İçeriğe atla

Halkın ta'zîminin vehmi sebebiyle âdemînin hasta olması ve müşterilerin ona rağbeti misâli ve muallimin hikâyesi

41. bölüm / 74 · 1631 kelime · ~9 dk okuma

1516. Bir mektebin çocukları, muallimden melâl ve içtihad cihetinden meşakkat gördüler.

Bir mektebin muallimi, çocukları çok çalıştırdığı ve ta'lîm hususunda onları çok sıktığı için bu çocuklar mektebe devamdan usandılar.

1517. Muallim ıztırara düşmek için, ta'vîk-ı kârda meşveret ettiler.

Muallimi ıztırâra ve acze düşürerek tedrîs işini ta'vîk ve te'hîr ettirmek husûsunda bir yerde toplanıp müşâvere ve müzakere ettiler de dediler ki:

1518. "Çün ki ona bir hastalık gelmez ki, birkaç gün uzaklık tutsun!"

"Biz bu mektebten bıktık usandık; bir çâre düşünelim, zîrâ hoca efendiye hiçbir hastalık gelmiyor ki yatmağa mecbûr olsun; biz de bu mekteb belâsından birkaç gün olsun kurtulalım."

1519. "Tâ ki hapisten ve darlıktan ve işten kurtulalım; o mermer taşı gibi karâr üzerinedir!"

1520. O pek zekî olan biri, bu tedbîri etti ki, üstada diye: "Niçin sarısın?"

1521. "Hayrola! Senin rengin yerinde değildir; bu eser ya havadan, ya sıtmadandır."

1522. "Bundan biraz hayâle düşer; kardeş sen de böyle yardım et!"

1523. "Mekteb kapısından içeri geldiğin vakit, "Hoca efendi ahvâlin hayrola!" de!"

1524. "Onun o hayâli biraz ziyâde olur; zîrâ bir hayâlden bir akıllı, deli olur."

1525. "O üçüncü ve dördüncü ve beşinci, bizim arkamızda böyle gam ve esef göstersinler."

1526. Bu haberi otuz çocuğa kadar müttefikan söyledikleri vakit yerleşir.

1527. Her birisi ona dedi ki: "Aferin ey zeki; senin bahtın inâyet üzerine dayanıcı olsun!"

1528. Mektebin bütün çocukları, o zeki çocuğun rey ve tedbîri üzerine hareket edip, arkadaşlardan hiçbirisinin o tedbîr hilafında hareket etmiyeceğine müttefikan kuvvetli ahd ettiler.

1529. Ondan sonra o cümlesine yemîn verdi, tā ki bir gammaz mâcerayı söylemeye.

Bu kavilli ahidden sonra o zekî çocuk, içlerinden bir gammaz çıkıp bu müşâvereyi ve karârı hiçbir kimseye söylememek için, çocukların hepsine birer birer yemin ettirdi.

1530. O çocuğun re'yi cümleden gâlib geldi; onun aklı cemaatten ileriye gitti.

"Çerbîden" gâlib gelmek; ve "remeh" sürü ma'nâsınadır. Ya'nî "O zeki çocuğun re'yi, mekteb çocuklarının hepsinin re'yine galebe çaldı ve bu galebesi sebebiyle hepsini irâdesi altına aldı ve onun aklı bu çocuk sürüsünün ve cemâatinin hepsinden ileriye gitti ve onlara takaddüm etti."

1531. Zîrâ güzeller arasında sûretlerde olan o tefâvüt, akl-ı beşerde de vardır.

Esmâ-i ilâhiyye arasında tefâzul ve tefävüt bulunduğundan, bu esmâ-i ilâhiyyenin ve zâhirî olan güzellerin sûretlerinde nasıl tefāzul ve tefâvüt varsa, ukül-i beşerde de, hilkatte böylece tefâvüt ve tefāzul vardır.

