İçeriğe atla

Geminin halâsı hakkında Dekükî'nin duâsı ve şefâati

71. bölüm / 74 · 5362 kelime · ~27 dk okuma

2200. Vaktaki Dekükî o kıyameti gördü; onun merhameti kaynadı ve onun göz yaşı koştu.

Dekūkî hazretleri gemi halkının düştüğü tehlikeyi gördü ve kalbinin merhameti kaynadı ve gözlerinden yaşlar döküldü.

2201. Dedi: "Yâ Rab! Onların fiiline bakma; ey sıfatı latîf olan şah, onların elini tut!"

2202. "Hoş selâmetle tekrar onları sahile götür, ey eli denize ve karaya erişmiş!"

"Ey yed-i kudreti denizde ve karada mutasarrıf olan pâdişâh-ı hakîkî! Bu gemideki bîçâreleri hoş selâmetle tekrâr sâhile çıkar."

2203. "Ey ebedî olan Kerîm ve Rahîm! Fenâ düşünücü olanlardan bu fenâlığı bırak!"

Bu beyt-i şerîfde وَ جَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا (Şûrâ, 42/40) ya'nî “Fenâlığın cezâsı, onun gibi fenâlıktır” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî: "Ey Kerîm ve Rahîm, onlar senin hakkında fenâ düşündüler ve fenâlık ettiler; ve fenâlığın cezâsı da, onun gibi bir fenâlıktır; fakat sen Kerîm'sin. Bu âyet-i kerîme senin vaîdindir; ve kerîm olanlar vaîdlerinden geçerler. Sen de, bunlara müteveccih olan bu fenâlıktan vazgeç!"

2204. "Ey, bedava yüz, göz ve kulak vermiş, rüşvetsiz akıl ve hûş bahş etmiş olan!"

"Ey ücretsiz bize görme ve işitme ni'metleri vermiş ve mukābillerinde rüşvet almaksızın bizlere akıl ve zekâ ni'metlerini ihsân etmiş olan Kerîm!"

2205. "İstihkakdan evvel atâ bağışlamış; bizden hep küfrân ve hatâ görmüş olan!"

"Bizim a'mâl-i sâlihamız vâki' olmazdan ve istihkāk kesb etmezden evvel, bize ihsanlar etmiş ve bu ni'met ve ihsanlara mukābil de, bizden şükür yerine hep küfrân ve isyân görmüş olan Kerîm ve Rahîm!"

2206. "Ey Azîm! Bizden olan azîm günahları, sen harîmde afv etmeğe kādirsin."

"Ey Azîm olan Allahım! Senin ihsânlarına karşı, bizden sâdır olan günâhları, bizi halk nazarında rezîl ve rüsvây etmeksizin ve bu günahlarımızı teşhîr etmeksizin, gizlice afv etmeğe kādir olan bir Kerîm ve Rahîm'sin!"

2207. "Biz az ve hırstan kendimizi yaktık ve bu duâyı da senden öğrendik."

"Biz âlâyiş-i dünyeviyyeye meclûb olup, nefsânî arzûlarımızı elde etmek hırsından dolayı, ma'nen kendimizi yaktık; ve bu belâdan kurtulmak için sana duâ etmek ve yalvarmak usûlünü yine senden öğrendik; zîrâ sen, Kur'ân-ı Kerîm'de bize ادعوني أستجب لكم (Gâfir, 40/60) ya'nî "Bana duâ edin, kabûl edeyim" buyurdun." "Âz" hırs kelimesinin mürâdifidir.

2208. Onun hürmetine ki, duâyı öğrettin; böyle zulmet içinde çerağ parlattın.

“İlâhî, bize duâ usûlünü öğretip, böyle zulmet-i tabiyye ve sıfât-ı nefsâniyye içinde çerâğ-ı hidâyetini parlatman hürmetine, bu gemidekilerin kötü fiillerine bakmayıp, onları sâhil-i selâmete çıkar!"

2209. O zaman, vefâlı analar gibi, onun lutfu üzerine dua böyle giderdi.

Gemidekilerin felâket zamânında, Hakk'ın lutfuna istinaden Dekūkî hazretlerinin kalb-i şerîfinde vefâlı analar gibi şefkat ve merhamet kaynayarak böyle duâ cârî olurdu.

2210. Ondan göz yaşı giderdi; ve o duâ ondan bî-hod olarak semâ üzerinde zâhir olurdu.

Dekūkî hazretleri, namaz içinde hem ağlar ve hem de kendisinden geçmiş olarak duâ eder; ve duâsı, âlem-i ulvîde zâhir olurdu.

2211. Bu bî-hodların duası ise başkadır; o duâ ondan değildir Dâver'in kelâmıdır.

Dekūkî hazretleri kendinden geçmiş ve Hak'da fânî olmuş idi. Böyle kendinden geçenlerin duâsı ise, kendinden geçmemiş olanların duâsı gibi değildir; ve o duâ onun kendiliğinden değildir; belki ondan zâhir olan Hakk'ın kelâmıdır. Bu ma'nâ mes'elenin iç yüzüdür; dış yüzüne gelince: Dekūkî hazretlerinin namaz içinde göz yaşı dökmesi ve böyle duâlar etmesi, namazı bozacak göz yaşlarından ve duâlardan değildir. Zîrâ bir kimse namazda Allah muhabbeti ile ağlarsa, şer'an namazı bozulmaz; ve Şâfiî hazretleri indinde mutlakan duâ namazı bozmaz. Ve İmâm-ı A'zam hazretleri indinde, eğer duâsı: "Yâ Rab, bana giyecek ve yiyecek ver" gibi kelâm-ı nâsa benzer duâlardan ise, nama- zı bozulur; değilse zâten namazda ka'de-i ahîrede ed'iye-i me'sûre ve "Kunût duâsı" okumak mu'tâddır.

2212. O duâyı Hak eder, çünkü o fenâdır. O dua ve o icabet Huda'dandır.

Kul, Hak'da fânî olup, kendinin, kendiliğinden kurtulduğu vakit, artık on- dan zâhir olan akvâl ve ef'âl Hakk'ın olur. Binâenaleyh duâ ederse, o duâyı onun mazharından Hak eder; abdin aslâ irâdesi ve te'sîri yoktur. O duâ ve icâbet tamâmiyle Hak'dandır.

2213. Arada mahlûk vâsıtası yoktur; o tazarru'dan cisim ve cân habersizdir.

Mahlûk Hak'da fânî olduğu vakit, ondan zâhir olan efâl ve akvâlde o mahlûkun te'sîri yoktur. Bu gibi ahvâlde, arada mahlûkun vâsıtası kalmaz. Bir husûs için Hakk'a yalvardığı vakit, onun cisim ve cânının bu tazarru'dan haberi bile olmaz. Meselâ uykuda konuşan adamın, konuşmasında, bir irâ- desi ve te'sîri yoktur.

