Dekūkî'nin kıssası ve kerâmetleri
58. bölüm / 74 · 1388 kelime · ~7 dk okuma
1917. O Dekūkî hoş bir dîbâce tutardı; âşık ve sahib-i kerâmet bir efendi idi.
"Dîbâce" lügatte, bir şeyin yüzünün yarısına derler. Istılâhda kitâbın mukaddimesine derler. Burada Dekūkî hazretlerinin mukaddemât-ı sülükü murâd buyurulur. "Dekük" Musul şehrinin şarkında vâki' bir kazânın ismidir. Bu zât-ı şerîfin orada sâkin olmasından dolayı, "Ankaravî, Bursevî" gibi şehrin nihâyetine "yâ-yı nisbet" getirilerek "Dekükî" denilmiştir. Fakîr, isim ve künye-i şerîfine tesadüf etmedim.
1918. Gök üzerindeki ay gibi, yeryüzünde giderdi. Gece gidicilerin ruhu ondan rûşen olmuş idi.
1919. Bir makāmda az bir mesken yapardı; iki günü bir köye az atardı.
"Dekūkî hazretleri bir mahalde ve karyede az sâkin olur ve iki gününü bir köyde ikāmete hasr etmesi az vâki' olur idi." Bu beyt-i şerîfde, Dekūkî hazretlerinin seyr-i sülükündeki sür'atine de işaret buyurulur. Ya'nî Dekūkî hazretleri merâtib-i sülûkden bir mertebede az tevakkuf ederdi, demek olur.
1920. Derdi ki: "Eğer bir hanede iki gün olursam, o meskenin aşkı bende şu'lenir."
Sâlikin, makāmât-ı ma'neviyyede ve mesâkin-i sûriyyede uzun müddet tevakkufu, i'tiyâd sâikasıyla bir muhabbet tevlîd eder. Mesâkin-i sûriyyeye alâ- kası, ma'nen terakkîsine mâni' olacağı gibi, makāmât-ı ma'neviyyeden her- hangi birine alâkası dahi, o makāmın mâfevkine terakkîsine mâni' olur. Onun [için] Mesnevî-i Şerifde: ای برادر بی نهایت در گهیست هر کجا که میرسی يالله مأیست ya'nî "Ey birâder, dergâh-ı ma'nevî-i ilâhî bî-nihâyedir; her nereye erişirsen yallâh, durma!" buyurulur.
1921. Ben mesken gurûrundan hazer ederim; ey nefis, gınâ için sefer et!
Hind nüshalarında "gırre" yerine "izzet" yazılmıştır. Ya'nî "Meskenin azîz olmasından hazer ederim ve meskenin nazarımda azîz olmasından ise sefer meşakkatini ihtiyâr ederim; tâ ki o makāmın aşk ve muhabbeti yoluma sed ol- masın" demek olur. Her iki ibâre dahi aynı ma'nâyı gösterir; zîrâ meskene ve makāma mağrûr olmak, o makamı ve meskeni nazarında azîz tutmakla olur.
1922. Kalbimin huyunu mekâna âdet edinmem, tâ ki imtihan ile hâlis ola.
"Uavvid" "ta'vîd"den muzâri' mütekellim olup, "i'tiyâd etmek" ma'nâsı- nadır. Ya'nî, "Kalbimin huyunu bir mekâna ve makāma alıştırmam ve bunu imtihân-ı ilâhî sebebiyle hâlis olması için yaparım; zîrâ taríīk-i Hak'da terk-i me'lûfât şarttır." Hind nüshalarında "Hâlisan bi'l-imtihân" yerine "Hâlisan fi'l-imtihân" vâki'dir. Ma'nâ: "Benim bir mekâna kalbimin huyunu alıştırma- dığım, imtihân-ı ilâhîde hâlis olması içindir" demek olur.
1923. Gündüz seyirde, gece namazda idi; gözü şaha açık, o doğan gibi idi.
Ya'nî "Dekūkî hazretleri gündüz seyr ü seferde ve gece namazda idi; fa- kat bu seyr ü seferde ve namazda, müşâhede-i Hak içinde idi; ve doğan ku- şu gibi tecelliyât-ı Hakk'a müteallık olan hakäyık ve maârifi avlamakta idi."
