Kavmin Dekükî'nin arkasından iktidâ etmesi
68. bölüm / 74 · 1454 kelime · ~8 dk okuma
2132. O Dekükî namazda öne gitti; kavim atlas, o tırâz gibi geldi.
"Tırâz" sırma veyâ ipekten elbiseye dikilen işâretler ve nakış ve nigâr ma'nâsınadır. Burada, nakış ma'nâsınadır. Ya'nî "Dekūkî hazretleri namazda imâmet için abdâl-i seb'anın önüne geçti; ve bu vasfında o abdâl-ı seb'a, at- lastan bir kumaş ve Hz. Dekükî ise o kumaşın nakşı gibi oldu."
2133. O şahlar o nâmdar olan muktedânın arkasına kıtâr olarak iktidâ ettiler.
"Kıtâr" kesre ile, nesak-ı vâhid üzerine olan bir parça ma'nâsınadır; cem'i "kıtar" ve "kıtarât" gelir. (Akrebü'l-Mevârid)
2134. Vaktaki tekbîrlere makrûn oldular, kurban gibi cihandan hariç oldular.
Vaktāki namaz içindeki tekbîrlere makrûn oldular ve "Allâhu ekber" deme- nin ma'nâsına daldılar, bu tekbîrler bıçak gibi onların cismânî varlıklarının bo- ğazını kesti; kurban gibi âlem-i sûretden ve cismâniyetten dışarıya çıktılar; ya'nî havâss-i hamselerinin ahkâmından dışarıya çıkıp, âlem-i bâtına girdiler.
2135. Ey imâm, tekbîrin ma'nâsı budur ki: "Ey Huda! Senin huzûrunda kur- bân olduk."
"İmîm" imâm kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'nî, "Allâhü ekber" demenin ma'nâsı: "Yâ Rab! Senin huzûrunda mevhûm olan bu cismânî varlığımızı ve nefs-i hayvânîmizi kurbân ettik" demektir. Ma'lûm olsun ki "Allâhü ekber" lügat ma'nâsı i'tibâriyle "Allah her şeyden büyüktür" demek olur. Bu ma'nâda Hak ile eşyâ arasında bir nisbet ve mukāyese isbât ve binnetîce vücûd-ı Hak tahdid edilmiş olur. Zîrâ bir şey, bir şeyden büyük olunca, ikisinin hudûdu ayrı olmak lâzım gelir; halbuki ehl-i hakikat indinde vücûd-ı Hak'dan başka bir vücûd yoktur ki, mukāyese ve nisbet vâki' olabilsin. Binâenaleyh onların indinde "Allâhü ekber" demenin ma'nâsı: "O'nun mertebe-i zât-ı ulûhiyyeti, yine kendisinin bilcümle merâtibinden ekber ve bu merâtibin cümlesi O'nun zât-ı ulûhiyyeti muvâcehesinde mahv ve fânî" demek olur.
2136. Zebh vaktinde "Allâhü ekber" ediyorsun; öldürmeğe layık olan nefsin zebhinde de böyledir.
Hayvanı zebh edeceğin vakitde "Bismillâhi Allâhü ekber" diyorsun; öldürmeğe lâyık olan nefs-i hayvânînin zebhinde de yine böyle yapmak lâzımdır.
2137. Ten İsmail gibi ve cân Halîl gibidir. İri cisim üzerine can tekbîr etti.
"Nebil" üstâd ve dânâ ve iyi ma'nâlarınadır. Şurrâh-ı kirâm büyük ve semiz ma'nâlarını dahi verirler. Yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzere, her sınıf halkın istifadesine mahsûs olan bu Mesnevî-i Şerîf'de kavl-i meşhûra binâen cenâb-ı Pîr efendimiz zebîhi İsmail (a.s.) olarak zikr ettiler; halbuki zebîh, keşfen İshak (a.s.) dır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshakî'de "Zebih İshak (a.s.) dır" buyurdukları gibi, cenâb-ı Pîr efendimiz dahi Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar. Beyit: اسحق نبی باید بودن اسحق منى من والد تو قربان شده خاک در من کی بشکنمت ای کوهر من "Benim hâk-i derimde kurbân olmuş İshak nebî olmak lâzımdır; sen benim İshâk'ımsın, ben senin babanım. Ey gevherim, ben seni ne vakit kırarım?"
"Nebil" büyük ve iri ma'nâsına olduğu vakit, cisim "büyük koç"a teşbîh buyurulmuş olur. Ve dânâ ve iyi ma'nâsına olduğu vakit, tarîk-ı Hak'daki ma'rifetine binâen kurbân olmak için, İshak (a.s.) gibi kemâl-i teslîmiyyete işâret olur. Ya'nî, "Cisim İsmail veya İshak (aleyhime's-selâm) gibidir. Ve cân dahi, onların babaları olan İbrâhîm Halilullâh (a.s.) gibidir. İri veyâ iyi cisim üzeri- ne, onu zebh için cân tekbîr etti."