2214. Hakk'ın bendeleri rahîmdir ve yük götürücüdür; kârın ıslahında Hakk'ın huyunu tutarlar.

"Berd-bâr" burada, mütehammil ve halîm ma'nâsından kinâyedir. Lü- gat ma'nâsı, yük götürücüdür ki, halkın yüklerine mütehammil olmak de- mektir. Hakk'ın hâs kulları olan kâmiller, Hakk'ın sıfatıyla muttasıflardır. Nitekim hadîs-i kudsîde onlara hitaben: اخرج بصفاتى الى خلقى ya'ni " Benim halkıma, benim sıfatımla çık!" buyurulmuştur. Binâenaleyh onlarda sıfât-1 Hak'dan olan Rahîmiyyet ve Halîmiyyet zâhir olur. Ve kezâ تخلقوا باخلاق الله ya'nî "Ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olun!" hadîs-i şerîfi hükmüyle, on- larda Hakk'ın ahlâkı vardır ki, halkın umûrunu bu ahlâk-ı âliye ile islâh ederler.

2215. Müşkil mevki'de ve ağır günde mihribandırlar, rüşvetsiz yardım edicilerdir.

2216. Ey mübtelâ, âgâh ol, bu kavmi ara! Agâh ol, belâdan evvel, onları ganîmet tut!

Ey sıfât-ı nefsâniyye illetlerine mübtelâ olmuş olan kimse, kendine gel de, böyle müşkil mevki'de ve kara günlerde senin imdâdına yetişecek olan bu tâife-i kâmilîni ara! Kendine gel, kötü fiillerine mukābil, belâ-yı dünyevî veyâhud gözünü kapayıp, belâ-yı berzahî gelmezden evvel, onların sohbetlerini ganîmet bil!

2217. O pehlivânın nefesinden gemi kurtuldu, gemi ehli için dahi kendi cehdiyle kurtuldu zannı oldu.

Hakikat-ı halde geminin gark tehlikesinden kurtuluşu, o ma'nâ pehlivânı olan Dekūkî hazretlerinin nefesi ve duâ te'sîriyle vâki' oldu; fakat gemi halkı sâhile çıktıktan sonra geminin bu kurtuluşunu, kendi cehd ve gayretlerinden ve tedbîrlerinden zannedip: "Şöyle yaptık, böyle yaptık da kurtulduk" dediler.

2218. Ki ancak onların bâzûsu, korku içinde, hüner cihetinden hedefe bir ok attı.

Onlar zannettiler ki, bu boğulmak korkusu içinde, hiçbir taraftan kendilerine imdâd vâki' olmayıp, ancak onların kuvvet-i bâzûları, hüner ve mahâret cihetinden hedef-i necâta bir selâmet okunu attı.

2219. Şikarda tilkileri ayakları kurtarır ve tilkiler ise tarîkı o kuyruktan bilirler.

"Gırâr" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada tarîk ma'nâsı münâsibdir. Ve bu beyt-i şerîf, gemi halkının tehlikeden kurtulduklarından sonraki zanlarına bir misâldir. Ya'nî, "Avcıların elinden tilkileri ayakları kurtarır; zîrâ ayakları ile koşup, kaçarlar. Halbuki tilkiler tarîk-ı necâtı o kuyruk sallamalarından ve hîlelerinden bilirler." Ankaravî hazretleri "Gırâr" kelimesine "İğtirâr cihetinden veyâ mağrûr ol- dukları hâl" ma'nâsı vermiştir. Hindliler ise, tecrübesizlik ve nâdânlık ve gaf- let ma'nâlarını vermişlerdir.

2220. Aşkları kendi kuyruğu ile oynarlar, bu bizim canımızı pusudan kurta- rır diye.

O tilkiler tarîk-ı necâtı kendi kuyruklarından zannettikleri için, "Bu kuyru- ğumuz bizim canımızı, avcıların pususundan kurtarır" diyerek aşk ve muhab- betlerini ancak kendi kuyruklarına tahsîs etmişlerdir.

2221. Ey tilki, ayağını kerpiçten sakla! Ey küstah, ayak olmadığı vakit, kuyru- ğun ne faidesi vardır?

Ey tilki tabîatlı olan mağrûr efendi, ayağını kerpiçe ve taşa çarpmamak için iyi muhafaza et ve seni belâ pususundan kurtarmak için ayak mesâbe- sinde olan kâmilleri incitmekten sakın. Ey bî-edeb!, ayak olmadığı vakit, kuyruk mesâbesinde olan senin tedbîrin ne fâide eder?

2222. Biz tilkiler gibiyiz, bizim ayağımız kerîmlerdir. Bizi yüz türlü in- tikāmdan kurtarırlar.

Biz hîle ve tedbirlerimize mağrûr olmak cihetinden tilkilere benzeriz. Bizim ayağımız ise Kerîm olan Hakk'ın hâs kullarıdır. Bizi yüz türlü himmetlerden ve belâlardan kurtarırlar.

2223. Bizim ince hîlemiz, kuyruğumuz gibidir; kuyruk ile sola ve sağa aşklar oynarız.

Bizim incecik hîle ve tedbirlerimiz, tilkinin mağrûr olduğu kuyruğuna ben- zer; zîrâ aşk ve muhabbetlerimizi bu hayât-ı dünyeviyyede bu tedbirlerimiz ve hünerlerimize istinâden oynar ve kullanırız.

2224. İstidlâl ve mekr cihetinden kuyruğumuzu kımıldatırız, tā ki Zeyd ve Bekr bizden hayran kalsın.

İstidlâlât-ı akliyye ve mekr-i nefsânî cihetinden, hüner kuyruğumuzu kı-mıldatır ve âlem bizim ilim ve irfânımıza hayrân olsun diye parlak parlak nu-tuklar söyler ve makâleler yazarız.

2225. Halaikın hayranlığının tâlibi olduk, tama' elini ulûhiyete vurduk.

Zekâvette ve dehâda parmakla gösterilecek bir kimse olduğumuzu halka göstermek için, türlü türlü hileler yaptık ve ilim ve irfân da'vâsında bulunduk ve bu sûretle halkın bize hayrân olmaları matlûbumuz oldu. Ve bu ferdiyet da'vâsı zımnında, elimizi ulûhiyet da'vâsına vurmuş olduk.

