İçeriğe atla

Hârût'un ve Mârût'un kıssası ve Hak Teâlâ'nın imtihanları üzerine onların cür'eti

19. bölüm / 70 · 2363 kelime · ~12 dk okuma

799. Bundan evvel ondan biraz söylemiş idik; halbuki ne söyleriz? Onun binlerinden birini.

Bu Hârût ve Mârût kıssasını bundan evvel I. cildin ibtidalarında ve ortalarında biraz söylemiş idik. Burada da diğer bir vechinden söylüyoruz; ve sırası düştükçe diğer cildlerde de bu kıssanın hakîkatlerinden bahs edeceğiz. Fakat söylediğimiz nedir? Bu kıssanın rumûz-ı hakāyıkının ancak binlerde biridir.

800. Onun hakkında tahkîkler söylemek istedim; şimdiye kadar ta'vîklerden geri kaldı. [798]

Bu kıssa hakkındaki rumûz-ı hakāyıkın perdelerini açmak istedim; fakat şimdiye kadar sözler sözleri celb etmek sûretiyle vâki' olan teahhürlerden dolayı geri kaldı.

801. Diğer bir cümle dahi onun çoğundan azı, filden bir uzvun şerhi söylenmiş gelsin.

Bu îrâd edeceğimiz dîğer bir cümlede dahi o kıssanın delâlet ettiği rumûz-ı hakāyıkın çoğundan azı ve meselâ filin bir uzvunun şerh ve beyânı söylenmiş olsun.

802. Hârût'u ve Mârût'u dinle; ey bizler senin yüzünün gulâmı ve çâkerleri olduğumuz! Ey senin musaffâ olan vech-i bâtınının kölesi ve çâkerleri olduğumuz Hüsâmeddîn Çelebi, Hârût ve Mârût kıssasındaki incelikleri dinle; şöyle ki:

803. Temâşâ-yı ilâhîden ve şahın istidracının acaiblerinden sarhoş idiler.

"İstidrâc"ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabi hazretleri Istılâhât-ı Sûfiyye'sinde şöyle ta'rif buyururlar: الاستدراج ان يجعل الله تعالى العبد مقبول الحاجة وقتا فوقتا الى اقصى عمره للابتدال بالبلاء والعذاب وقيل الاهانة بالنظر الى المأل Yanî "Allah Teâlâ'nın bir kulunu ömrünün nihâyetine kadar belâ' ve azab ile ibtidal için vakit vakit makbûlü'l-hâce kılmasıdır; ve meâle nazaran ihanettir denilir." Ve diğer ta'rîfi الاستدراج هو ان تكون بعيدا من رحمة الله تعالى و قريبا الى العقاب تدريجا fi, yani istidrâc, Allah Teâlâ'nın rahmetinden tedrîcen uzak ve ikābına yakın olmaktır." Ya'nî Hârût ve Mârût nâmındaki melekler, tecelliyât-ı ilâhiyyenin temâşâsından ve o şâh-ı hakîkînin kulları hakkındaki istidrâcının hâdisât-ı acîbesinden sarhoş olmuş idiler.

804. Hakk'ın istidracından böyle sarhoşluklar vardır; acaba Hakk'ın mi'râcı ne sarhoşluklar yapar?

Hakk'ın istidrâcından ya'nî tecelliyât-ı nüzûliyyesinden böyle sarhoşluklar vâki' olunca, ya acaba Hakk'ın mi'râcı, ya'nî tecelliyât-ı urûciyyesi ne gibi sarhoşluklara sebeb olur, var kıyâs et!

805. Onun tuzağının dânesi böyle sarhoşluk gösterdi; onun in'âmının sofrası neler açmayı bilir!

"Tuzağın dânesi"nden murâd, istidrâcdır ki, netîcesi ibtilâdır ve azabdır. Ve bu istidrâc tecellî-i celâlîdir. "Hân-ı in'âm"dan murâd tecelliyât-ı cemâliyyedir. Ya'nî "Hakk'ın tecelliyât-ı celâliyyesi böyle sarhoşluk îka' ederse, artık onun tecelliyât-ı cemâliyyesinin ne gibi lutuf kapıları açacağını tasavvur et!"

