ı seb'a Dekūkî hazretlerinin arkasında, birbirleriyle gizlice söyleş- tikleri vakit, basar-ı hissîden müstetir idiler. Ya'nî zâhiren bakılınca görün- mez bir halde idiler.

2276. Her birisi: "Bu duâyı el-ân, ne içimden, ne dışımdan etmemişimdir!" dedi.

2277. Dedi: "Benzer ki bu bizim imâmımız derd cihetinden, bü'l-fuzûlce bir münâcât etti."

O abdâl-ı seb'adan birisi dîğerlerine dedi ki: "Bizim imâmımız olan Hz. Dekūkî, gemi ehlini felâkette görüp, içinin daralması cihetinden, bü'l-fuzûlce ve vazîfesi hâricinde olarak Hakk'a bir münâcât etti.

2278. O dîğeri dedi ki: "Ey dostlar! Bana yakînen böyle görünüyor."

2279. "O inkıbâzdan dolayı bir fuzûlî olmuştur; Muhtâr-ı mutlaka i'tiraz etti!"

O Hz. Dekūkî gemidekilerin feryâdından havsalası daraldığı için, vazîfe-i abdiyyeti hâricine çıkıp bir fuzûlî olmuştur. Kulluğun şânı, efendisinin her bir hükmüne râzı olmak iken, Muhtâr-ı mutlak olan Hakk'ın hükmüne ve ef'âli- ne i'tirâz etti.

2280. Vaktaki bundan sonra, o ehl-i kerem: "Nihayet bakayım ne söylüyor- lar? diye nazar ettim."

Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfler Dekükî hazretleri lisânındandır.

2281. "Onlardan birini makāmında gördüm, tamamen kendi makamlarından gitmiş idiler."

2282. "Ne solda, ne sağda, ne yukarıda, ne aşağıda benim keskin gözüm tâife üzerine gâlib olmadı."

"Benim maddî ve ma'nevî keskin olan gözüm, o abdâl-ı seb'adan hiçbirini, hiçbir cihette göremedi."

2283. "İnciler idiler, gûyâ su oldular; ne ayaklarının izi, ne de sahrâda toz var."

2284. "O dem hepsi kıbâb-ı Hak'da oldular; o tâife hangi bahçeye gittiler?"

"O anda o tâife incinin suya inkılâb etmesi gibi, kesîf olan taayyünlerinden soyunup Hakk'ın kubbelerinde mestûr oldular. Acabâ o tâife bu kesâfet bahçesinden, hangi letâfet bahçesine gittiler?"

2285. "Tahayyürde kaldım ki, Hak bu kavmi, bizim gözümüze nasıl mestûr kıldı?"

2286. Balıkların ırmak suyuna dalması gibi, onun gözünden öylece pinhân oldular.

Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: O abdâl-i seb'a, balıkların suya dalmaları gibi, Hz. Dekūkî'nin gözünden gâib oldular ve ism-i Zâhir'in ahkâmının altından, ism-i Bâtın'ın ahkâmı altına intikal ettiler; zîrâ evliyâullâh cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhardırlar.

2287. Senelerce onların hasretinde kaldı; ömürlerce onların şevkinde yaş akıttı.

Dekūkî hazretleri, senelerce onlara mülâkî olmak için hasret çekti; ömür-lerce onların şevk-i sohbetlerini anarak, gözlerinden yaş akıttı. Ma'lum olsun ki bu hâl, yukarıda yüksekliğinden bahs olunan Dekukî hazretlerinin mertebesini tenzil etmez. Nitekim bir pâdişâh, kendi mâdûnu olan bir kimseyi sever ve onun sohbetine arz-ı iştiyâk eder ve gaybûbetinden müteessir olur.