1532. Ahmed, makālde bu cihetten buyurdu: Ricâlin hüsnü, dili altında olur.

Ya'nî "Hâtem-i enbiyâ Ahmed (a.s.v.) Efendimiz, ukul-i beşerin hilkatte tefâvütüne işâret cihetinden المرء مخفى تحت لسانه ya'ni "Kişi lisânının altında gizlidir" buyurdu." Zîrâ kelâmın menşei ve masdarı akıldır; aklı çok ve güzel olanın, kelâmı da latif olur. Nitekim "Kelâmından olur ma'lûm kişinin kendi mikdârı" denilmiştir. Ve kezâ Risâletpenâh Efendimiz diğer bir hadis-i şerîfle- rinde جمال الرجل فصاحة اللسان ya'ni "Adamın cemâli, lisânın fesâhatidir" buyur-muştur. Ve fesâhat-i lisân, aklın kemâlinden gelir. Asl-ı fıtratda halkın akılları mütefavitdir ve Mu'tezile nezdinde mütesâvîdir; akılların tefâvütü tahsîl-i ilimdendir "Mu'tezile" ehl-i sünnet i'tikādından dönen bir tâifeye verilmiş isimdir. Bu mefkûrenin reîsi Vâsıl ibn Atâ ismindeki bir şahıstır. Bu adam, Kûfe mesci-dinde va'z eden Hasan-i Basrî hazretlerinin meclisinden kalktı ve "Günâh-ı kebâiri irtikâb eden kimse ne mü'mindir ve ne de kâfirdir" fikrini ortaya ko-yup, mescidin bir köşesinde oturdu. Hasan-ı Basrî hazretleri bu adam hak-kında قد اعتزل عنا ya'ni "Bizim i'tikādımızdan döndü" buyurdu. Zîrâ ehl-i sün-net indinde halkın akılları yaratılışta mütefāvitdir ve bu hâl zâhirde birçok de-lâil ile müsbettir. Nitekim âtîde beyân buyurulur:

1533. Akılların ihtilafı asılda idi; Sünnilerin ittifakı üzere dinlemek lazımdır.

Ukul-i beşerin birbirinden farklı olması asılda ve hilkatte vâki' oldu. Bu meseleyi ehl-i sünnetin ittifakı üzerine dinlemek ve delâilini zabt etmek lâ-zımdır ve hakikat da bu merkezdedir.

1534. Ehl-i i'tizâlin kavli hilafına ki, akıllar asılda i'tidal tutarlar.

1535. Tecdübe ve ta'lîm, ziyade ve noksan eder; nihayet birini birinden daha âlim eder.

Ehl-i sünnetin ittifak ettikleri fikir, Mu'tezile tâifesinin sözü ve fikri hilâfı-nadır. Zîrâ Mu'tezile derler ki: "Akılların asılda ve fıtratta i'tidâlleri ve müsâ-vâtları vardır. Tecrübe ve ta'lîm vâsıtasıyla aklın kuvveti ziyâde veyâ nâkıs olur; ve bu tecrübe ve ta'lîm sonunda, birbirinden daha âlim olur."

1536. Bu bâtıldır; zîrâ ki bir çocuğun re'yi ki, bir meslekte tecrübesi yoktur.

1537. O küçük çocuktan bir düşünce zâhir oldu ki, yüz tecrübeli ihtiyar bir ko-ku götürmez.

Ukülün fıtratda müsâvî olması fikri bâtıldır; çünkü hiçbir meslekte tec-rübesi olmayan ve henüz tahsîl-i ilim etmemiş bulunan bir küçük çocuk, vehmin vücûd-ı beşer üzerinde müessir olduğunu nasıl düşünebildi? Böy-le bir düşünceden yüz tecrübeli ve çok yaş yaşamış bir adam, bir koku bi-lemez.

1538. Muhakkak o ziyâdelik iyidir ki, o fıtrattandır; nihayet bir ziyâdelikten ki cehd ve fikrettir.

Muhakkak hilkatten olan akıl ziyâdeliği, sa'y ve fikir olan ziyâdelikten iyidir; zîrâ tahsíl-i ilim ve tecrübe, akl-ı fitrîyi parlatır ve tenvîr eder; fakat fit-ratda nâkıs olan aklı ziyâdeleştirmez. Zîrâ aynı mektebde aynı tahsilde bulu-nan ve aynı imtihânı vermiş olan talebe arasında, bu ilimlerin tatbikatında her vakit farklar görülür. Hattâ birisi zekâ-yı fıtrîsiyle iyi ve diğeri, zekâ-yı fit-rîsindeki noksan hasebiyle fenâ tatbik eder.