806. Sarhoş ve kemendden kurtulmuş idiler; âşıkça hay ve hûy vururlar idi.

O Hârût ve Mârût mertebe-i melekiyyette tecelliyât-ı ilâhiyyenin temâşâsından sarhoş ve nefis kemendinden kurtulmuş idiler; ve tahâret-i kâmile üzerine olup âşıkça hây ve hûy ederler ve şûrîdelikler gösterirler idi.

807. Yolda bir pusu ve imtihan var idi; onun fırtınası, dağı çöp gibi kapar idi.

O meleklerin hayât-ı melekiyyeleri yolunda kazâ-yı ilâhînin gizlendiği bir pusu ve bir imtihân-ı ilâhî var idi ki, o kazânın ve imtihanın fırtınası, makāmında sabit ve râsih olan bir dağı, saman çöpü gibi kapıp savurur idi.

808. İmtihan onları alt ve üst etti; bunlardan sarhoşun ne vakit haberi olur?

İmtihân-ı ilâhî o melekleri altüst etti; mertebe-i melekiyyette Hak sarhoşlarının bu gibi kazâ-yı ilâhîden ve imtihânât-ı Hak'dan hiç haberleri olur mu?

809. Onun önünde hendek ve meydan birdir; kuyu ve hendek önünde hoş bir meslektir.

Bu gibi bir sarhoşun önünde çukur bir hendek ile düz bir meydan müsâvîdir; ve kezâ derin bir kuyu ile, az derin olan bir hendek o sarhoş için gidilip yürünecek bir mahaldir.

810. O dağ keçisi o yüksek dağın üzerinde zararsız bir yemek için koşar.

[808] Böyle bir sarhoşun hâli, dağ keçisinin hâline benzer; nitekim o dağ keçisi, zararsızca, ya'nî avcıların tuzağına tutulmaktan emîn olarak bir gıdâ tedârik etmek için, o yüksek dağlar üzerinde koşup gezer.

811. Nihayet alef toplar; ansızın hükm-i âsumândan başka bir oyun görür.

O keçi nihâyet o dağın tepesinde otlar; fakat ansızın hükm-i âsumândan ve kazâ-yı ilâhîden başka türlü bir oyun görür, şöyle ki: O Hârût ve Mârût mertebe-i melekiyyette tecelliyât-ı ilâhiyyenin temâşâsından sarhoş ve nefis kemendinden kurtulmuş idiler; ve tahâret-i kâmile üzerine olup âşıkça hây ve hûy ederler ve şûrîdelikler gösterirler idi.

812. Diğer bir dağa nazar atar; o diğer dağın üzerinde dişi keçiyi görür.

813. Derhal onun gözü kararır; sarhoş olarak bundan ona kadar sıçrar.

Karşıkî dağda dişiyi gören keçinin gözü kararır ve şehvet sarhoşu olarak bu dağdan o dağa kadar sıçrar; aradaki uçurumu göremez olur.

814. Ona öyle yakın görünür ki, evin bulaşık çukuru etrafında koşmak kadar.

Keçiye arada koskoca bir uçurum olan o dağ, evin içindeki bulaşık çukuru etrafında dolaşmak kadar yakın görünür. "Bâlûa" ve "belûa" su dökecek çukur ve helâ ma'nâsınadır; cem'i "belâli" gelir.

815. O binlerce arşın ona, iki arşın görünür; nihayet sarhoşluktan ona sıçramak meyli gelir.

816. Vaktaki sıçrar, araya düşer; bî-amân olan her iki dağın arasına.

817. O avcıdan o dağa kaçmış; halbuki onun penâhı, onun kanını dökmüştür.

Ya'nî "O dağ keçisi avcıların taarruzundan kaçmak için onların elleri yetişemiyeceği sarp dağların tepelerini kendisine penâh ve melce' ittihâz etmiş ve oralara kaçmış olduğu halde, onun bu sığındığı mahal, onun sebeb-i felâketi olup kanını dökmüş ve uçuruma düşmüştür."