2288. Sen dersin ki, merd-i Hak Hudâ ile zikr-i beşeri ne vakit nazara getirir?

Ey nazarı kesîf sûretlere bağlı kalmış olan efendi! Sen bu bizim beyânâtı-mıza karşı bir i'tirâz dermeyân edip dersin ki: "Dekükî hazretleri mâdemki eh-lullahdan bir zât idi, zikr-i Hak ile zikr-i beşeri nasıl kalbinde cem' etti; ve ni-çin beşerden ibaret olan bu abdâl-1 seb'anın iftirâk-ı sohbetlerinden mütees-sir olup ağladı?" Bu i'tirâz, cenâb-ı Pîr efendimizin, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin gaybûbe-tinden sonra vâki' olan teessürlerinden dolayı muhâlifler tarafından derme-yân edilen i'tirâz olmak da muhtemeldir. Çünkü cenâb-ı Pîr efendimiz, onla-rın Konya'dan Şam'a avdetleri üzerine, pek ziyâde müteessir olup bir gazel inşâd buyurmuşlar ve Sultan Veled hazretleriyle Şam'a göndermişlerdir. O gazelin ba'zı ebyâtı şöyledir: که از آن دم که تو سفر کردی همه شب همچو شمع میسوزیم در فراق جمال تو ما را از حلاوت جدا شدیم چو موم ز آتشی جفت و زانگبین محروم جسم ویران و جان همچو بوم "Sefer ettiğin o vakitten beri, bal mumunun mumu gibi tatlılıktan mahrûmuz. Şem' gibi bütün gece yanıyoruz. Bir ateşin refikiyiz ve baldan mahrûmuz. Se-nin cemâlinin firâkında cismimiz vîrâne ve canımız baykuş gibi oldu."

2289. Ey filân! Eşek burada o sebebden yatar ki, sen onları can değil, beşer gördün.

"Husbîden-i har" Eşeğin yatması, hayretten ve hakikatı bulamamaktan kinâyedir. Ya'nî: Ey sûret-perest olan filân! Sen bu sebebden dolayı ahvâl-i evliyâda hayret içinde kaldın ki, sen evliyâ-yı Hakk'ı, can görmedin, beşer-i kesîf gördün. Halbuki evliyâ, taayyün-i beşerî kesâfetinden kurtulup, ayn-ı rûh olmuşlardır ve bunun için ارواحنا اشباحنا وأشباحنا ارواحنا "Şahıslarımız rûhlarımızdır ve rûhlarımız şahıslarımızdır" derler. Binâenaleyh ân-ı vâhidde gâib olmak gibi, ahvâl-i rûhiyye onlardan zâhir olur.

2290. Ey ham adam! İş bundan dolayı vîrân olmuştur ki, sen onları avâm gibi beşer gördün.

Ey maârif ve hakäyık-ı ilâhiyyeden hâm olan adam! Senin i'tikädının emri, bundan dolayı harâb olmuştur ve ondan dolayı evliyâyı inkâr etmişsindir ki, sen onlan, sâir avâm-ı beşer gibi, beşer gördün.

2291. Sen de onu gördün ki, İblîs-i laîn: "Ben ateştenim, Adem çamurdandır!" dedi.

Ey sûret-perest olan gâfil, sen evliyâ-yı Hakk'a nazar ettiğin vakit, onda hakikatı görmekten matrûd olan İblîs'in gördüğünü gördün. O İblîs onun unsur-ı kesîfine bakıp: "O çamurdandır!" ve kendi unsur-ı latîfine bakıp: "Ben ateştenim!" dedi. Binâenaleyh onun nazarı ancak unsur âlemindeki mukāyese-ye düştü; ve rûhdan ve ma'nâdan gâfil oldu. Zîrâ Âdem esmâ-i ilâhiyye ve esmâ-i kevniyye için hakikat-ı câmiadır; ve İblîs bu câmiiyyetden uzaktır.

2292. İblîsce olan gözü bir dem bağla, ne kadar süret görürsün; nihayet ne kadar, ne kadar!

İblîs'e münasib olan gözü ve nazarı bir an için olsun bağla; ne zamâna kadar sûret göreceksin, nihâyet ne zamâna kadar, ne zamâna kadar! Bu evliyâ-yı Hak, senin gördüğün gibi sûret-i kesîfeden ibâret değildir. Onlar inâyet-i Hak'la, rûh-ı musavver hâline gelmişlerdir.