2226. Tâ ki efsûn ile gönüllerin mâliki olalım; biz bunu görmüyoruz ki, çukur içindeyiz.

Halka fesâhat-ı lisâniyye ile ulûm-ı resmiyye ve zâhiriyyeyi ızhâr etmek sûretiyle hîleler ve efsûnlar yapıp, kalblerini kendi tarafımıza çekelim. Bize hürmet etsinler ve meclislerde en şerefli mevki'lere oturtsunlar diye düşünü-rüz. Fakat hakikatte bu hâlimiz ile süfliyet çukuru içinde bulunduğumuzu göremeyiz ve yükseklik istediğimiz halde, alçaklıkta kaldığımızın farkında olamayız.

2227. Ey kaltabân! Çukurda ve kuyudasın; başkalarının bıyığından elini geri tut!

"Kaltabân" karısının fuhşunu görüp, râzı olan kimseye derler, "deyyûs" demektir. "Sibâl" bıyık ma'nâsına olan "seblet" kelimesinin cem'idir; "siyâb" ve libâs ma'nâsına da gelir. Bu beyt-i şerîfde rûhu, kendi zevcesi mesâbesinde olan nefsinin fuhuş ve rezâilini görüp, râzı olan kimseler murâd buyurulur. Ya'nî, "Ey nefsinin fücû-runa râzı olan deyyûs rûh! Bu hâlin ile ve bu diyâsetin ile kendin tabiat çu-kurunda ve huzûzât-ı nefsâniyye kuyusundasın. Başkalarının sibâl veyâ si-yâb-ı amellerini ve ahlâkını ıslâha kalkışma. Nitekim âyet-i kerîmede buyu-rulur : أتأمرون الناس بالبر و تنسون انفسكم (Bakara, 2/44) Ya'nî "Kendi nefislerinizi unuttunuz da, nâsa takvâ ile mi emr edersiniz?"

2228. Vaktaki yakışıklı ve latîf bir bostana erişesin, ondan sonra halaikın eteklerini tut ve çek!

Vaktāki sıfât-ı nefsâniyyenden soyunup, güzel ve latif olan sıfât-ı ilâhiyye bostanına giresin, ondan sonra halkın ıslâh-ı a'mâl ve ahlâkına sa'y edip, o bostana sokmak için eteklerini tut ve çek!

2229. Ey dördün ve beşin ve altının mukîmi, iyi yerdesin, başkalarını da çek!

Ey su, toprak ve hava ve harâretten ibâret dört unsurun veyâhud kuruluk ve yaşlık ve sıcaklık ve soğukluktan ibâret dört rükn-i tabîatın; ve görme, işitme, koklama, tatma ve temâs etmeden ibâret beş hâssenin ve alt, üst, ön ve arka, sağ ve soldan ibâret altı cihetin mukîmî ve âlem-i sûret ve taayyünün mahbûbu! Mâşâallah bulunduğun ve sâkin olduğun yer, çok latîf bir yerdir, bâri başkalarını da o latîf yere çek!

Bu beyt-i şerîf, henüz nefis ve tabîatten kurtulmamış olup da halkı irşâda kıyâm edenlere karşı istihzâ makāmında îrâd buyurulmuştur. Bu istihzâdan maksad-ı âlî, îkāz ve irşâddır. "Nağz" güzel ve iyi ve manzarası latîf olan her acîb ve bedî' şeye derler.

2230. Ey eşek sürücüler gibi, eşeğin kıçının yoldaşı! Bir öpecek yer buldun, bizi de götür!

Bu beyt-i şerîf dahi istihzâ tarîkiyle vâki'dir. "Nefis" eşeğe ve "nefsin arkasına tâbi' olup gidenler", eşek sürücüsüne teşbîh ve "bûsegâh" ta'bîriyle eşeğin kıçı murâd buyurulmuştur.

2231. Mâdemki sana dostun kulluğu el vermedi, şahlık meyli sana nereden kalktı?

Ey nefsinin kulu olan kimse, mâdemki sana henüz dost-ı hakîkî olan Hakk'ın kulluğu teveccüh etmedi ve sende böyle bir kulluk hâli hâsıl olmadı; âlem-i hakîkatte şâh olmak meyli nereden peydâ oldu? Zîrâ "abdullah" olmak kolay bir şey değildir. İnsan ancak "abdullah" olduğu vakit, âlem-i hakîkatte şâh olur. Maahâzâ herkes Allah'ın kulu olduğunu da'vâ ederler; imtihân-ı ilâhî vâki' ol- duğu vakit, hakikatte kimin kulu olduğu meydana çıkar. Zîrâ "abdü'l-mâl" ma- lını Allah yolunda fedâ edemez ve "abdü'n-nefs" Hak yolunda nefsi kurbân ede- mez ve "abdü'z-zevc" ve "abdü'l-evlâd" vesâire de bunlara makıysdir.

2232. Onun hevâsındasın ki sana zihî desinler; senin canının boynuna bir ki- riş bağlanmıştır.

Ey nefsin arkasında giden efendi! Sen, mahâretler göstereyim de halk bana "Aferin, mâşâallah, ne münevver ve yüksek fikirli bir şahsiyyet!" deyip, beni medh ve senâ etsinler arzûsundasın. Senin canının boynuna bu mevhûmü'l- vücûd olan halkın kabûlü kirişi takılmıştır ki, seni dâimâ tabîat çukuruna çeker.

2233. Ey tilki, bu hîle kuyruğunu bırak! Gönlünü, gönül sahiblerine vakf et!

Ey tilki gibi olan gâfil; bu hîle ve mahâret kuyruğuna gönül bağlama; bu- nun zevk ve muhabbetinden vazgeç! Gönlünü, gönül sahibi olan kâmillere bağla ve onlara muhabbet et!

2234. Arslanın penâhında kebab eksik olmaz; ey tilki, sen cîfe tarafına az acele et!

"Arslan"dan murâd, insân-ı kâmil; "kebâb"dan murâd, halkın kabûlü ve medh ü senâsı. Ya'nî, "Ey Hak'dan ve insân-ı kâmilden yüz çevirip, kendi hevâ-yı nefsânîsine meclûben, halkın kabûlünü ve medhini matlûb ve ma'şûk ittihâz etmiş olan kimse! Eğer sen, insân-ı kâmilin penâhına ve sâ- yesine sığınır isen, senin bu nefsinin murâdı olan şeyler, o vakit nefsinin mu- râdı olmaksızın hâsıl olur. O vakit halk seni medh etmiş olsalar, şimdiki hâlin gibi koltukların kabarmaz ve halkın kabûlünden mahzûz ve reddinden mah- zûn olmazsın. Mâdemki insân-ı kâmilin penâhında bu gibi kebâb-ı ma'nevî- ler eksik değildir, o halde ey tilki meşrebli efendi, cîfeden ibaret olan nefis ve dünyâ tarafına az acele et! Ya'nî ihtiyâc-ı beşerîden fazlasına bakma. Nitekim hadîs-i şerîfde الدنيا جيفة وطالبها كلاب ya'ni "Dünya cîfedir ve onun tâlibleri kö- peklerdir" buyurulur."