818. Avcılar bu heybetli kazaya intizaren, o iki dağ arasına oturmuştur.

O keçilerin avcıları, onların bu hallerini bildikleri için, kendi irâdeleriyle başlarına gelecek olan bu kazâ-yı ilâhîye intizâren o iki dağ arasındaki uçuruma oturmuşlardır.

819. Bu keçinin avı ağleb olarak böyle olur; ve yoksa çâlâk ve çeviktir ve düşmanı görücüdür.

Bu beyt-i şerîfde kazâ-yı ilâhîye karşı pek ziyâde hazm ve ihtiyât ile hareket edip türlü türlü tedâbîr-i akliyye ittihâz etmiş olanların, nefsânî arzûları yüzünden kendi elleriyle o kazâyı celb edeceklerine işaret buyrulur.

820. Gerçi Rüstem baş ve bıyık ile olur; onun ayağını tutucu muhakkak şehvet [818] olur.

Gerçi Rüstem nâmını taşıyan pehlivânın heybetli bir başı ve bir bıyığı vardır; ve ondan düşmanları yıldığı için, onun karşısına çıkıp mübârezeye cesâret edemez; lâkin onun ayağının tuzağı muhakkak şehvet ve irâde-i nefsânîsi olur.

Bu beyt-i şerîfde Rüstem pehlivan hakkındaki bir rivâyete işâret buyrulur, şöyle ki: Rüstem Kâbil hükümdarının üzerine yürüdü; hükümdar ona mukābele edemiyeceğini bildiği cihetle, Rüstem'in oğlunu bir tedbîr ile yanına aldı ve kendine tarafdâr yaptı ve Rüstem'in ne sûretle ele geçirileceğini ondan sordu. O da, Rüstem'e asker ile mukābele mümkin olamayıp, bir hile yapılmasını teklif etti. Rüstem'in yolu üzerine gâyet geniş bir kuyu kazdılar ve üstünü belli olmayacak sûrette örttüler. Rüstem zafer ve devlet istihsâli hayâl ve arzûsuyla Kâbil üzerine yürürken o kuyuya düştü; ve onun bu hâli darb-ı mesel oldu.

821. Benim gibi şehvet sarhoşluğundan kesil; şehvet sarhoşluğunu devede gör!

Ey Hak yolunun sâliki, mâdemki insansın; ve Hak Teâlâ insanlara kıymet vermiştir; ve hadis-i kudsisinde یا ابن آدم خلقت الاشياء لاجلك و خلقتك لاجلى ya'ni "Ey ibni Adem, eşyayı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım" buyurmuştur. Ve kezâ Kur'ân-ı Kerîm'de de هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الأَرْضِ جميعاً (Bakara, 2/29) ya'nî "O Allah Teâlâ [ki,] yeryüzünde olan şeylerin hepsini sizin için yarattı" buyurmuştur. Binâenaleyh hayvanlıktan vazgeç de, benim gibi şehevât-ı nefsâniyye sarhoşluğundan kesil; zîrâ şehvet sarhoşluğu hayvanlara yakışır. Nitekim hayvânât içinde şehvet sarhoşluğunu pek bâriz bir sûretde devede gör; zîrâ devede dişisine takarrub hissi hâsıl olduğu vakit yemeden ve içmeden geri kalır ve ağır yüklere tahammül eder. Ma'lûmdur ki, şehevât-ı nefsâniyyenin envâ'ı çoktur, bir kısmı mâl ve câh ve kadın gibi maddî; ve bir kısmı da kibir ve ucüb ve gazab ve hıkd ve hased gibi ma'nevîdir. Bunların hepsi nefsin hazzına aid şeylerdir.

822. Cihânda bu şehvet sarhoşluğunu da melek sarhoşluğunun önünde hakîr bil!.

Ya'nî "Âlem-i kesâfet olan dünya şehvetlerinin sarhoşluğu, âlem-i letâfet olan rûhâniyyet şehvetleri sarhoşluğunun indinde hakîr ve aşağı bil!" Birisi şehvet-i zulmânî, dîğeri şehvet-i nûrânîdir.