1539. Sen söyle; Hudâ'nın vergisi mi daha iyidir, yâhud ki râhvarca giden bir topal mı?

Ey sâmi'-i Mesnevî, sen söyle; Hakk'ın vergisi olan şey mi daha iyidir, yoksa tecrübe ve ilim külfetiyle hâsıl olan zekâ mı daha iyidir? Birisi ihsân-ı fitrî olan akıl ile külfetsiz yürür; ve diğeri akl-ı fıtrîlerini tecrübe ve tahsil ile tenvîr edip rehvâr giden ehl-i ilmi taklîd ederek ve topallıyarak yürür.

Çocukların muallimi vehme düşürmesi

1540. Gündüz oldu ve çocuklar bu fikir üzerine, evden dükkâna geldiler.

"Dükkân" burada mekteb ve mahall-i ta'lîm demektir.

1541. Hepsi dışarıda, o musırr olan yârin kelimesi için muntazır durdular.

Çocukların hepsi, mektebin kapısına kadar gelip, o re'yinde sâbit ve mu- sırr olan akıllı çocuğun vürûduna muntazır oldular. Hind nüshalarında "mu- sırr" yerine "mekir" vâki'dir. Bu sûretde ma'nâ, "Çocuklar ve o mekir ve hî- le arkadaşını beklediler" demek olur.

1542. Zîrâ bu re'ye o menba' olmuştur; baş dâimâ ayağa imâm gelir.

Zîrâ muallimi vehme düşürmek re'yinin ma'nâ ve masdarı o zekî çocuk olmuş ve bu re'yinde, diğer çocuklara baş olmuştur ve baş ayağa dâimâ te- kaddüm eder.

1543. Ey mukallid, sen onun üzerine ziyâdelik isteme ki, o âsumânın nurun- dan menba' ola.

"Mukallid" herhangi bir husûsta bir kimseye tâbi' olup, onun re'y ve fik- rini kabûl edene derler. Ya'nî, ey mukallid, sen re'y ve fikri âlem-i ulvînin nû- rundan menba' olan kimsenin üzerine tefazzul etme; ve fazıl ve meziyyette

böyle bir kimsenin üzerine ziyâdelik da'vâsında bulunma; zîrâ o mûcid ve sen mukallidsin.

1544. O içeriye girdi, dedi: "Ey üstad selâm! Hayrola, senin yüzünün rengi sarı renktir?"

O zekî çocuk, mekteb kapısından içeriye girdi; dedi ki: "Hoca efendi selâ- mün aleyküm, hayrola, yüzünün rengini sararmış görüyorum?"

1545. Muallim dedi: "Benim üzerimde bir hastalık yoktur; sen git otur hele, boş laf söyleme!"

Muallim hastalığı kendinden nefy etti ammâ, çocuğun bu sözünden fenâ bir vehim tozu kalkıp, muallimin kalbine ansızın kondu; ve içinden, "Acabâ dediği gibi bende bir fenâlık mı vardır?" dedi.

1546. Nefy etti ammâ, kötü vehim tozu, onun kalbine ansızın biraz çarptı.

Muallim hastalığı kendinden nefy etti ammâ, çocuğun bu sözünden fenâ bir vehim tozu kalkıp, muallimin kalbine ansızın kondu; ve içinden, "Acabâ dediği gibi bende bir fenâlık mı vardır?" dedi.

1547. Bir başkası geldi, böyle söyledi; o vehim bunun üzerine biraz ziyâde oldu.

Evvelki çocuğun sözü üzerine hâsıl olan vehim, bu çocuğun sözünden bi- raz daha ziyâdeleşti.