2293. Ey Dekūkî, ırmak gibi olan iki göz ile, sakın ümîdi kesme, onları ara!

Ankaravî hazretleri "Ey Dekükî" hitâbını "Ey Dekūkî meşreb olan nîk-hû" sûretinde şerh buyurmuşlardır. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâ- bâdî buyurur ki: "Ey Dekūkî!" makūle-i Hak Sübhânehû hazretleridir. Ya'nî onları bulmaktan nâ-ümîd olma ki, onlar her halde seninle beraberdirler; ve mümkindir ki Hz. Mevlânâ Dekūkî'ye hitâb buyurmuş olsunlar." Fakat Ankaravî hazretlerinin mütâlaası âmmeye râci' olduğu için, müreccahdır. Ya'nî Dekūkî hazretleri gibi evliyâ-yı Hakk'ın kadir ve kıymetini bilip, onların sohbetlerine tâlib olan kimse, onların aşk ve muhabbeti ile iki gözünden ırmak gibi yaşlar akıtarak, onları ara! Sakın onları bulmaktan nâ-ümîd olma; mâdemki sende taleb ve aşk vardır, elbette bir gün onları bulursun.

2294. Agâh ol, iste ki, rükn-i devlet istemektir. Gönülde olan her bir açılma, bağlanma içindedir.

Ey tâlib, iste! Zîrâ devletin direği istemektir. Bir şey hakkında taleb lâzımdır ki, ona himmet ve kalbin teveccüh-i tâmmı hâsıl olsun. Çünkü matlûb olmayan şeye himmet masrûf olmaz. Gerçi ey tâlib, sen, onların sohbetini fevt ettim veyâ onların sohbetlerine nâil olamadım, diye mahzûn ve mükeddersin; fakat ümîdi kesme! Gönülde her bir açılma ve inbisât, bağlanma ve kabz içindedir. Zîrâ açılma ve bağlanma, bast ve kabz, iki hâlden ibârettir. Hâlin devâmı muhâl olduğundan, biri dîğerini ta'kîb eder ve kabz hâli basta mübeddel olur. Beyit:

Dilâ bârân-ı gam böyle kalır mı açılır elbet Sehâb-ı derd ü hicrânın sonu şems-i münevverdir

2295. Kâr-ı cihânın hepsinden fâriğ olup, fâhte gibi cân ile “ku ve ku" de!

"Fâhte" üveyik kuşu, yabânî güvercin ma'nâsınadır. "kû ve kû" edât-ı istifhâm olup "nerede ve nerede?" ma'nâlarına olduğu gibi, fâhtenin "kû kû" diye ötmesine de işâret buyurulur. Ya'nî, "Ey tâlib-i hakikat, umûr-ı cihânın hepsinden fâriğ olup, insân-ı kâmilin talebinde, nerededir, nerededir? diye, fâhte gibi can ile öt!"

2296. Ey muhtecib, bu hususda iyi bak ki, Hak duâyı "estecib" üzerine bağlamıştır.

Ey evliyâyı görmek ve bulmak emrinde perde ve hicâb arkasında kalmış olan kimse; bu taleb husûsunda iyi bak ki, Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Ke- rimde أدعونى أستجب لكم (Gâfir, 40/60) "Bana duâ ediniz ki, size isticâbe ede- yim" buyurmuş ve duâyı isticâbeye ve kabûl üzerine bağlamıştır. Binâena- leyh sen kemâl-i hulûs ile taleb et, Hak kabûl buyurur.

2297. Her kimin gönlü i'tilâlden pak oldu ise, onun duası Zü'l-celâle kadar gider.

"İ'tilâl" illetli olmak ma'nâsınadır. "İllet"ten murâd, şübhe ve nefsin hazzı- na müteallık duygulardır. Meselâ bir kimse insân-ı kâmili bulmak ve onun cem'iyyeti şerefiyle müşerref olmak için Hakk'a duâ ve niyâz eder; fakat duâsı- nın kabûlünde şübhesi olursa, yukarıda zikr olunan âyet-i kerîmenin ma'nâsı- na muhâlif olduğu için, bu şübhe kalbde bir illet olur. Veyâhud insân-ı kâmili taleb ve niyâz eder; fakat bu taleb, hemcinsine ve akrânına tefevvuk gibi nef- sânî bir duygunun tatmîni için olursa, bu duygu, kalbde bir illet olur. Bunlar misâldir; bu gibi illetlerin envâ'ı pek çoktur. Eğer duâ ve taleb husûsunda bir kimsenin kalbi bu gibi i'tilâlden pâk oldu ise, duâsı huzûr-ı Zü'l-celâle kadar gi- der; ve eğer kalb, illetlerden bir illet ile ma'lûl ise, o duâ yarı yolda kalır.

