İçeriğe atla

Nazm edicinin özür söylemesi ve onun yardım istemesi

39. bölüm / 74 · 1761 kelime · ~9 dk okuma

1484. Ey cenîn gibi takāzā edici derûn, mâdemki bunun itmâmını takāzā ediyorsun!

Bu bahisde "nazm edici"den murâd, cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleridir. Bu Mesnevî-i Şerîfin teshil-i nazmı için Cenâb-ı Hak'dan yardım niyâz ederler. "Takāzā-ger" arzû gösterici demektir. Bundan evvelki kıssada, zahmetsiz rızık niyâz eden tenbelin rızkı olan öküz duâda ve niyâzda ısrârı üzerine, evinin kapısını kırıp, ayağına gelmiş idi. Hz. Pîr efendimizin bâtın-ı şerîflerinde de bu Mesnevî-i Şerîfin âlem-i zuhûra gelmesi arzûsu bulunduğundan, onlar da nazm-ı Mesnevî'nin kolayca itmâmı için Cenâb-ı Hakk'a münâcât edip buyururlar ki: "Ey ana karnındaki cenînin âlem-i zuhûra gelmesini istemesi gibi, bu Mesnevî-i Şerîfin meydana gelmesini takāzā edici olan bâtın, mâdemki bu Mesnevî'nin itmâmını takāzâ ediyorsun."

1485. Kolay yap, yol göster, tevfik ver! Yâhut takāzayı bırak, bizim üzerimize koyma!

Mesnevî-i Şerîfin zuhûru, cenâb-ı Pîr efendimizin bâtın-ı şerîflerinin takāzāsıdır. Münâcâtlarında bâtın-ı latîflerine hitâbın vechi budur ki: İnsân-ı kâmilin bâtını, mazhar-ı ism-i Zât'dır. Ve Hakk'ın ism-i Zât'ı, câmi'-i cemî-i esmâ ve sıfatdır. Binâenaleyh onların bâtınlarında hâsıl olan irâde, Hakk'ın irâdesi olur; bu hâl, makām-ı ittihâdın îcâbıdır. Nitekim bu ma'nâya işâreten sultânu'l-ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri (k.s.) şöyle buyururlar: "Otuz yıl vardır ki, Hak buyurdu, ben onu yaptım; şimdi otuz yıl var ki, ben söylerim Hak onu yapar." Ve cenâb-ı Pîr efendimizin kırk sene hizmet-i âlîlerinde bulunan Ferîdûn ibn Ahmed Sipehsâlâr hazretleri bu kelâmı şöyle îzâh buyurur- lar: "Zîrâ mebâdî-i sülükde henüz onun irâdesi, irâde-i Hak'da müstehlek değil idi; otuz yıl kendi nefsini, Hakk'ın evâmir ve nevâhîsine mutâvaata sevk etti. Ve otuz yıldan sonra, onun irâdesi, irâde-i Hak'da fânî oldu ve onda Hakk'ın iradesinden başka irâde kalmadı; ve ondan ancak Hakk'ın dilediği sâdır olur; ve onun dilediği, ancak Hakk'ın buyruğudur. Meselâ bir kimse denize düşse, onun hareketi mevcûd oldukça, eli ve ayağı, denizin hareketi hilâfında çırpınır; tamâmiyle gark olup, hiçbir hareket kalmayınca, ondan sonra onun hareketinin hükmü, denizin hareketidir. Ve Hz. Mevlânâ efendimiz bu ma'nâda Mesnevîlerinde şöyle buyururlar: Nazmen tercüme: Âb-ı deryâ ölüyü yüzde tutar Diri düşse denize, ka'ra batar Kalmasa vasf-ı beşerden âsâr Başına kor seni bahr-i esrâr

Binâenaleyh eğer bir kâmilden bu halde, bu ma'nâya dâir bir söz sâdır olursa, Hak'dan sâdır olmuş olur." Bu îzâhattan anlaşıldığı üzere Hz. Pîr'in bâtın-ı şerîfleri Hak olup, Bu Mesnevînin zuhûru da ind-i Hak'da matlûb olduğundan, cenâb-ı Mevlânâ (k.s.) Hak olan bâtınlarına hitâben "Bu Mesnevînin nazmını kolay yap, kullarının irşâdı için yol göster, muvaffakıyyet ihsân et; yâhud bu irâde-i ilâhiyyeyi ref' eyle, bizim üzerimize bu yükü yükletme رَبَّنَا وَ لا تَحَمَلْنَا مَا لا طَاقَةَ لنا به (Bakara, 2/286) ya'nî "Ey bizim Rabb'imiz tâkatımız olmayan şeyi bize yükleme!" buyururlar.