823. Onun sarhoşluğu, bunun sarhoşluğunu kırar; o şehvete ne vakit iltifat eder?

O rûhânî ve nûrânî olan şehvetin sarhoşluğu, bu nefsânî ve zulmânî olan şehvetin sarhoşluğunu kırar. Şehvet-i rûhâniyyeden sarhoş olan kimse, hiç nefsânî ve cismânî olan şehvete iltifat eder mi? Bittabi' zevk-ı âlî içinde olan, zevk-ı süflîye elbette meyl etmez.

824. Tatlı suyu içmedikçe, acı su göz içinde nûr gibi latif olur latîf!

Rûhânî ve nûrânî zevkın ne olduğunu duymamış olan kimsenin indinde bu dünyanın zulmânî ve nefsânî olan ezvâk ve şehevâtı göz nûru gibi ona latif görünür latîf! Nitekim dâimâ acı su içip, tatlı suyun vücudundan haberi olmayan kimse, susadığı vakit o acı suyu içince, "Oh ne râhat-bahştır!" der. Eğer tatlı su eline geçse, artık o acı suyun yüzüne bile bakmaz olur.

825. Âsumânın badelerinden bir katre, canı meyden ve sâkîlerden kurtarır.

Âsumânın bâdelerinden, ya'nî aşk-ı ilâhî şarabından bir katra içmiş olan can, artık cismâniyet âleminin rakılarına ve şarâblarına ve gül çehreli sâkîlerine aslâ iltifat edemez olur. Eğer aşk-ı ilâhî da'vâsında bulunan ba'zı kimseler, sûrî rakı ve şarâbdan ve latîf sâkîlerden sarhoş olmaktan zevk almakta sûretde devede gör; zîrâ devede dişisine takarrub hissi hâsıl olduğu vakit yemeden ve içmeden geri kalır ve ağır yüklere tahammül eder. Ma'lûmdur ki, şehevât-ı nefsâniyyenin envâ'ı çoktur, bir kısmı mâl ve câh ve kadın gibi maddî; ve bir kısmı da kibir ve ucüb ve gazab ve hıkd ve hased gibi ma'nevîdir. Bunların hepsi nefsin hazzına aid şeylerdir.

826. Acaba melekler için ve celâletden temiz olan ruhlar için ne sarhoşluklar olur!

Nefsânî ve cismânî olan şehvetlerden böyle sarhoşluklar olursa, acabâ tecelliyât-ı ilâhiyyenin temâşâsında müstağrak olan melekler için ve azamet-i ilâhiyyeden, nefsânî sıfatlardan temizlenmiş olan ervâh-ı kâmilîn için ne sarhoşluklar vâki' olur; artık kıyâs et!

827. Ki, bir kokusuyla onun üzerine gönül bağlamışlar, bu cihan badesinin küpünü kırmışlardır.

O öyle bir şarâb-ı ilâhîdir ki, onun kokusunu duyanlar o şarâba gönül vermişler ve bu dünyanın şarâb ve rakılarının küplerini kırmışlardır. Cenâb-ı Pîr efendimiz o şarabı bir gazellerinde şöyle tavsîf buyururlar: Beyt: "O şarâb-ı ma'nevî öyle bir şarâbdır ki, eğer ondan bir katre damlasa, çorak topraktan derhal bir gülistan zuhûr eder. O öyle bir şarâb-ı la'ldir ki, eğer gece yarısında kaynayıp fışırdasa, gök ile yer arası, ondan nûrlara gark olur."