2235. Ey gönül sen o vakit Hakk'ın manzûru olursun ki, bir cüz gibi kendi küllün tarafına gidesin.

Ey gönül sen o vakit Hakk'ın manzûru, ya'nî bilcümle esmâ ve sıfatının mazharı olursun ki, bir cüz'ün, kendi küllü tarafına gittiği gibi, sen dahi kendi küllün olan Hak tarafına gidesin. Ya'nî, bu vücûd-ı izâfî-i abdânîni, vücûd-ı hakîkî-i Hakkānîde fânî kılasın.

2236. Hak buyurur: "Bizim nazarımız kalbedir; âb ve kil olan sûret üzerine değildir."

Bu beyt-i şerîfde ان الله لا ينظر الى صوركم و لا الى اعمالكم بل ينظر الى قلوبكم و نياتكم ya'nî "Muhakkak Allah Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize nazar etmez; belki kalblerinize ve niyetlerinize nazar eder" hadis-i şerîfine işaret buyurulur. Bu hadis-i şerîf, lisân-ı nebevîden şeref-sâdır olduğu halde, beyt-i şerîfde "Hak buyurur" denilmesinde و ما ينطق عن الهوى ان هو الأ وحى يوحى (Necm, 53/3) ya'nî "Peygamber-i zîşân hevâ-yı nefsânîsinden söylemez; o ancak vahy olunan vahyi söyler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Mâdemki Peygamber'in kelâmları kâmilen vahy-i ilâhîdir, o halde hepsini Hak buyurur.

2237. Sen ise, benim gönlüm vardır, dersin. Gönül arşın üstünde olur, alçakta değil!

Ey gönlünü âlâyiş-i dünyeviyyeye ve huzûzât-ı nefsâniyyeye bağlamış olan kimse, sen bu hâlin ile, benim de gönlüm var, dersin. Gönlün bağlandığı yer, âlem-i ulvî olur, âlem-i süflî değil. Beyit: "Kalb dediğimiz şey, Rabbânî olan bir mahall-i temâşâdır. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? O senin mecâzen kalb adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

2238. Muzlim çamurda da muhakkak su vardır; fakat o senin suyundan ab-dest lâyık olmaz.

Avâmın kalbi, muzlim çamura teşbîh buyurulmuştur. Zîrâ avâmın kalbi de, her ne kadar mertebe-i ilâhiyyenin sûreti ise de, bu mertebe-i ilâhiyyeden gâfildir; ve muzlim olup, gönül denmeğe lâyık değildir. Nitekim toprağa ber-râk su karışınca, kara bir çamur sûreti hâsıl olur; ve bu kara çamur içindeki-ne artık su denemez. Zîrâ çamurun mağlûbudur ve çamur hükmünü hâizdir. Ve kezâ, mertebe-i ilâhiyyeden gâfil ve âlem-i süflîye mâil olan bir gönül da-hi, ten hükmünü hâizdir. Ve böyle çamur içindeki su ile abdest ve tahâret câ-iz olmadığı gibi, cismâniyet hükmü altında zebûn kalan latîfe-i kalb ile, sa-lât-ı ma'nevîye ve huzûr-ı Hakk'a girilemez.

2239. O sebebden ki, gerçi sudur, çamur mağlubudur; böyle olunca kendi gönlü-ne deme ki, bu da gönüldür!

2240. O bir gönül ki, göklerden âlîdir, o abdalın, ya peygamberin gönlüdür.

"Abdal"dan murâd, münhasıran kıssada beyân buyurulan abdâl-ı seb'a değildir; vücûd-ı abdânîsi, vücûd-ı Hakkānî'ye ve sıfât-ı nefsânîsi, sıfât-ı ilâ-hîye mübeddel olan bilcümle evliyâ-yı kirâm hazarâtıdır ki, bunlar bu hu-sûsta umûmen vâris-i peygamberîdirler. Ya'nî "Arşın üstünde ve gönüller-den yüksek olan gönül, ya peygamberân-ı izâm ve yâhud onların vârisleri olan evliyâ-yı kirâm hazarâtının gönülleridir. Onların kalbleri nazargâh-ı Hak'dır. Ve hadîs-i kudsîde ما وسعنى أرضى و لا سمائى ولكن وسعنى قلب المؤمن التقى النقى ya'nî "Ben yerime ve göğüme sığmadım, ve lâkin takî ve nakî olan mü'mi-nin kalbine sığdım" buyurulması, ancak bu kalblere mahsûs olan bir beyân-ı ilâhîdir.

2241. O çamurdan pak olup, sâfî olmuştur; ziyâdeliğe gelmiş ve vâfî olmuştur.

O göklerden yüksek olan kalb, cismâniyet hükmünden pâk olup, sıfat-ı rûhâniyye ile sâfi olmuştur. Ve rûhâniyet ve melekiyet mertebesinden de te- rakkî edip, maksad-ı hilkatine vâfî olmuştur. Nitekim Hz. Pîr, bu terakkîye şu beyt-i şerîfinde işâret buyururlar: "Diğer def'ada felekten kurbân olurum, o ki vehme gelmez, o olurum." Zîrâ her bir ferd-i beşer, ilm-i Hak mertebesinden, esfel-i sâfilîne nüzûl ettikten sonra da, yine o mertebeye urûc ile mükelleftir. Urûc-ı serî' bu âlemde insân-ı kâmilin terbiyesi tahtında vâki' olur. "Urûc-ı batî" ise, ba'de'l-kıyâme pek uzun etvârdan sonra olur. Onun için her bir mü'mine bu âlemde bir insân-ı kâmilin sohbet ve terbiyesinde bulunmak elzemdir.

2242. Çamuru terk edip, deniz tarafına gelmiş; çamur zindanından kurtulup, bir deniz olmuştur.

O gönüllerden yüksek olan gönül, çamur mesâbesinde olan vücûd-ı izâfî kuyûdâtını terk edip, deryâ mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkî tarafına gelmiş, anâsır ve cihât cinsinden kurtulup, deryâ-yı hakîkate dalmakla bir deryâ olmuştur.