1486. Mâdemki müflisten altın takāzā ediyorsun, ey Ganî olan şah, gizlide altın bağışla!

Mâdemki müflis olan bu vücûd-ı beşerden, altın gibi olan maârif ve hakāyık-ı ilâhiyyeni taleb ediyorsun, ey Ganî olan şâh-ı hakîkî, gizlide ve bâtında o müflise, o istediğin altını yine sen ihsân et!

1487. Sensiz şâm ve seher, nazım ve kafiye, ne vakit mecâl tutar ki, nazara gelsin?

İlâhî nazım ve kāfiye kisvesiyle mütecellî olan dahi sensin. Binâenaleyh akşam ve sabah söylediğim bu Mesnevî-i Şerîfin nazmının ve kāfiyesinin, sensiz nazar-ı kalb ve akla gelmeğe mecâli ve tâkatı var mıdır?

1488. Ey Alîm! Nazım ve tecnîs ve kāfiyeler, korkudan senin emrinin bendesidirler.

"Ters" ve "bîm" korku ma'nâsına olup, kelimât-ı müterâdifedendir. "Nazım" kendisinde vezin ve kafiye mu'teber olan nutuk ve ibâredir; "şiir" dahi derler. "Tecnîs" muhassenât-ı kelâmiyyeden olup, lafzan birbirine müşâbih ve mücânis ve ma'nen mugâyir olan lafızları bir fikrada zikir ve cem' etmeğe derler. Bunun da envâ'ı vardır. "Cinâs-ı tâm", "cinâs-ı nâkıs" ve "cinâs-ı münharif" ve "cinâs-ı lâhık" ve "cinâs-ı kalbî"dir. Bunların hepsi bu Mesnevî-i Şerîf'de geçer. Burada her birerlerinin ta'rîfâtı uzun ve maksaddan tebâud edilmiş olur. "Kāfiye" ebyât ve eş'ârın âhirlerinde tekerrürü lâzım gelen hurûf-ı ahîrenin harekât ve sekenâtında, ittihâd ve ittifakına derler. Bunun da "kāfiye-i mücerrede", "kāfiye-i mürekkebe", "kāfiye-i müreddefe" olmak üzere nevi'leri vardır.

"Ey Alîm olan Allah'ım! Nazım ve sanâyi'-i şi'riyyeden olan tecnîs ve kāfiyeler, korkudan senin emrinin bendesidirler. Zuhûrlarına emrin taalluk edince, hepsi korkudan lerzân olup âlem-i sûrete koşarlar."

1489. Vaktaki her şeyi temyîzli ve temyîzsiz olan zâtı tesbih edici ettin,

Vaktāki temyîz sahibi olan melâike ve cin ve insân gibi mahlūkātını ve temeyyüz sahibi olmayan cemâdât ve nebâtât ve hayvanatı وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (İsrâ', 17/44) ya'nî "Hakk'ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğun vecihle, tesbih edici yaptın,

1490. Her biri başka bir nevi' üzere tesbih söyler; onun hâlinden bu habersizdir.

Bu mahlûkātın her birisi başka türlü tesbih ederler. Kimi lisân-ı kāl ile ve kimi lisân-ı hâl ve isti'dâd ile Hakk'ı tenzih eder. Bununla beraber, lisân-ı kāl ile tenzih eden insanların, lisân-ı hâl ile tenzîh eden mahlûkātın tesbihinden habersizdir.

1491. Ademî, cemâdın tesbihini münkirdir, halbuki o cemad ibârelerde üstaddır.

Cemâdâtın tesbihi hakkındaki îzâhât [1006-1022] numaralı beyt-i şerîflerin îzâhında geçti.

1492. Belki yetmiş iki milletin her biri, şek içinde birbirinden habersizdir.

İnsan, cemâdâtın ve nebâtâtın ve hayvânâtın hemcinsi olmadığından, onların tesbihlerinden ve Hakk'ı tenzîhlerinden bî-haberdirler; belki yekdiğerinin hemcinsi olan yetmiş iki millete mensûb insanlar bile, şek içinde birbirinden habersizlerdir; ve her bir milletin kendisine mahsûs olan bir tarzda Hakk'ı tenzîh ve tesbih ettiğinde şek ve şübhe ederler.

