Mûsâ (a.s.)ın gelmesini Fir'avn'ın rü'yâda görmesi ve düşünce tedariki
21. bölüm / 74 · 605 kelime · ~4 dk okuma
841. Fir'avn'a mensûb olan cehd, vaktâki tevfiksiz idi, o her neyi dikmek istedi ise sökmek oldu.
Fir'avn'ın kazâ-yı ilâhîye karşı tedbîrler ittihâzıyla sa'yi tevfiksiz idi; ya'nî o tedbirler kendi ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği şeyler değil idi; binâenaleyh tedbîrleri aksine zuhûr etti ve dikmek istedi, sökmek oldu.
842. Onun hükmünde müneccimden bin kimse ve muabbir ve sâhirden dahi sayısız kimse var idi.
"Müneccim" ilm-i nücûm vâsıtasıyla hâdisât-ı âtiyeyi keşf eden kimselerdir ve "muabbir" rü'yâ ta'bîrinde mâhir olanlardır. Ya'nî "Fir'avn'ın emrine tâbi' çok müneccim ve muabbir ve sihirbaz kimseler var idi."
843. "Mûsâ'nın kudumu, Fir'avn'ı ve onun mülkünü harab edecektir" diye ona gösterdiler.
Fir'avn'a rü'yâsında Mûsâ (a.s.)ın zuhûr edip, mülkünü harâb edeceğini haber verdiler.
844. Muabbire ve nücûm ehline: "Hayâlin ve uğursuz rü'yânın def'i nasıl olur?" diye söyledi.
Fir'avn bu rü'yâdan ürktü, muabbirlerini ve müneccimlerini topladı: "Zihnimde takarrur eden bu korkunç vehim ve hayâlin ve o uğursuz rü'yânın def'i için ne tedbir ittihâzı lâzım gelir?" diye sordu.
845. Hepsi ona: "Bir tedbîr yapalım; doğmak yolunu rehzen gibi vuralım!" dediler.
Gerek muabbirler ve gerek müneccimler: "Bu kudûm ve zuhûra mâni' olmak için tedbirler ittihâz edelim ve yol kesiciler yolcuların yolunu nasıl vururlar ise, biz de bu gelecek çocuğun doğmak yolunu öylece keselim" dediler.
846. Akıbet o gece erişdi ki, onun mevlidi idi; o Fir'avnîler bunu re'y gördüler
847. Ki, o gün sabahleyin meclisi ve pâdişâhın tahtını meydan tarafına dışarıya çıkarsınlar.
Ya'nî "O muabbirler ve müneccimlerin yaptıkları tedbîr, Mûsâ (a.s.)ın ana rahmine düşeceği geceden bir gün evvel sabahleyin erkenden meclisi ve pâdişâhın oturduğu tahtı saray meydanına dışarıya çıkarmak; ve sonra âtîdeki tedbirleri de yapmak idi."
848. İmdi emrettiler, şehir içinde alenen hükümdar tarafından dellallar çağırsınlar.
849. "Es-salâ ey cümle İsraîlîler, şah sizi o mekândan çağırıyor!"
850. "Tâ ki size nikābsız yüz göstersin; size mükâfât için ihsân etsin!"
Ya'nî dellâllar: "Ey İsrâîl'e mensûb olanlar es-salâ! Fir'avn sizin hepinizi ev- lerinizden saray meydanına çağırıyor. Şimdiye kadar mahrûm olduğunuz hu- zûruna da'vet ediyor. Size nikābsız yüzünü gösterecek ve sizlere mükâfât kas- dıyla ihsanlar edecektir!" diye bağırdılar. "Es-salâ" umûm için taâm ihzâr olun- duğu ve soğuklarda ateş yakıldığı vakit da'vet ma'nâsını mutazammın olan bir nidâdır. "İsrâîl" Ya'küb (a.s.)ın lakabıdır; İbrânîce "müntehab-ı Hak" demektir.
851. Zîrâ o esîrlere uzaklığın gayri yok idi; Fir'avn'ı görmeğe izin yok idi.
Bu da'vet, Benî İsrâîl için bir lutf-ı mahsûs telakkî olunurdu; çünkü onlar Fir'avn'ın tebeası olan Kıbtîler arasında esîr idiler; ve bu gibi esîrler aslâ Fir'avn'ı göremezler ve Fir'avn'ın yüzüne bakamazlar idi; zîrâ memnû' idi.
852. Eğer yolda onun önüne düşseler idi, o yasaktan dolayı yüz üstü yatarlar idi.
Efrâd-ı Benî İsrâîl eğer yolda Fir'avn'a tesadüf etseler idi, yüzüne bakmak onlara yasak olduğu için, hemen yüz üstü yere kapanırlar idi. "Yâse" yasak demektir.
853. Yasak bu idi ki, hiçbir esîr vakitli vakitsiz o emîrin yüzünü görmiye.
854. Yolda çavuşların sesini işittikleri vakit görmemeleri için, yüzü duvara çe- vireler.
Ber-mûcib-i emr-i Fir'avnî, esîrler yolda Fir'avn'un alayına tesadüf eder- ler ve açık bir meydan olursa, yere kapanacaklar; ve eğer mebânî arasında tesadüf ederlerse, derhal yüzlerini duvara çevirecekler idi.
855. Ve eğer onun yüzünü görürse, o mücrim olur; en fenâ olan şey, onun ba- şına gider.
Benî İsrâîl'den biri bu yasağa ehemmiyet vermeyip Fir'avn'ın yüzüne ba- karsa cinâyet işlemiş olur. Ve en fenâ ve ağır cezâ ne ise, o bîçâre hakkında zâbıta me'mûrları onu tatbik ederler idi.
856. Onlara mümteni' olan likānın hırsı var idi; çünkü ademî, men' olunduğu şey hakkında harîsdir.
Efrâd-ı Benî İsrâîl Fir'avn'ın yüzüne bakmaktan memnû' oldukları için, onların içinde de Fir'avn'ın menhûs yüzünü görmeğe bir hırs ve bir şiddetli arzû var idi. Çünkü men' olunduğu şey hakkında harîs olmak insanın tıynetinde merkûz olan bir hâssadır.