2243. Bizim suyumuz çamurun mahbûsu kalmıştır; âgâh ol, ey bahr-i rahmet bizi çamurdan cezb et!

Yukarıdaki beyânı dinleyip ve kendilerini kâmil gören ulemâ-yı zâhir derler ki: "Mâdemki, bizim suyumuz olan rûhumuz, cismâniyetin mahbûsu olup kalmıştır. Agâh ol, ey vücûd-ı izâfî kuyûdâtından kurtulup, deryâ-yı hakîkate dalarak bir deryâ olmuş olan insân-ı kâmil; mâdemki sen bir bahr-i rahmetsin, ey bahr-i rahmet, bizi de çamurdan çek de görelim!"

2244. Deniz der ki: "Ben seni kendime çekerim; fakat ben latîf suyum diye öğünürsün."

Bir deryâ olan insân-ı kâmil, onların bu tekliflerine karşı cevâben buyurur ki: "Evet, ben seni kendi mertebeme çekerim; fakat ne çâre ki sen: "Ben ulûm-ı şer'iyye ile mücehhez ve idrâk-i mümtâz ile müzeyyen bir kâmilim, diye halk arasında öğünür ve beni kendinden müstağnî bilirsin."

2245. Senin lafın seni mahrûm tutar; o zannı terk et, bana gel!

İrfan ve zekâ sâhibiyim diye, senin öğünmen, seni insân-ı kâmilin nazarından mahrûm tutar. Sen o zannu vehmini terk et ve o mevhûm olan varlığından boşal; ondan sonra bana gel. Zîrâ sen, sirke ile dolu bir kap gibisin, o sirke boşalmadıkça içine bal doldurulamaz.

2246. Çamurun suyu deryâya gitmek ister; çamur suyun ayağını tutmuş ve çekiyor.

Bu topraktan masnû' olan cismin, su mesâbesinde olan rûhu, deryâ-yı hakikate gitmek ister; fakat o cisim, o rûhun ayağını tutmuş ve çeker.

2247. Eğer kendi ayağını çamurun elinden kurtarırsa, çamur kuru kalır ve o müstakil olur.

Eğer rûh, ayağını kesîf olan cismin elinden kurtarırsa, cism-i kesîf, kupkuru ve hareketsiz kalır ve rûh dahi kendi âleminde müstakil olur. Cenâb-ı Pîr efendimizin mürşid-i âlîleri olan Seyyid Burhaneddîn Muhakkık Tirmizî (k.s.) hazretleri âtîdeki beyitlerde şöyle buyururlar. Beyit: الروح من نور عرش الله مبدؤها و تربة الارض اصل الجسم و البدن قد الف الملك الجبار بينهما ليصلحا لقبول العهد والمحن فالروح في غربة و الجسم في وطن فارحم غريبا كثيبا نازح الوطن "Rûh, Allah Teâlâ'nın arşının nûrundandır, onun mebdei budur. Cisim ve bedenin aslı ise, arzın toprağıdır. Melik-i Cebbâr olan Hak Teâlâ hazretleri ikisinin arasını te'lif buyurdu. Ahdin ve mihenin kabûlü için sulh oldular. İm_di rûh gurbette ve cisim vatanındadır; binâenaleyh vatanından uzak düşen bir mahzûn garîbe merhamet et!"

2248. O çamurdan suyu çekmek nedir? Senin mezeyi ve şarâb-ı hâlisi çekmendir.

Bu cism-i kesîfden, rûh suyunu hakikat denizine çekmek ne demektir bi-lir misin? Senin ihtiyâc-ı bedenden fazla mahzâ lezzet ve tena'um için türlü türlü gıdalar ile haddinden fazla yemen ve içmen ve diğer huzûzât-ı nefsâ-niyye ve lezzât-ı dünyeviyye ile iştigâlindir.

2249. İster mal ve ister câh ve ister ekmek olsun, her bir şehvet cihanda böyledir.

Rûhun, hakikat deryâsına incizâbı için, bu şehevâtdan vazgeçmek lâzımdır.

2250. Bunlardan her birisi seni bir sarhoş eder, vaktaki onu bulmayasın, sana humâr vurur.

Mal ve câh ve ekl ve şürb lezzetlerinden her birisi, sana birer sarhoşluk getirir. Nereden gelip, nereye gittiğini ve niçin gelip, niçin gittiğini düşünemi-yecek bir hâle gelirsin, akıl ve fikrin o huzûzât ve lezzâta münhasır olur. Bu alıştığın hazları ve lezzetleri bulamadığın vakit, sana humâr, ya'nî baş ağrısı ve elem ve gam hâsıl olur. "Humâr" sarhoşluktan sonra ârız olan baş ağrısı ve sersemlik ma'nâsınadır.

2251. Bu gam humârı, onun delili olmuştur ki, o mefkūda senin sarhoşluğun olmuştur.

O alıştığın hazları ve lezzetleri bulamadığın vakit, sana ârız olan gam hu-mârı, senin o fevt ve gâib ettiğin lezzetlerden ve hazlardan sarhoş olmuş ol-manın delîlidir.

2252. Zarûret endazesinin gayriyle bundan tutma, ta ki senin üzerine gâlib ve emîr olmasın!

Ya'nî, şer'in sana gösterdiği zarûret ölçüsünü düşün de, huzûzât-ı dünye-viyyeden ancak bu ölçü dâiresinde müntefi' ol. Gerçi helâl olmak şartıyla bol bol yemek ve içmek ve mal kazanmak mubâhtır; fakat nefsin henüz ölmemiş olduğu için, o mubâh olan lezzât ve huzûzât sonra sana gâlib ve hâkim olur; ve onların galebesi ve hâkimiyyeti seni taraf-ı helâke götürür. Bu hakikate binâen, Resûl-i zîşân Efendimiz şöyle buyururlar: لیس لابن آدم حق فی سوی هذه الاشیاء من الدنیا بیت لیسکنه و ثوب یواری عورته و جلف الخبز والماء Ya'nî "İbn-i Adem için, dünyâdan bu şeylerin gayrisinde bir hak yoktur: Sâkin olacağı bir ev ve setr-i avret edecek bir libâs ve bir parça ekmek ve su."

2253. "Ben gönül sahibiyim, başkasına hacetim yoktur, vâsılım!" diye ibâ ettin.

"Ser-keşîden" baş çekmek demek ise de, ibâ etmek ve kabûl etmemek ma'nâsından kinâyedir.

Bu beyt-i şerîfde zâhir-i şerîatle ameli kâfî görüp, kendilerini kâmillerin sohbetinden ve onların nazarı altında bâtınlarının terbiyesine ihtiyâçtan müstağnî addeden ulemâ-i rüsûmun hallerine işâret buyurulur. Onlar derler ki: "Biz Kur'ân ve hadîs-i şerîfin ahkâmıyla amel ediyoruz. Binâenaleyh bizlerde de kalb ve idrâk vardır. Kendimiz gibi, diğer bir âlimin sohbet ve terbiyesine ihtiyacımız yoktur. Mâdemki şerîatle amel ediyoruz, bu bize kâfidir. Biz de Hakk'a vâsılız; ayrıca bir de tarîkat ne demektir? Peygamber (a.s.) zamânında böyle tarîkat var mı idi? Yalnız şerîatle amel edip beyne'n-nâs veliyy-i kâmil addolunan bir kimsenin sohbet ve terbiyesinde bulunmayan milyonlarca insanlar vardır. Bunlar ahvâl-i âhiretlerinden me'yûs mu olacaklardır?"

Cevâb: Bu da'vâya karşı çok uzun sözler vardır, zîrâ mevzû' geniştir; fakat fakîr hulâsaten birkaç söz ile iktifâ ediyorum. Bunlar erbâb-ı iz'âna kâfidir. Ma'lûm olsun ki "tarikat," "şerîat"in sırrı ve "hakikat," "tarîkat"ın sırrıdır; ve "ma'rifet" bunların netâyicidir. Ve hilkat-ı insandan maksûd ise ma'rifettir. İmdi zâhir-i şerîat ta'limsiz öğrenilemediği gibi, bâtın-ı şerîat olan tarîkat ve bâtın-ı tarîkat olan hakikat dahi ta'lîmsiz tahsil olunamaz. Ve bu ta'lîmler neticesinde hâsıl olacak olan ma'rifet, herkesin kendi isti'dâdının dâiresi kadardır. Tarîkat şerîatsız ve hakikat dahi tarîkatsız ve ma'rifet dahi, bunlar cem' olmaksızın elde edilemez. Zamân-ı peygamberîde bi'l-asâle insân-ı kâmil, Resûl-i zîşân Efendimiz'in kendileri idi ve ashâb-ı kirâm hazarâtına, isti'dâdlarına göre şerîat ve tarikat ve hakikatı ta'lîm buyururlar idi. Ve bu ta'lîmât neticesinde ashâb-ı kirâmdan ba'zılarına, vüs'at-ı isti'dâdları hasebiyle hâsıl olan esrâr ve maârifin keşfini men' buyururlar idi. Nitekim I. cildde geçen Hz. Zeyd (r.a.) kıssasında buna dâir olan tafsilât beyân olundu. Resûl-i zîşân Efendimiz'in âlem-i sûretden, âlem-i ma'nâyı teşriflerinden sonra, bu vazîfe bu esrâra vâkıf olan vâris-i kâmillere intikāl etmiştir ki, onlar hakkında علماء امتى كانبياء بنی اسرائیل ["Ümmetimin âlemleri Benî İsrâîl peygam-berleri gibidir"] ve العلماء ورثة الانبياء ["Âlimler nebîlerin vârisidir"] buyurulmuş-tur. Etvâr-ı tarîkatten ve esrâr-ı hakîkatten bî-behre olan ulemâ-i rüsûm, ve-rese-i kâmilînden değildir. Böyle bir kimse, yalnız ilm-i şerîatın zâhirine vukūf ile iddiâ-yı kemâl ederse, cenâb-ı Pîr efendimizin buyurdukları gibi, o, onun vehmidir. Yalnız zâhir-i şerîatle amel edip vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesinde bu-lunmamış olan mü'minlerin ahvâline gelince: Onların hâlisan li-vechillâh amel edenleri الشرك في امتى أخفى من دبيب النمل على الصفا ya'nî "Ümmetimde şirk, ci-lâlı bir madde üzerindeki karıncanın yürüyüşünün sesinden daha gizlidir" ha-dîs-i şerîfinde buyurulduğu üzere, âhirette şirk-i hafî içinde bulundukları hal-de, cennettedirler. Amellerindeki ihlâslarının derecesine ve ولكل درجات مما عملوا (En'âm, 6/132) ["Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır"] âyet-i ke-rîmesine göre niam-ı cinâniyye ile mütena'im olurlar; velâkin hakîkati müşâ-hededen mahcûbdurlar; zîrâ şirk, kalb gözüne ârız olan şaşılıktan ibârettir ki, biri çok görür. Ve bu şaşılık ancak bu âlemde vâris-i kâmilin tedâvîsiyle zâil olur. Böyle olunca, bu âlemde kalb gözünü hakîkate açacak bir tabîb-i ilâhî olan, vâris-i kâmilin sohbet ve terbiyesine ihtiyâc-ı kat'î vardır. من كان في هذه أعمى و هو في الآخرة أعمى (İsrâ, 17/72) Ya'nî "O kimse ki, burada kör oldu; âhi-rette de kör oldu" âyet-i kerîmesi mûcibince, âhirette bunun çâresi yoktur. Zî-râ körü körüne tena'um etmek başka, göre göre tena'um etmek yine başka-dır. Bu beyânât hakkında ehl-i insâfa kanâat husûlü ümîdiyle Sipehsâlâr haz-retlerinin Menâkıb'ında münderic olan vak'ayı aynen yazıyorum: "Zamân-ı Hz. Mevlânâ'da, ilmiyle âmil bulunan ulemâ-i zâhireden, ce-nâb-ı Mevlânâ efendimize mu'teriz Şemseddîn Mardînî ismindeki bir zât nak-letti ki, bir gece âlem-i ma'nâda Hz. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz'i gördüm, oturmuşlar idi. Huzûr-ı Risâlet-penâhîlerine gidip selâm verir idim, mübârek yüzlerini çevirirler idi. Çevirdikleri tarafa giderdim, onlar diğer tarafa çevirir-ler idi. Akıbet söze başlayıp dedim ki: "Yâ Resûlallâh! Bu kadar sene ümîd-i âtıfet ve inâyetiniz ile zahmetler çektim ve ahâdîs ve ahkâm-ı şer'iyyenin tahkîkine cehd ve gayret edip, bilcümle ehl-i İslâm'ın hall-i müşkillerini, me-sâî-i sâireme takdîm eyledim. Şimdi bu zaîfin mahrûmiyetime hiçbir sebeb göremiyorum?" Hz. Risâlet-penâh (salavâtullâhi aleyh) buyurdular ki: "Evet, bunların hepsi doğrudur; fakat sen bizim ihvânımıza nazar-ı inkâr ile bakı-yorsun; bu ise, cümle günahların fevkindedir." Bunun üzerine ahvâl-i mâzi-yenin istiğfâriyle meşgûl oldum." Şemseddîn-i Mardînî ba'dehû Hz. Pîr'e intisâb edip, mazhar-ı lutufları olmuştur.