1493. Mâdemki iki nâtık birbirinin hâlinden âgâh değildir, duvar ve kapı nasıl olur?

Mâdemki nutukları vâsıtasıyla birbirine hallerini anlatmağa muktedir olan insanlar bile, birbirinin hallerine vâkıf değildirler; şu halde insanlar, duvarın ve kapının; veyâhud duvar, kapının tesbih ve tenzihine nasıl muttali' olur?

1494. Mâdemki ben nâtıkın tesbihinden gâfilim, sâmit olan tesbihi kalbim nasıl bilir?

Mâdemki ben, benim i'tikädıma muhâlif ve benim gibi nâtık olan bir insanın tesbihinden gâfilim; ve onu Hakk'ı tesbih ve tenzih etmez zannederim ve bu zannım üzerine onu inkâr ederim; şu halde sâmit olan ve zâhirde nâtık olmayan bir mahlûkun tesbihini kalbim nasıl idrak eder?

1495. Sünnî için husûsî bir tesbih vardır; Cebrî için de gürîzgahda onun zıddı vardır.

"Menâs" gürizgâh ve kaçıp kurtulacak mahal demektir. Ya'nî "Sünnî der ki: "Abd fiilinde hem mecbûr ve hem de muhtârdır." Nitekim tavla oyununda oyuncu zarın hükmü altındadır ve mecbûrdur. Ve fakat gelen zara göre her kaç vech

ile oyun oynamak mümkin ise, istediğini oynamakta muhtârdır ve serbesttir. Binâenaleyh onun indinde Hak Teâlâ Müsteân ve Cevâd'dır. Ve Cebrî'nin indinde, "Bütün irâdeler Hakk'ındır, abd fiilinde mecbûrdur ve cemâd mesâbesindedir. Hakk'ın murâdı ne ise, abd onu icrâya mecbûrdur. Ve Hak, ibâdının fevkınde kähirdir." İmdi onların tesbihleri de böylece birbirinin zıddı olarak vâki' olur.

1496. Sünnî, Cebrî'nin tesbihinden bî-haberdir, Cebrî, Sünnî'nin tesbihinden bî-eserdir.

Her bir tâife Hakk'ı kendi i'tikādlarıyla takyîd edip, bu i'tikādlarında müstağrak olduklarından Cebrî'nin tenzihinden ve tesbihinden Sünnî'nin haberi ve ilm-i zevkîsi yoktur; ve Cebrî'nin i'tikādında da Sünnî'nin tenzihinden ve tesbihinden eser bulunmaz. Zîrâ bunların i'tikādları birbirinin zıddıdır ve iki zıddın bir yerde cem' olması mümkin değildir.

1497. Bu diyor ki: "O dâldir ve gümrahdır!" Onun hâlinden ve "Kum" [Kalk!] emrinden bî-haber olarak.

Bu Cebrî, Sünnî'nin i'tikādını beğenmez ve o Sünnî'nin hâlinden ve Hakk'ın "Kum!" emrinden bî-haber olarak der ki: "O Sünnî efendi, yolunu şaşırmış ve dalâlete düşmüştür." Zîrâ erbâb-ı i'tikādın şânı, birbirini tel'în ve tekfir etmektir. Nitekim âyet-i kerîmede يكفر بعضهم بعضا و يلعن بعضهم بعضاً و ما لهم من ناصرين (Ankebût, 29/25) ya'nî "O erbâb-ı i'tikādın ba'zısı, ba'zısını tekfir; ve ba'zısı ba'zısını tel'în eder; halbuki onlar için yardımcı yoktur" buyurulur. Ehl-i i'tikād hakkındaki tafsilât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî'de mezkûrdur. İmdi Cebrî'de, Sünnî'nin i'tikādı olmadığından, onu idlâl eder ve onu idlâl ederken, Sünnî'nin zevkınden ve ilminden bî-haberdir. Zîrâ Sünnî "Eğer insanda irâde olmasa idi, قوموا لله قانتين (Bakara, 2/238) ["Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın!"] ve قم فانذر (Müddessir, 74/2) ya'nî "Ey Resûlüm, kalk inzâr et!" ve قم الليل الا قليلا (Müzemmil, 73/2)) ["Birazı hariç, geceleri kalk, namaz kıl!"] âyet-i kerîmelerindeki "Kalk!" emrine lüzûm olmazdı; zîrâ kıyâm, abdin irâdesiyle vâki' olan bir fiildir" i'tikādındadır.