828. Ancak onların gayri ki, kabirlerde gizlenmiş bir küffâr gibi, ümidsiz ve uzaktırlar.

Ancak o şarabın kokusunu alanların gayri bir tâife vardır ki, onlar toprak altında her iki âlemin ezvâkından mahrûm kalmış olan kâfirler gibi, cesedlerinin kabri içinde, o şarâb-ı rûhânînin kokusunu almaktan ümidsiz ve uzak bir haldedirler. Ya'nî küffârın ervâhı ba'de'l-mevt, âlem-i illiyyîne urûc edemeyip, nasıl toprakta mahbûs kalmışlar ve dünyanın kâzib zevklerine âlet olan cesedlerini kaybedip bu zevkden ve âlem-i illiyyîne de urûc edemeyip, o iseler, muhakkak bilsinler ki, o da'vâ ettikleri aşk-ı ilâhî şarabının katrasını bile içememişlerdir. Ondan dolayı nefsânî sarhoşlukların zevkıne dalmışlardır.

829. Her iki âlemden nâ-ümîd olmuşlardır; nihâyetsiz dikenler ekmişlerdir.

Bu münkirler, sıfât-ı nefsâniyyelerinde müstağrak olmakla, dünyâda elde edilebilecek ezvâk-ı ma'neviyyeden ve âhiretde de mev'ûd-ı ilâhî olan sa-âdetden nâ-ümîd olmuşlardır. Müddet-i ömürlerinde sıfât-ı nefsâniyyeleri ah-kâmını icrâ etmekle nihâyetsiz dikenler ekmişlerdir.

830. İmdi sarhoşluklarından dediler: “Ey yazık, yeryüzüne bulut gibi yağmur vere idik!”

İmdi o Hârût ve Mârût, mertebe-i melekiyyetlerindeki sarhoşluklarının te'sîriyle dediler ki: “Eyyvâh! Yazık bu ehl-i dünyâya, ne olur idi biz ehl-i dünyâ arasında bulunup, yeryüzüne bulut gibi hayât-ı ma'nevî ve rahmet yağmurunu verse idik!”

Hind nüshalarında bu beyt-i şerîfin ibtidâsında şu ünvân vardır: تمنّا کردن Ya'nî “Hârût ve Mârût'un makâm-ı beşeriyyet temennî etmesi ve Hak Teâlâ'nın gayreti.”

831. "Bu zulüm mahalline adl ü insâf ve ibâdât ve vefâ döşese idik!"

832. Bunu dediler; ve kazâ dedi: "Dur! Ayaklarınızın önünde, zâhir olma-yan çok tuzak vardır."

Ya'nî bu iki melek bu sözleri söylediler; fakat kazâ-yı ilâhî dahi onlara: "Durun, o kadar cür'etkârlık göstermeyin; zîrâ ayaklarınızın önünde, ya'nî beşeriyete nüzûlünüzün önünde, sizin görmediğiniz ve bilmediğiniz birçok tuzaklar vardır."

833. Sakın küstâh olarak belâ sahrâsına gitme; sakın körcesine Kerbelâ'ya gitme!

"Belâ sahrâsı" ve "Kerbelâ"dan murâd, âlem-i kesâfet olan dünyâ ve beşeriyyet âlemidir. Ya'nî "Lisân-ı kazâ o meleklere dedi: "Sakın cür'etkârâne bir sûretde belâ sahrâsı olan âlem-i kesâfete ve kanlar dökülen Kerbelâ meydânına müşâbih beşeriyyet sahnesine gitmeyin."

834. Zîrâ hâliklerin kılından ve kemiğinden, sâliklerin ayağı yol bulmaz.

Zîrâ o âlem-i kesâfetde helâk olan efrâd-ı beşerin kıllarından ve kemiklerinden sath-ı arz pek doludur ve zemîn üzerinde yürüyenlerin ayakları, bunların eczâ-yı vücûdlarından ârî basacak bir yer bulamaz. Nitekim Ömer Hayyâm bu ma'nâyı şu rubâîsinde böyle tasvir etmiştir. Rubâî:

"Herbir hayvanın ayağının altındaki bir diken, bir ma'şûkun zülfünün teli ve bir cânânın yanağıdır. Sarayların kubbesindeki herbir kerpiç, bir vezîrin parmağı ve bir sultanın başıdır."