2138. Ten, şehvetlerden ve hırstan ölmüş oldu. Namazda "bismillah" ile mez- bûh oldu.
Namazda çekilen besmele ile ve alınan tekbir ile, rûh-ı hayvânî boğazla- nıp, cisim şehvetlerden ve hırstan ölmüş oldu; fakat namazdaki besmele ve tekbîr ile her cisim boğazlanmaz; belki yukarıda beyân buyurulan cism-i ne- bil boğazlanır. İmdi evliyâullâhın cisimleri, dânâ ve iyi olduğundan, bu mez- bûhiyyet hâli onlarda vâki' olur. Bizim gibi ehl-i gafletin namazdaki ahvali- ni beyâna hâcet yoktur.
2139. Kıyâmet gibi Hakk'ın huzurunda saflar vurup hesaba ve münâcâta gelmiş oldular.
Kıyâmet kopmuş ve ahkâm-ı nefsâniyye kalkıp, yerine ahkâm-ı rûhâniy- ye kāim olmuş gibi, o tâife-i aliyye namazda Hakk'ın huzûrunda saflar dü- züp, amellerinin muhâsebesine ve Hakk'a münâcâta gelmiş oldular.
2140. Kıyâmetin doğru kalkıcısının misali üzere, Yezdân'ın huzûrunda yaş dökücü olarak durmuş oldular.
"Resthîz" kıyamet, "râst-hîz" vasf-ı terkîbî olup, doğru kalkıcı demektir. "Kıyâmetin doğru kalkıcısı"ndan murâd, sûreti insan olduğu gibi, bâtını da insan olan kâmillerdir. Zîrâ sâir efrâd-ı insâniyyede hangi hayvanın sıfatı gâ- lib ise, bâtını o hayvân sûretinde olur ve onlar kıyâmetin doğru kalkıcısı ola- mazlar; zîrâ kāimen yürümek insana mahsûstur. Nitekim âyet-i kerîmede işâret buyurulur: أَفَمَن يمشي مكبا على وجهه أهدى أمن يمشي سويا على صراط مستقيم (Mülk, 67/22) Ya'nî "Acabâ yüz üstü sürünerek yürüyen kimse mi? Yoksa kāimen sırât-ı müstakîm üzerinde yürüyen kimse mi hidâyete vâsıldır?" Ya'nî o tâ- ife-i aliyye kıyâmette insan sûretinde kalkanların misâli üzere, yaş dökücü olarak namazda huzûr-ı ilâhîde durmuş oldular.
2141. Hak buyurur ki: "Benim sana verdiğim mühlet içinde, bana ne getirdin?"
Cenâb-ı pîr efendimiz, bu ve âtîdeki beyitlerde, bilcümle mü'minlere namazın her bir vaz'iyyetinde mülâhazası muktezî olan ma'nâları ta'lîm buyururlar.
2142. "Kendi ömrünü nede nihayete götürdün, gıdâyı ve kuvveti nede fânî ettin?"
"Sana verdiğim ömrü, ne gibi şeylere sarf ettin; ni'metlerimi yedin, içtin ve sende onlardan kuvvet hâsıl oldu; bu kuvveti ne gibi amellerde erittin?"
2143. "Göz gevherini nerede eskittin? Beş hissi, nerede süzdün?"
"Ni'met rü'yetinin mahalli olan göz gevherini nerelerde kullanıp eskittin? Beş hissini, nerelerde süzüp, döktün ve ifnâ ettin?"
2144. "Gözü ve kulağı ve aklı ve Arş'ın gevherlerini harc ettin; ferşten ne satın aldın?"
"Benim arş-ı Rahmân'ımın ve âlem-i sıfatımın gevherleri olan görmeyi ve işitmeyi ve aklı, âlem-i ef'âlim olan bu arz-ı süflîde harc ettin; onun mukābilinde ferşten, ya'nî bu arz-ı süflîden ne satın aldın?" Zîrâ الدنيا مزرعة الآخرة ya'ni "Dünyâ, âhiretin tarlasıdır."
2145. "Bel ve kazma gibi, sana el ve ayak verdim; ben bağışladım; onlar ne vakit kendinden oldular?"
"Ey kulum, sana çalışmak işareti olarak bel ve kazma gibi el ve ayak âletlerini verdim. Bunları sana, ben ihsân ettim; onlar senin vücûdunda kendi kendilerine mi oldular? Sen bu âletleri nerelerde kullandın?"
2146. Bunun gibi dertli haberler, hazretten böyle yüz binlerce gelir.
2147. Kıyâm içinde bu sözler rücü' tutar; o hacâletten rükû'da iki kat olur.
Namazın kıyâm vaz'iyeti içinde Hakk'ın bu dertli ve tevbîhli hitâbları ku- la râci' olur ve o kul ise Hakk'ın bu tevbîhlerinden utandığı için, beli bükü- lüp, iki kat olur; ve bundan namazın rükû' vaz'iyeti husûle gelir.