1924. Halktan kesilmiş idi, bed-huyluktan değil; erkekten ve kadından mün- ferid idi, ikilikten değil.
Dekūkî hazretleri halk-ı âlem ile ihtilât etmez ve onların sohbetlerinden kaçar idi; fakat onun bu hâli, halk-ı âlemi beğenmeyip, kendini beğenmek gibi kötü huyluluktan değil idi. Kadın ve erkekten münferid bir halde yaşa-ması da, onları Hakk'ın gayri gördüğü ve nazarında ikilik olduğu için değil idi. Belki suver-i eşyânın vech-i Hakk'a hicâb olduğu için idi. Zîrâ hadîs-i şerîfde المؤمن يألف ويؤلف و لا خير فيمن لا يألف و لا يؤلف ya'ni "Mü'min ülfet eder ve ülfet olunur; ve ülfet etmez ve ülfet olunmaz olan kimsede hayır yoktur" buyurulur.
1925. Halk üzerine bir müşfik, su gibi nâfi', hoş bir şefî' ve duası müstecâb idi.
Ya'nî "Dekukî hazretleri halktan munkatı' olmakla, nef-i ma'nevîsi onların üzerinden gâib değil idi. Halk üzerine nazar-ı şefkati umûmî olup, onlar hakkında su gibi nâfi' idi; ve ind-i ilâhîde onlara şefâat eder ve haklarında hayır duâlar edip, duâsı da müstecâb olur idi." Evliyânın duâ etmesi ve duâsının müstecâb olması hakkındaki îzâhât, biraz yukarıda geçti. Ya'nî evliyâyı kâmilîn, isti'dâdâta nazar edip, isti'dâdın müsait olduğu ve vaktin hulûl ettiğini gördüğü zaman, duâ ederler ve eser-i duâ derhal zâhir olur. Nitekim birisi bu kabil evliyâullahdan birine müracaatla duâ taleb etmiş ve o hazret dahi cevâben: "Ey oğul! çok olunmadık duâlar vardır ki, kabûl olunmuştur" buyurmuştur. Mesnevî-i Şerîfde bu hakikate ما نبودیم و تقاضا مان نبود لطف تو نا گفته ما می شنود ya'ni "Biz yok idik, bizim taleblerimiz de yok idi; senin lutfun, bizim söylenmemiş olan şeyimizi işitir idi" beyt-i şerîfinde işâret buyurulmuştur.
1926. İyi ve kötü için, mihriban ve müstakar idi; anadan daha iyi, babadan daha şehî idi.
"Mihribân" muhib ve müşfik, "müstekar" karâr edecek mahal, melce' ve penâh, ya'nî sığınacak yer demektir. “Şehî" Hind şârihlerinden Muhammed Efdal Ferheng-i Cihângîrî'de bu kelimenin “şîrîn" ma'nâsına mukayyed olduğunu beyân eder; ve diğer şârihler "şehvet"ten sıfat-ı müşebbehe addedip, "pek ziyâde arzû olunmuş" ma'nâsına olduğunu yazarlar. Her iki ma'nâ da, beyt-i şerîfin ma'nâsına münasib gelir. Ya'nî, "Dekūkî hazretleri halka umûmen muhib ve müşfik ve halkın sıkıldıkları vakit ilticâ edecekleri mahal idi. Onlara analarından daha şefkatli ve merhametli; ve maddî, ma'nevî levâzımlarının tedariki hususunda, halka babalarından daha matlûb ve tatlı idi."
1927. Peygamber buyurdu ki: "Ey büyükler! sizin için baba gibi şefîk ve mih-ribânım."
Peygamber-i zîşan Efendimiz انما انا لكم بمنزلة الوالد لولده ya'ni "Ben sizin için, veledine, vâlid menzilesindeyim" buyurmuştur. Ya'nî "Baba, evlâdına nasıl şefik ve muhib bir halde ise, ey mü'minler! ben de sizin için öyleyim" demek-tir. Zîrâ Resûl-i zîşân Efendimiz, mü'minleri hem umûr-ı dünyeviyyelerinde ve hem umûr-ı uhreviyyelerinde, bir babadan ziyâde himâye buyurmuşlar-dır. Kütüb-i siyer, bu babda tafsilât ile doludur. İmdi, Peygamber'in vârisleri olan evliyâ-yı kâmilîn dahi böyledir.
1928. "O sebebden ki hep, benim cüz'lerimsiniz; cüz'ü külden niçin koparırsınız?"
Bu beyt-i şerîf, kelâm-ı nebevînin mâba'didir. Ya'nî, "Ey îmanları sebebiy-le sâir insanlar üzerine tafazzul eden mü'minler! O sebebden ben sizin için veledine vâlid menzilesindeyim ki, sizler benim cüz'lerimsiniz; ben sizin kül-lünüzüm." Nitekim hadis-i şerîfde انا من نور الله والمؤمنون من نورى ya'ni "Ben Al-lâh'ın nûrundanım ve mü'minler benim nûrumdandır" buyurulur. Yukarı-larda dahi bilmünâsebe îzâh olunduğu üzere, rûh-ı Muhammedî (s.a.v.) kül-lü'l-küldür; ve ervâh-ı külliyye-i evliyâ o küllün cüz'leridirler. Ve âmme-i mü'minînin ervâhı o küllerin birine mensûb olan cüz'lerdir. Binâenaleyh bu kelâm, küllü'l-kül olan lisân-ı Nebevî'den sâdır olduğuna göre, sâdık olduğu gibi, küll olan vâris-i nebevîden sâdır olduğuna göre de sâdıktır.