2254. Nitekim çamurdaki su: "Ben suyum, niçin meded istiyeyim!" diye imtinâ' eder.

Nefsâniyet ve cismâniyet çamurundaki "Rûh, ben de rûhum, niçin başkalarından yardım istiyeyim!" diye kâmillerin sohbetinden ibâ eder.

2255. Sen bu bulaşmışı, gönül zannettin, şübhesiz gönlünü ehl-i dilden kaldırdın.

Ey âlim efendi, sen hırs-ı dünyevî ve hevâ-yı nefsânî levsiyyâtına bulaşmış olan kalbini, kalb zannettin ve bu zann-ı bâtılın sebebiyle, o bulaşık olan kalbini, ehl-i dil olan kâmillerden kaldırdın ve kendini onlardan müstağnî bildin.

2256. Revâ tutar mısın ki, o gönül bu olsun ki, o sütün ve balın aşkında olur.

Ey dirâyet ve zekâvetine i'timâd eden efendi, insaf et! Süt ve bal lezzetinin aşk ve muhabbetine bağlanmış olan gönlün, bu gönül olmasını sen câiz ve revâ görür müsün? Gönül, böyle âlem-i süflînin lezzetlerine mübtelâ olan gönül müdür?

2257. Sütün ve balın letafeti, dilin aksidir; her bir hoşa, o hoşluk, gönülden hâsıldır.

Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfe iki mertebe üzerine ma'nâ vermiştir: Birisi fehm-i avâma ve diğeri fehm-i havâssa göredir. Fehm-i avâma göre verdiği ma'nâ şudur: İnsan sütü ve balı vesâir latîf gıdaları yediği vakit lezzet ve keyif duyar; bu lezzet ve keyif ise, gönül hoşluğundandır. Nitekim bir kimsenin evlâdı veyâ pederi vefât edip, kalbi onun âteş-i firâkıyla yanıp tutuştuğu esnâda lezâiz ve huzûzât âleminden hiçbirine iltifât etmez; binâenaleyh sütün ve balın letâfeti, kalb letâfetinin ve hoşluğunun aksinden olur. Binâenaleyh her bir hoş olan gıdâya, o hoşluk ve letâfet gönül hoşluğundan hâsıl olmuş olur. Fehm-i havâssa göre verdiği ma'nâya, Hind şârihleri de iştirak etmişlerdir; o ma'nâ da hulâsaten budur: Mevcûdât-ı dünyeviyyenin hepsi, "hakikat-ı câ- mia" olan gönül feyzinin pertevindendir. Bu gönül, insân-ı kâmilin gönlüdür. Binâenaleyh gönül cevher ve bâkîsi hep bu hakikatin pertevi olan arazdır. Ni- tekim âtîde de beyân buyurulur.

2258. Böyle olunca gönül cevher ve âlem araz olur. Kalbin gölgesi, kalbe na- sıl garaz olur?

Her bir hoşa ve latîfe, o hoşluk ve letâfet gönülden hâsıl olunca, gönül asıl ve cevher ve havâss-i hamseden her birine hoşluk veren âlem fer' ve araz olur; ve fer' ve araz ise, kalbin gölgesidir. İmdi kalbin gölgesi, kalbin kasdı ve garazı olur mu? Ve bir kimse kendi gölgesinin arkasında koşar mı; ve bu göl- geye âşık olur mu?

2259. O gönül ki, malın ve câhın âşıkıdır; yahud bu kara çamur ve suyun ze- bûnudur.

O gönül ki, kalb-i kâmilin gölgeleri olan malın ve câhın âşıkıdır; yâhud bu kara çamur olan cismin ve kara su mesâbesinde olan rûh-ı hayvânînin mağ- lûbudur; binâenaleyh sıfât-ı hayvâniyye ile muttasıftır.

2260. Yahud hayaller ki, onun zulmetlerindedir, onlara güft ü gu için taparlar.

Yahud o gönül ki, o gönlün zulmetleri içinde birtakım hayaller peyda olur; ve bu âlem-i sûretde güft ü gû için bu hayâllere taparlar ve o hayâller birta- kım ulûm-ı vehmiyye ve tahmîniyyedir ki, ancak dedikodudan ibârettir.

2261. O nûr deryasının gayri, gönül olmaz. Gönül nazargah-ı Huda olsun, sonra da kör olsun ha!

Nûr deryâsı olan kâmilin gönlünden gayri ve âşık-ı mâl ve câh olan bir gönül, gönül değildir. Ve nazargâh-ı Hudâ olan bir kâmilin kalbi, aslâ kör ol- maz. Binâenaleyh öyle bir kâmilin kalbinin gördüğü ulûm, ulûm-ı ledünniy- yedir; kör olan kalblerden sudûr eden ulûm-ı vehmiyye ve tahmîniyye değil- dir. Onların ulûmunu, kendi vehmî ve tahmînî ilimlerine kıyâs edip, hatâ is- nâd edenlerin vay hâline!

2262. Değil midir ki gönül yüz binlerce hâs ve âmm içinde bir kimsede olur. Hangisidir o hangisi?

Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî, bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyurur: "Nî" kelimesinden "der yekî bậşed"e kadar bir cümle-i istifhâ- miyyedir; bu sûretde ma'nâ: "Değil midir ki, gönül havâs ve avâmın yüz bin- lercesinde bir kimsede olur. Hangisidir o hangisi?" demek olup, kalb-i kâmi- lin kudretini beyândan ibaret olur. Fakîr, bu ma'nâyı münasib gördüğümden, ona göre tercüme ettim. Ve yine Hind şurrâhından Muhammed Hâşim, şöy- le ma'nâ veriyor: "Her gönül nazargâh-ı Hudâ değildir; belki gönül, dünyâ halkının yüz binlerce havâs ve avâmının ancak birinde zuhûra gelir; eğer sen bilirsen, onun nişânını ver!" Bu da, yukarıki ma'nâyı te'yîd eder. Anka- ravî hazretleri ise: "Dil-i kâmil, yüz binlerce havâs ve avâmda olmaz; ancak bir kimsede olur. İki kimsede olmaz; ve hangi kimsedir, o hangi kimsedir?" ma'nâsını veriyor ve sonra şu suâli îrâd buyuruyor: "Bir asırda, birkaç sâ- hib-i dil olmaz mı? Eğer olursa "der yekî bâşed" ya'nî "bir kimsede olur" buyurulması nasıl tevfik olunur?" Bu suâle verdikleri cevabın hulâsası şudur: "Zât-ı mutlakanın vahdetine mukābil olan kalb-i kâmil, ezelen ve ebeden bir- dir; iki olmak ihtimali yoktur ve ta'dâd ve keserât-ı kulûb eşhâs-ı kesîreye izâfet olunduğu i'tibâriyledir. İmdi bu vahdet-i mutlaka mazharı olan kalb-i vâhide, birçok kimseler vâsıl olsalar, hakikat cihetinden bir olurlar." Hazre- tin, beyt-i şerîfe verdiği ma'nâ bu sual ve cevabı iktizâ etmiştir. Hind şârih- lerinin verdikleri ma'nâda bu sual ve cevâb külfeti olmadığı için, daha mü- reccah görünür.