2148. Hacletten durmak kuvveti kalmadı; rükû'da utanmaktan dolayı bir tes- bih okudu.
Tevbîhât-ı ilâhiyyeden utandığı için, o kulun artık ayakta duracak kuvveti kalmadı; rükû'da iki kat oldu ve bu rükû' hâli içinde utanması sebebiyle "Süb- hâne Rabbiye'l-azîm" ["Yüce Rabbimi tesbih ederim!"] diye bir tesbih okudu.
2149. "Tekrar rükü'dan baş kaldır ve Hakk'ın cevabını ta'dâd et!" diye fer- mân erişir.
"Rükû'dan başını kaldır ve sorulan suallerin cevabını ver!" diye Hak Te- âlâ hazretleri tarafından fermân gelir.
2150. O utangan rükû'dan baş kaldırır; o ameli ham olan, tekrar yüz üstü düşer.
O, ameli sâlih olmayan kimse, emr-i ilâhî üzerine rükû'dan baş kaldırır; fakat hayâsından tekrar yüz üstü düşüp, secde hâline gelir.
2151. Tekrar ona: "Secdeden baş kaldır ve amelinden açık haber ver!" diye fermân gelir.
2152. O baş kaldırır, diğer defa utanmış olarak yine yılan gibi yüz üstü düşer.
2153. Tekrar buyurur ki: "Baş kaldır ve açık söyle ki, senden inceden inceye isteyeceğim."
Hak Teâlâ hazretleri tekrâr buyurur ki: "Secdeden baş kaldır ve açık söyle; zîrâ sana olan ni'metlerimin ve ihsanlarımın mahall-i sarfını senden inceden inceye sorup, cevâblarını isteyeceğim!"
2154. Ona ayakta durmak kuvveti olmaz; zîrâ heybetli hitâb, onun canı üzerine vurdu.
O kulun ayakta duracak kuvveti kalmayınca, ağır yük mesâbesinde olan suâl ve hesâb-ı ilâhîden dolayı otura kalır ki, bu da namazın ka'de hâlidir. Bu vaziyet içinde Hak Teâlâ hazretleri ona: "Sorduğum suâllerin cevâbına dâir açık söz söyle!" der.
2155. Böyle olunca, ağır yükten dolayı ka'dede oturur. Hazret ona: "Beyân ile söz söyle!" der.
O kulun ayakta duracak kuvveti kalmayınca, ağır yük mesâbesinde olan suâl ve hesâb-ı ilâhîden dolayı otura kalır ki, bu da namazın ka'de hâlidir. Bu vaziyet içinde Hak Teâlâ hazretleri ona: "Sorduğum suâllerin cevâbına dâir açık söz söyle!" der.
2156. "Sana ni'met verdim, söyle şükrün ne idi? Sana sermaye verdim, âgâh ol ve kârı göster!"
"Sana ni'met, ya'nî vücuduna sıhhat ve havâss-ı hamsene kuvvet verdim. Söyle bunları benim emrim dâhilinde kullanmak sûretiyle şükür ettin mi? Yoksa bunları huzûzât-ı nefsâniyyen yolunda ve benim emirlerim hilâfına mı kullandın? Bununla beraber lisânen şükr ederek, benim şükrümle istihzâ etmek girdabına mı düştün? Sana sermâye-i ömrü verdim; bunu sarf ederek ne kazandın, göster bakalım?" Bu beyitlerde أول ما يسئل العبد يوم القيامة عن النعيم ya'nî "Yevm-i kıyâmetde abd evvelâ ni'metten suâl olunur" hadîs-i şerîfine ve إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولًا (İsrâ, 17/36) ["Kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur"] âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.
2157. Selâmda yüzü sağ ele, enbiyanın canı ve o kerîmler tarafına getir!
"Sağ el"den murâd, ashâb-ı yemîn olan enbiyâ ve evliyâ ve sâlihîndir. Nitekim yukarıda 2114 numaralı beyt-i şerîfde در تحیات و سلام الصالحين مدح جمله انبيا آمد عجين ["Sâlihlerin tahiyyâtında ve selâmında, cümle enbiyânın medhi mahlût geldi"] buyurulmuş idi. Zâten ikinci mısrâ' "dest-i râst"ı müfessirdir.
2158. Ey şahlar! şefâat ki bu alçak, onun ayağı ve kilimi çamur içinde kaldı?
"Selâm vaziyeti"nde olmak, ashâb-ı yemîn olan enbiyâdan, evliyâdan ve bilcümle ibâd-ı sâlihînden şefâat taleb etmek ve istimdâd eylemektir.