1929. Cüz, külden kat' oldu, bî-kâr oldu; uzuv tenden kat' oldu, murdar oldu.
Ervâh-ı cüz'iyye, kendi küllerinden munkatı' olduğu vakit, âlem-i süflîde bir işe yaramaz bir hâle gelir ve âlem-i ma'nâda bî-kâr olur. Nitekim uzv-1 be-şerden birisi cesedinden munkatı' olduğu vakit tefessüh eder ve murdâr olur. Insân-ı kâmilden munkatı' olan da, böyle ölü gibi tefessüh eder.
1930. Diğer def'a külle muttasıl olmadıkça, mürde olur; onun candan haberi olmaz.
İmdi, vâris-i nebevî olan insân-ı kâmilden munkatı' olan rûh-ı cüz'î sâhibi, kendi küllü olan kâmile tekrâr muttasıl olmadıkça, o kimse hayât-ı hayvâniyye ile hayy ve hayât-ı insâniyye ile ölmüş bir halde bulunur. Onun rûh-ı izâfiden ve rûh-ı sultânîden haberi olmaz. Nitekim cenâb-ı Pîr bir gazellerinde buyururlar: ای خفته رفته روان ای مرده نا داده جان بر جه که رفته کاروان ای دل دمی بیدار شو "Ey seferde uyumuş, ey canını vermemiş olan ölü! Sıçra ki, kervân gitmiştir. Ey gönül! Bir dem olsun uyan." "Diğer def'a" ta'bîriyle bu âlem-i şehadetdeki ittisâle işâret buyurulur. Evvelki ittisâl ittisâl-i ezelî idi.
1931. Ve eğer hareket ederse, ona muhakkak i'timâd yoktur; yeni kesilmiş uzuv dahi hareket eder.
Ve eğer âlem-i şehâdetde, insân-ı kâmilden munkatı' olan bir kimse, her ne kadar: "Benim mürşide ihtiyacım yoktur, ilmim vardır, ahkâm-ı şer'iyye dâiresinde hareket ederim" der ve inkıtâ'ına devam ederse, onun bu gibi indî amel ve riyâzetlerine i'timâd yoktur; zîrâ devamlı değildir. İnsân-ı kâmilin sâyesi olmazsa, bir gün nefis ve şeytan behemehâl onu berbâd ve muattal kılar. Nitekim vücûd-ı beşerden yeni kesilen el ve ayak gibi bir uzuv dahi, hareket eder; fakat devamlı değildir, sonunda o hareket munkatı' olur.
1932. Eğer cüz' küllden munkatı' olursa, bir tarafa gider. Bu o küll değildir ki, o nâkıs olsun.
Bu bahiste cüz' ile külle müteallık söz söyledik. Zihinlerde cüz' ile küllün evsâfına müteallık olan ma'nâ takarrur etti. Nitekim cüz', kendi küllünden kesilip ayrılırsa, bir tarafa gider ve külden bir cüz' eksilmiş olur. Fakat bizim söylediğimiz, insân-ı kâmilin külliyyeti, bir cüz' kendisinden ayrıldığı vakit, onun zâtına noksan ârız olan bir külliyet değildir. Bu külliyet ma'nevî ve rûhânî olan bir külliyettir. Akla takrîb için şöyle îzâh edilebilir: İnsâniyyet bir mefhûm-ı küllîdir ki, suver-i beşeriyyeden herbirisi onu temsil eder. Onu temsil eden efrâd-ı beşer, lâ-yuad ve lâ-yuhsâ olduğu halde, o kül olan mefhûm, o efrâd vâsıtasıyla inkısâma uğramaz; ve o efrâd, o küllün cüz'leri mesâbesindedir.
1933. Onun kat'ı ve vaslı makale gelmez; misal için hayr-ı nakıs söylenmiş oldu.
İnsân-ı kâmilden inkıtâ' ve onun külliyyetine cüz'lerin ittisâli, lafız ve makāle sığar şey değildir. Bu misâli bir hayr için îrâd ettik; fakat bir hayr-ı nâkıs oldu. Zîrâ misâl, benzetilen şeyin tamâmı tamâmına aynı olmaz; tevâfuk eden cihetleri olduğu gibi, tevâfuk etmeyen cihetleri de bulunur.