1548. Böylece nihayet onun vehmi kuvvet tuttu; kendi hâlinde çok taaccübde kaldı.

Müşavere ve müzakere neticesinde takarrur ettiği vech ile çocukların hep- si birer birer gelip böyle söyledi. Akıbet hoca efendinin vehmi kuvvetlendi. "Benim hastalığımı bunlar görüp bildiler de, nasıl olup da ben kendimi bile- medim!" diye, kendi hâline çok taaccübde kaldı.

Fir'avn'ın dahi, halkın ta'zîminden vehim sebebiyle hasta olması

1549. Kadından ve çocuktan ve erkekten olan halkın secdesi, Fir'avn'ın kalbine çarptı, hasta etti.

Kadın ve çocuk ve erkek tâifesinden bulunan her nevi' halkın Fir'avn'ın huzûrunda baş eğmesi ve onun mezâlimine karşı şakk-ı şefe edememesi, Fir'avn'ın kalbinde hakikaten kendisinin bir dâhî ve bir büyük adam olduğu duygusunu ve vehmini peydâ etti ve o bîçârenin bâtını bu vehim ile hasta oldu. Târihlerde halkın bu vech ile şımarttıkları hükümdarların adedi pek çoktur.

1550. Her birinin hudâvend ve melik demesi, bir vehimden onu öyle münhetik etti.

"Hudâvend" sahib ve mâlik demektir ve "melik" pâdişâh ma'nâsınadır. Ya'nî "Halktan her birinin o Fir'avn'a, bizim sâhibimiz ve mâlikimiz ve efendimiz ve pâdişâhımız diye pâyeler vermesi, onun vehm-i gurûr ve azametini besliyerek, ahlâkının perdesini öyle bir yırtış yırttı."

1551. Ki ulûhiyyet da'vâsında cesûr oldu. Ejderha oldu ve hiç doymadı.

Nihâyet Fir'avn bu vehmi sebebiyle Allahlık da'vâsına kadar cür'et etti ve nefsi halkı zehirleyip, kahreden bir ejderha oldu; ve bu gibi gurûr ve azametten onun cehennem tabîatlı olan nefsi doymak bilmedi.

1552. Akl-ı cüz'î, onun afeti vehimdir ve zandır; zîrâ ki onun için vatan zu-lümât içinde oldu

Akl-1 cüz'î dediğimiz ma'nânın âfeti, yine ma'nâ âleminden olan vehim ve zandır; çünkü bu aklın meskeni ve vatanı, zulümât-ı kevniyye içindedir. Ve onun bilgileri, bu zulümât-ı kevniyyeden sızan birtakım ma'lûmâttan ibârettir. Ve bu zulümât, hakāyıkın perdesi ve hicâbıdır. Binâenaleyh onun ma'lûmâtı ulûm-ı yakîniyye olmaktan pek uzaktır, ulûm-ı vehmiyyedir; ve vehim ise baş belâsıdır.

1553. Zemîn üzerinde bir arşın yer olsa, bir adam vehimsiz, emîn olarak yü-rür.

Nitekim düz bir zemîn üzerinde bir arşın eninde yer olsa, bir adam vehimsiz ve düşmek korkusundan emîn olarak yürür.

1554. Eğer yüksek duvar üzerinde gidersen, onun eni iki arşın olsa, eğri olur-sun.

Yüksek bir duvar üstünde iki arşın eninde bir yol olsa, o yükseklik senin akl-ı cüz'îne bir vehim ilkā eder; sende düşmek korkusu hâsıl olur, bâtının eğri ve müşevveş olur. Çünkü burada muhâkemât-ı akliyye müessir değildir, vehim hâkimdir.

1555. Belki vehim sebebiyle kalbin titremesinden düşersin; vehmî olan korku-ya fehim ile iyi bak!

Duvar üstündeki o geniş yolda vehim sebebiyle kalbine düşmek korkusu düşer; ve neticesinde belki de düşersin. İşte vehmî olan bu korkunun mâhiyyetine fehim ve idrâk-ı tâm ile iyi bak ve dâiresinin ne kadar vâsi' olduğunu düşün! Ulemâ-yı zâhirenin, ulûm-ı evliyâyı inkâr etmeleri de bu vehimdendir.