1498. Ve o diyor ki, "Bunun ne haberi vardır!" Yezdân onları kaderden cenge düşürdü.

Ve o Sünnî dahi, "Abdin irâdesinden bu Cebrî'nin ne haberi vardır; kendisini ef'âlinde mecbûr bilmek ile, nefsinden sâdır olan ef'âl-i tesbîhiyyeyi de Hakk'a izâfe etmiş oluyor. Bu ise gerek مَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) ya'nî "Sana bir fenâlık isâbet ederse, nefsindendir" âyet-i kerîmesine ve gerek abdin irâdesine delâlet eden dîğer âyât-ı kur'âniyyeye muhâlif bir i'tikād olmakla dalâlettir" diyor. İmdi Hak Teâlâ hazretleri, onların kavgalarını ve nizâ'larını, kaderden beri düşürdü. Ya'nî bu tavâifin aralarındaki muhâlefet, sırr-ı kadere ve ezelde mazhar oldukları a'yân-ı sâbitelerinin isti'dâdâtına taalluk eder. Ve a'yân-ı sâbite ise, Hakk'ın esmâ-i mütekābilesinin zılleridir ve onların suver-i ilmiyyesidir. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) ya'nî "Eğer Cenâb-ı Hakk'ın meşiyyeti taalluk ede idi, hepinize hidâyet ederdi" [buyurulur]. Halbuki murâd etmedi, çünkü O'nun irâdesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir ve ma'lûm ise, a'yân-ı sâbitedir. Binâenaleyh a'yân-ı sâbitenin, lisân-ı isti'dâd ile taleb ettikleri şey ne ise, Hak Teâlâ onu verdi. Böyle olunca, cebr-i sırf yoktur. Bu husûsta daha fazla îzâhât I. cildde 625 numaralı beyt-i şerîfde geçti.

1499. Her birinin gevherini âşikâr eder; cinsi, nâ-cinsten zâhir eder.

Hak Teâlâ hazretleri her tâifenin, ilm-i ilâhîsinde sâbit olan gevherini ve hakikatini, bu âlem-i şehâdetde âşikâr eder. Bu âlem-i ef'âlde, birbirinin cinsinden olmayan tâifeyi meydana çıkarır ve bu sûretle Hâdî ve Mudil ve Dârr ve Nâfi' gibi ahkâmı yekdiğerine muhâlif olan isimlerin mezâhiri zâhir olur; ve bu âlem-i ef'âlde bu yüzden dâimâ kavgalar ve nizâ'lar eksik olmaz.

1500. İster âlim, ister câhil, ister sefîl olsun, her bir kimse kahrı, lutuftan bilir.

Halkın her sınıfı, kahrı ve lutfu birbirinden fark ve temyîz edebilir; zîrâ Kahhâr ve Latîf isimlerinin âsârı anlaşılmak için tedebbüre ve teemmüle hâcet yoktur. Elbette latîf olan sevmek, kahır olan dövmenin aynı değildir.

1501. Fakat kahırda gizlenmiş olan bir lutfu, yâhud ki lutfun bâtınında gelmiş olan bir kahrı,

1502. Az kimse bilir; ancak bu Rabbânî ki, onun kalbinde câna mensub bir mihek ola.

Kahır ile lutfu herkes fark ve temyîz eder; velâkin kahırda gizlenmiş olan lutfu ve lutufta müstetir olan kahrı ancak kalbinde cânının mihekki olan bir Rabbânî bilir, herkes bilemez. Meselâ babası te'dîb için çocuğu döver. Bu zâhirde kahırdır; fakat bâtında lutuftur. Lâkin bunu çocuk anlıyamaz, kahır görür. Ve kezâ tabîb hastaya perhîz verir ve acı ilâç içirir. Sûrette kahırdır ve bâtında lutuftur. Bunun gibi, Hak Teâlâ kullarına fakr u fâka ve hastalık gibi belâlar verir; sûrette kahır olduğundan kullar ceza' ve feza' ve şikâyet ederler. Ve o belâların tahtında müstetir olan lutuflardan gâfildirler. Bu gizli olan lutuf ve rahmete vâkıf olanlar, ancak Rabbânî olan kimselerdir.

1503. Bâkîleri bu ikiden bir zan götürürler; kendi yuvaları tarafına bir kanat ile uçarlar.

Rabbânîlerin gayri olan kimseler, bu kahır ve lutuftan bir zan peydâ ederler; ve kahırdaki lutfu ve lutufdaki kahrı görmezler; ve kahırda lutuf ve lutufta kahır bulunduğu zannı taşımazlar; binâenaleyh kendi yuvaları olan hakîkatleri tarafına bir kanat ile uçarlar ki, bu bir kanat ile uçmadaki müşkilât âtîde îzâh buyurulur: