Kıyâmetde muhasebe-i Hakk'ın heybetinden, sağ el tarafına selâm işâretinin ve enbiyâdan istiânenin ve şefâat istemenin beyânı
69. bölüm / 74 · 756 kelime · ~4 dk okuma
2159. Enbiyâ derler ki: "Çâre günü gitti. Çâre, büyük el âleti orada idi."
"Efzâr" dülgerin testeresi ve terzinin iğnesi gibi el âleti ma'nâsınadır. Burada "el âleti"nden murâd, cisim ve a'zâ-yı dünyevîdir. Zîrâ yevm-i kıyâmetteki cisim ve a'zâ, çalışmak için olan âlet nev'inden değildir. Ya'nî, muhâsebe-i Hakk'ın heybetinden korkup, âciz kalan kimsenin, yevm-i kıyâmette enbiyâdan yardım ve şefâat istemesini teemmül ederek, namaz kılan kimsenin sağ tarafına verdiği selâmda da, enbiyâdan istimdâd ve istişfâ' etmesi ve bunun neticesinde de onlardan vâki' olacak hitâbı tahattur etmesi lâzım gelir. Âhirete eli boş gidip, şefâat isteyenlere, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) buyururlar ki: "Bugün için çâre tedâriki günü olan dünyâ günleri gitti; çâre bu günün azığını tedârike mahsûs olan el âleti, o hayât-ı dünyeviyyede idi." Bu beyt-i şerîfde, hadîs-i şefâate işâret buyurulur. Bu hadis-i şerîfe nazaran, bu ümmet-i Muhammed, ehvâl-i kıyâmeti görünce evvelâ Âdem ve sonra Nûh ve İbrâhîm ve Mûsâ ve Îsâ (aleyhimü's-selâm)dan şefâat isteyecekler ve onlardan böyle cevâb alacaklardır.
2160. "Ey bedbaht, vakitsiz kuşsun, git! Bizim terkimizi söyle, bizim katımızda olma!"
"Sen vakitsiz öten kuşsun ey bedbaht! Zîrâ sen dünyâda iken bizim ahvâl ve ahlâkımızı numûne ittihâz etmek sûretiyle bizden şefâat isteyecek idin; ve hayât-ı dünyeviyyede nefsinin arzûları yoluna değil, bizim yolumuza gidecek idin. Mâdemki öyle yapmadın, bu zamanda bizi bırak; ve bizi şefâat emrine tahrik ederek, bizim hâlimizi teşvîşe çalışma; zîrâ Hakk'ın izni olmadıkça, şefâat imkânı yoktur." Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ (Bakara, 2/255) ["İzni olmadan O'nun indinde kim şefâat edebilir"] buyurulur.
2161. Yüzünü sol el tarafına döndürür; kavim ve kabîlesi ona derler ki: "Sus!"
"Sol el"den murâd, anası ve babası ve bilcümle akrabâsıdır. "Hap" Fârisîde sâkit ol, sus, ma'nâsınadır. Bu muhasebe-i ilâhiyye esnasında şefâat istediği enbiyâdan bu cevabı alınca, o kimse akrabâsı ve taallukātı tarafına teveccüh edip, onlardan imdâd umar. Bu beyt-i şerîfde يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ (Abese, 80/34-35) ya'nî "O yevm-i kıyâmette kişi kardeşinden ve anasından ve babasından kaçar" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
2162. "Agâh ol, fâil-i mutlaka kendi cevabını söyle. Ey efendi biz kimiz? Bizden el kaldır!"
Bu beyt-i şerîf, o kimseye, akrabâ ve taallukātının cevabıdır. Ya'nî, "Sus! Oraya, buraya baş vurma, fâil-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin suallerine karşı cevab ver. Biz kimiz ki, bizi araya sokmaya çalışıyorsun, bizden el kaldır!"
2163. Ne bu taraftan, ne o taraftan çare oldu; o bîçare gönüllünün canı yüz parça oldu.
2164. O miskîn kişi, cümleden ümidsiz oldu; böyle olunca her iki elini duâya kaldırır.
2165. Der ki: "Ey Hudâ! Cümleden ümidsiz oldum, müntehâsız olan Evvel ve Âhir sensin!"
"Müntehâsız olan Evvel ve Âhir" ta'bîriyle Hak Teâlâ hazretlerinin ezelen ve ebeden hâlikıyyetine ve keyfiyyet-i halkın dahi ezelî ve ebedî olduğuna ve ancak efrâd-ı mahlûkātın evveli ve âhiri olup, ecele tâbi' olduklarına işâret buyurulur. Zîrâ evveliyyet ve âhiriyyet sıfatlarının Hakk'a izâfesi, ancak mahlûkun vücûduyla mümkin olur. Hak Teâlâ efrâd-ı mahlûkattan herhangi birinin tekevvününden evvel mevcûd olduğu gibi, onların fenâsı ve zevâli hâlinde de, o mahlûkun âhiri olarak mevcûttur. İmdi Hak, "müntehâsız Evvel ve Âhir" olunca, Hakk'ın sıfat-ı hâlikıyyet ile tecellî etmediği bir ân olmamış olur; ve böyle olunca da, keyfiyyet-i halk ezelî ve ebedî olur. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî (k.s.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 367. bâbında bu husûsu beyân buyururlar.
2166. Namazda bu latîf işareti gör, tâ bilesin ki bu yakînen olacaktır.
Ey sâlik! Namaz kılarken, namazın içinde bulunan bu latîf işaretleri gör ve bil ki, bu hâl ba'de'l-mevt yakînen ve muhakkak sûretde herkesin başına gelecektir. Ma'lûm olsun ki, bu namazdaki muhasebe keyfiyetini cenâb-ı Pîr efendimiz, ahvâl-i avâma göre tasvîr buyurmuşlardır. Hitâbât-ı ilâhiyye sâliklerin merâtib ve makāmâtına göre değişir. Ahvâl-i avâm başka, ahvâl-i havâs başka ve ahvâl-i ehassu'l-havâs ise kezâ başkadır. Ve bu başkalıklar bu Mesnevî-i Şerîf'de sırası düştükçe, cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından beyân buyurulur.
2167. Namaz yumurtasından yavruyu dışarıya çıkar; kuş gibi ta'zîmsiz ve tertibsiz baş vurma!
Beyt-i şerîfde namazın zâhiri yumurtaya ve bâtınındaki hayât-ı ma'nevî dahi civcive teşbih buyurulmuştur. Yumurtadan civciv çıkması, o yumurta- nın harâretle terbiyesine mütevakkıftır; ve namaz yumurtasının harâretle ter- biyesi ise, kalb-i sâlikin kendi mertebe ve makāmı dâiresinde hâlikına tevec- cühü ve Hak'la muhâtabasıdır. Nitekim hadîs-i şerîfde لا صلوة الا بحضور القلب ya'nî "Namaz ancak huzûr-ı kalb ile olandır" buyurulur. İmdi yumurtanın kabuğu bozuk olduğu vakit, civciv çıkamıyacağı gibi, namazın zâhiri dahi Resûl-i zîşânın ta'lîm buyurduğu vecihle, ta'dîl-i erkân ile olmazsa, onda ha- yât-ı ma'neviyye hâsıl olmaz. Binâenaleyh, beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ında beyân buyurulduğu üzere kuşların yerden yem toplaması gibi ta'zîmsiz ve tertibsiz secdeye baş koymamak ve namazın her vaz'ında huzûr-ı Hak'da ol- duğunu teemmül ile, edeb dâiresinde hareket etmek lâzımdır.