835. Hak buyurdu ki: "Avne eş olan kullar yeryüzü üzerinde hevnen yavaş sürerler."

"Avn" meded ve yardım ve "hevn" tevâzu' ve yumuşaklık demektir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Furkan'da olan وَ عِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يمشونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوناً (Furkan, 25/63) ya'nî "Rahmân'ın kulları olan kimseler, yeryüzünde tevâzu' ile yürürler" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'nî, "Rahmân'ın kulları olan kimseler hayât-ı beşeriyyeleri sahasındaki adımlarını kemâl-i tevâzu' ile ve yavaş yavaş atarlar; ve yolları üzerine kurulmuş olan tuzaklara tutulmamak için, bu tevâzu' ve yavaşlıkları içinde dâimâ ihtiyât üzere bulunurlar." Fakat şeytanın kulları olan kimseler, önlerini ve ardlarını hesab etmeksizin tekebbür ile ve acele ile koşup, nihâyet dâm-ı belâya tutulurlar.

836. Yalın ayaklı ve kafanın ve fikretin ve perhizkârlığın gayri, dikenlikte nasıl gider?

"Belâ sahrâsı" ve "Kerbelâ"dan murâd, âlem-i kesâfet olan dünyâ ve beşeriyyet âlemidir. Ya'nî "Lisân-ı kazâ o meleklere dedi: "Sakın cür'etkârâne bir sûretde belâ sahrâsı olan âlem-i kesâfete ve kanlar dökülen Kerbelâ meydânına müşâbih beşeriyyet sahnesine gitmeyin."

837. Bu kaza söylerdi; lakin onların kulağı, kaynayışlarının hicabı içinde bağlanmış idi.

Ya'nî "Kazâ-yı ilâhî o meleklerin kulağına bu yukarıda söylenen sözleri söylerdi; fakat onlar kendilerinin hâl-i melekiyyetleri içinde sarhoş ve aşk-ı ilâhînin, âlem-i kesâfete çektiği perde ve hicâb içinde kaynamakda olduklarından, kulakları bu sözleri işitemez bir halde idi."

838. Gözleri ve kulakları bağlamışlardır; onların gayri ki, kendinden kurtulmuşlardır.

Kendinin varlığından kurtulup, vahdet-i vücûd-ı Hak'da müstağrak olmuş olan zevât-ı fâniyyeden başkalarının ma'nevî gözlerini ve kulaklarını, mevhûm olan varlıklarının perdesi ve hicâbı ile bağlamışlar ve kapamışlardır.

839. Gözü inâyetten başka kim açar? Gazabı muhabbetten başka kim söndürür?

Kalb gözünü Hakk'ın meded ve inâyetinden başka kim açabilir? Zîrâ âlem-i nefsâniyyet, mazhar-ı-kahr-ı ilâhîdir; ve onun zıddı, rahmet ve inâyetdir. Binâenaleyh zıd, zıddı izâle eder. Ve kezâ muhabbet, gazabın zıddıdır; binâenaleyh âteş-i gazabı dahi, muhabbet-i ilâhiyyeden başkası söndürüp teskîn edemez.

840. Cihanda kimseye tevfiksiz cehd olmasın; ve Allah Teâlâ doğruyu çok bilir.

[839] Hiçbir kimsenin, tevfik-ı ilâhîye mukārin olmayan cehd ve sa'yi olmasın; zîrâ böyle bir cehd ve sa'yin, âkıbetde semeresiz kalması pek melhûzdur. Ve "tevfik"ın ma'nâsı matlûba muvâfakaten esbâbın caʻlidir; bu da meded ve inâyet-i Hak'dır. Ve lübbü ve esâsı, muhabbet-i ilâhiyyedir; ve hubb-i ilâhî, abdin Hakk'a olan muhabbetinden olur. Binâenaleyh bu mes'ele sırr-ı kadere taalluk eder ve sırr-ı kader, abdin ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına menûtdur; ve a'yân-ı sâbite suver-i ilm-i ilâhîdir. Binâenaleyh Allah Teâlâ hazretleri her bir abdin ayn-ı sâbitesinin, lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği ve kendi hakkında muvâfık ve doğru olan şeyi bilir.