Dâvûd nebî (a.s.) ahdinde kazançsız ve zahmetsiz o helâl rızık tâlibi ve onun duâsı müstecâb olması hikâyesinin şerhine bir rücû'

2298. O hikâye hatırıma geldi ki, o fakîr, gece ve gündüz efgün ve nâle ederdi.

Yukarıda, Hak'dan zahmetsiz helâl rızık taleb eden bir fakîrin evine ansı- zın bir öküz gelmiş ve "Duâm makbûl oldu!" diye hemen o öküzü kesmiş idi diye bir hikâyeye başlanmış ve araya birtakım hakâyıkın beyânı girmekle, hikâye nâ-tamâm kalmış idi. O hikâye hâtıra hutûr etti, onu ikmâl edelim.

2299. Ve Hudâ'dan şikârsız ve zahmetsiz ve kazançsız ve intikālsiz helâl rızık isterdi.

Ma'lûmdur ki, helâl rızık istihsâli ya av vâsıtasıyla veyâhud birinin hizmetini îfâ zahmetine katlanmakla veyâhud ticaret ederek kâr etmekle veyâ bi-hasebi'l-verâse, kendisine intikal eden mal ile olur. O fakîr ise, bunlardan hiçbirisi olmaksızın Hak Teâlâ hazretlerinden helâl rızık ister idi.

2300. Bundan evvel onun ba'zı hâlini dedik; lakin ta'vîk geldi ve beş kat oldu.

"Ta'vîk" işten geri kalmak ma'nâsınadır. O hikâyedeki fakîrin ba'zı ahvâlini bundan evvel söylemiş idik; fakat araya ba'zı hikem ve esrârın beyânı girdiğinden, bu hikâyenin mâba'di ta'vîka uğradı ve kelâm uzayarak, bu ta'vîk beş kat oldu.

2301. Yine onu söyleriz, Hakk'ın fazl bulutundan hikmet döküldüğü vakit, nereye kaçacaktır?

Şimdi yine o hikâyeyi söyleriz; vaktāki Hakk'ın fazl u kerem bulutları, hikemiyât-ı ilâhiyye yağmurunu yağdırıyor, o hikmet yağmurları arasında elbet bu hikâyenin mâba'di de âlem-i elfâz ve kelâma yağacaktır; o yağacak olan rahmet-i ilâhiyye arasından, bu hikâyenin mâba'di nereye kaçabilecektir?

2302. Öküzün sahibi onu gördü, dedi: "Agâh ol ey kimse, senin zulmün sebebiyle, benim öküzüm rehîn oldu."

"Rehîn" burada karîn ve mahbûs ma'nâsınadır. Hak'dan bâd-ı havâ [=bedâva] helâl rızık isteyip, öküzü kesen o fakîri o öküz sahibi gördü: "Ey kimse, kendine gel! Senin zulmün ve bi-gayri hakkın benim malımda tasarruf etmen sebebiyle, benim öküzüm, ölüm denilen hâlin karîni ve mahbûsu oldu."

2303. "Agah ol, söyle, niçin benim öküzümü öldürdün? Ey tarrar olan ahmak, insâfa gel!"

"Tarrâr" yankesici ve hırsız ma'nâsınadır. Ya'nî, "Ey ahmak hırsız! İnsâfa gel de i'tirâf et, benim öküzümü niçin kestin, söyle bakalım?"

2304. Dedi: "Ben Hak'dan rızık isterdim; kıblemi niyazdan müzeyyen kıldım."

O fakîr, öküz sâhibine cevâben dedi: "Ben Hak'dan, zahmetsiz rızık ister idim ve bu husûsta himmetimin kıblesini Hakk'a karşı niyâz ve tazarru' ile süsledim."

2305. "Benim eski olan duâm müstecâb oldu; benim rızkım idi, öldürdüm, işte cevab!"

"Eski olan duâ"dan murâd, ilm-i ilâhî mertebesinde, a'yân-ı sâbitenin, lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebleridir. Ya'nî "Senin öküzün, benim ezelde mukadder olan rızkım idi; ayağıma kadar geldi, kestim ve yedim. İşte sana cevâb!"

2306. O hışma geldi, onun yakasını tuttu; sabırsız olarak onun yüzüne birkaç yumruk vurdu.

Öküz sahibi, fakîrin bu cevabı üzerine öfkelendi, yakasına sarıldı ve kendisine mantıksız görünen bu söze karşı sabır ve tahammül edemiyerek, o fakîrin yüzüne birkaç yumruk da indirdi.