2263. Gönül kırıntısını bırak, gönül iste; tâ ki o kırıntı ondan bir dağ gibi ol- sun.

Ey müddeî, senin gönlün, gönül kırıntısıdır, gönül değildir. binâenaleyh o gönül kırıntısını bırak da, bir kâmilin kalbini iste ve o kalbe girmeğe çalış, tâ ki o sendeki gönül kırıntısı o kâmilin gönlünden bir dağ gibi metîn olsun.

2264. Gönül bu vücud hittasında olanı muhîttir; ihsân ve cûddan altın saçar.

"Hıtta" başka kimse müdahale etmemek üzere bir kimsenin çizgi çekerek, ta'yîn ettiği mahaldir; cem'i "hitât" gelir. Ülke ve diyâr ve memleket ma'nâsında da müsta'meldir. Gönül, varlık dairesinde ve diyârında olan şeylerin hepsini kaplamıştır. İn'âm ve sehâdan dolayı, âlem-i vücûdda, efrâd-ı eşyânın isti'dâdlarına göre, feyiz ve atâ altınlarını saçar. Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretleri hadis-i kudside لا يسعنى ارضی و لا سمائی و لكن وسعنى قلب المؤمن التقى النقى ya'ni "Ben, yerime ve göklerime sığmadım; velâkin nakî ve takî olan mü'minin kalbine sığdım" buyurur. Ve kâmil olan nekâvet ve takvâ ise, ancak îmân-ı kâmil sahibi olan insân-ı kâmilde olur; ve Hakk'ın sığdığı bir kalbin derece-i vüs'atini beyâna hâcet yoktur. Böyle bir kalb, bittâbi' vücûdât-ı izâfiyye âlemini muhît olduğu gibi, bu âleme vâki' olan Hakk'ın tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesine de vâsıtadır. Binâenaleyh ihsân, ve cûd cihetinden feyiz ve atâ altınları, âlem-i halka elbette böyle bir kalbden tevzi' olunur.

2265. Ehl-i âlem üzerine ihtiyar cihetinden, selâm-ı Hak'dan selametler nisar eder.

"Nisâr" saçmak, dağıtmak ve atâ etmek ma'nâsınadır. "Selâm" noksanlardan ve ayıplardan emîn olan ve büyük ağaç ma'nâsına gelir. "Selâmet" emînlik ve ayıplardan berî olmak demektir. Ve "Selâm" esmâ-i ilâhiyyedendir. Ya'nî "O kalb-i kâmil, ehl-i âlem üzerine cebr-i ilâhî cihetinden değil, ihtiyâr cihetinden Hakk'ın Selâm ism-i şerifinin ahkâm ve âsârını ızhâr için, ehl-i âlem üzerine selâmetler saçar ve atâ eder."

2266. Her kimin eteği dürüst ve hazır ise, o kalbin atası o kimseye erişir.

Her kim o insân-ı kâmilin kalbinden saçılan atâya eteğini açmış ise, o atâ o kimseye erişir.

2267. Senin eteğin o niyaz ve huzûrdur; sakın eteğe o fücür taşını koyma!

"Fücûr" Hak'dan rücû' etmek ve yalan söylemek ma'nâsınadır ve dâire-i şer'den çıkmak ma'nâsında müsta'meldir ki, fisk u fücûr denir. "İnsân-ı kâmilin atâ-yı kalbine karşı, senin açacağın etek, senin niyâzın ve huzûrundur; dikkat et ki, bu eteğin içinde fisk u fücûr taşları bulunmasın."

2268. Tâ ki o taşlardan eteğin yırtılmasın, tâ ki nakdi, renklerden bilesin.

"Nakd" seçmek ve saymak ma'nâsınadır, cem'i "nukūd" gelir; ve kalbı hâlisten çıkarıp seçmek ma'nâsında kullanılır. "Renkler"den murâd, boyanıp yaldızlanarak zâhirde nakd-i hâlis zannolunan kalplardır. Burada nakd ile insân-ı kâmile ve renkler ile müddeî-i kâzib olan nâkıslara işâret buyurulur.

2269. Sen eteğini cihandan taş doldurdun; çocuklar gibi gümüş ve altın taşından da.

Sen kalbinin eteğini bu âlem-i sûretden fücûr taşlarıyla doldurdun. Bundan başka çocuklar oyun oynarken eteklerini renkli cam parçalarıyla doldurup, birbirlerine karşı paralarının çokluğu ile iftihâr ettikleri gibi, sen de eteğini toprakta renkli bir hâle gelmiş olan altın ve gümüş taş parçalarıyla dahi doldurdun ve bunların çokluğu ile emsâline karşı iftihâr etmektesin.

2270. O gümüş ve altın hayali, mâdemki altın olmadı, senin sıdk eteğini yırttı ve gam artırdı.

Çocukların renkli cam parçalarını para tahayyül ettikleri gibi, sen de elindeki altını ve gümüşü, hakikaten altın ve gümüş hayal ettin; ve hadd-i zâtında onların hakikatlerine muttali' olmadın. Binâenaleyh o toprağın renkli taşları senin sadâkat eteğini yırttı ve kalbinin gamını artırdı ve altın-gümüş tedâriki elemiyle yanıp tutuştun.

2271. Çocuklara taş, ne vakit taş görünür, akıl onların eteğini pençesiyle tutmadıkça.

Çocuklar akıl mertebesine gelinceye kadar, para diye muhabbet ettikleri renkli taş parçalarını taş olarak göremezler; bunun gibi, ehl-i dünyâ dahi akl-ı maâd mertebesine gelip altın ve gümüşün hakikatini anlayıncaya ka- dar, o toprağın renkli ma'denlerine karşı muhabbetten vazgeçmezler.

2272. Akıl, pîr geldi, o beyaz kıl değil. Kıl o baht ve ümîde sığmaz.

Hak yolunda akıl, pîr-i irşad olarak zâhir oldu.. Binâenaleyh aklı kâmil olan kimse pîr olur; yoksa ihtiyarlıktan dolayı saçı ve sakalı beyazlaşmış, fa- kat hakikat-ı eşyâdan bî-haber olana pîr denemez. O akl-ı kâmile vusûl baht ve ümîdinde, kılın, ya'nî saçı ve sakalı ağarmanın aslâ dahli yoktur.