Ayaz'ın ve onun çarık ve postu için oda ittihâz etmesinin kıssasıdır; ve onun kapı yoldaşlarına o odada onun defînesi vardır, diye zan gelmesidir; ve zannın sebebi kapının muhkemliği ve kilidinin ağırlığı idi
40. bölüm / 40 · 16848 kelime · ~85 dk okuma
1857. O Ayaz zekâvetinden dolayı kürkünü ve çarığını çıkarıp asmış idi.
1858. Her gün boş olan odaya giderdi, derdi ki: "Çarığın budur, yükseğe bakma!"
Ayaz her gün, köyünde giydiği eski çarık ile koyun postundan dikilmiş pejmürde bir kürkünü sakladığı boş odaya gidip nefsine hitâben derdi ki: "Ey Ayaz, pâdişâhın nezdinde nâil olduğun saâdete ve ikbâle aldanıp mütekebbir olma! İşte buraya bu çarık ve post ile geldin, gözün yükseklerde olmasın!"
1859. Şaha dediler ki: "Onun odası vardır, orada altın ve gümüş ve küp vardır."
"Humre", küçük küp. Ya'ni Ayaz'ın nâil olduğu devlet ve ikbâle hased eden arkadaşları, onu pâdişâhın gözünden düşürmek için pâdişâha dediler ki: "Onun bir odası vardır; oraya koyduğu küp içine altın ve gümüş ve mücev- herât doldurur."
1860. "Bir kimse için ona yol vermez, o dâimâ o kapıyı kapalı tutar."
1861. Şah buyurdu: "Ey aceb, bu bendenin bizden gizli ve mestûr nesi vardır!"
1862. Müteâkiben bir beye emretti ve dedi ki: "Git, gece yarısı aç ve oda için- de ol!"
1863. "Her ne bulursan senin olsun, onu yağmâ et; onun sırrını musahiblere fâş et!"
1864. "Böyle adedsiz ikrâm ve lutuf ile beraber, alçaklığından dolayı gümüşü ve altını saklar."
1865. "O, vefâ ve aşk ve cûş gösterir; ondan sonra da buğday gösterici ve arpa satıcıdır."
"Buğday gösterip arpa satmak", iki yüzlülükten kinâyedir. Ya'ni "O Ayaz, bize karşı vefâkâr ve muhibb görünür ve muhabbetimizde zâhiren çarpınır; ondan sonra da bizden gizli işler yapar. Velhâsıl zâhiri bâtınına uymaz."
1866. Her kim ki aşk içinde dirilik bulur, onun indinde bendelikten başkası küfür olur.
Aşk da'vâsı içinde yaşayan kimsenin indinde, ma'şûka hasr-ı hizmet et- mek; o aşkın kâidesindendir. Başka hizmetler ile meşgûl olmak bir âşıkın in- dinde küfür olur ve onun aşk da'vâsı, yalan bir da'vâ olur.
1867. O bey, gece yarısı otuz mu'temed ile beraber, onun hücresini açmakta rey vurdu.
Pâdişâhın müsâadesi üzerine o bey, gece yarısı kendi i'timâd ettiği otuz kimse ile beraber Ayaz'ın o gizli odasını açmağa karar verdi.
1868. Bu kadar pehlivan meş'ale kaldırıp, mesrûr olarak oda tarafına revân oldular.
Bu otuz kadar pehlivan gece meş'aleler yakıp, odadaki altın ve gümüşle- ri yağma edeceklerine sevinerek oda tarafına revân oldular.
1869. "Sultanın emri vardır, odaya vuralım; her birimiz altın kesesini koltuğu- muza alalım!"
Ba'zı nüshalarda "der hucre" yerine "ber hucre" vâki'dir. "Zeden", mas- darı "vurmak" ma'nâsına olmakla beraber, ibâre, karîne sebebiyle birçok ma'nâlarda kullanılabilir. Burada "cebren hücreye gidelim", demek olur. "Der hucre"deki "der" lafzı edat olmayıp "kapı" ma'nâsına isim olursa terkîb-i izâ- fi olup, bu sûrette ma'nâ: "Odasının kapısını kıralım", demek olur. "Keş", kol- tuk, köşe ve sîne ma'nâlarınadır. Burada her iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni, "Sultânın emri vardır, odanın kapısını kıralım; her birimiz odadaki al- tın keselerini koltuğumuza sıkıştıralım veyâhud sînemize basalım!"
1870. O biri dedi: "Hey! Altının ne yeri vardır; akîkten ve la'lden ve cev- herden bahset!"
Odayı basmağa giden pehlivanlardan biri dedi: "Yâhu, altından gümüşten bahs ediyorsunuz? Ayaz'ın indinde altının ne kıymeti vardır? O oraya daha kıymetli mücevherât saklamıştır. Siz akîkten ve la'lden ve elmas ve pırlanta gibi sâir mücevherattan bahsediniz!" Zîrâ bunlar Ayaz'ı da kendi hallerine kı- yâs ettiklerinden böyle düşünmekte ma'zûr idiler.
1871. "Sultanın hâs olan mahzeninin hâsı odur, belki şimdi şâha can muhak- kak odur."
Ya'ni, "Sultanın husûsî olan hazînesinin hâsı ve mahremi o Ayaz'dır. Bel- ki bu zamanda o Ayaz şâhın canı gibidir ve onu canı gibi sever ve ondan hiç- bir şey esirgemez."
1872. "Bu ma'şukun indinde la'l ve yakut ve zümrüdün yahud akîkin ne mahalli vardır!"
"Aşîk", ma'şûk ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "zümürrüd" kelimesinden sonra vâv-ı âtıfa vardır. Bu sûrette "zümürd ü yâ akîk" okumak lâzım gelir.
1873. Şahın ona su-i zannı yok idi. İmtihan için bir istihza ederdi.
Şâhın Ayaz'a son derece i'timâdı olduğundan, ihbâr-ı vâki' üzerine onun hakkında bir sû'-i zannı yok idi. Fakat Ayaz'ı bu sûretle beylerin muvâcehesinde, o beyler ile istihzâ kasdıyla imtihan etti.
1874. Onu her gill ü qıştan pak bilir idi. Yine vehimden onun kalbi titrer idi.
"Gıll ü gış", hıyânet ve adâvet, hîle ve kîn demektir. Ya'ni, pâdişah Ayaz'ı her hîle ve kinden ve hıyânetten temiz bilirdi. Fakat vehminin te'sîri altında kalıp "Sakın dedikleri gibi olmasın!" diye kalbi titrer idi.
1875. Derdi ki: "Olmaya ki bu olsun, mecrûh olsun? Ben istemem ki onun üzerine haclet gitsin!"
Pâdişah kendi kendine derdi ki: "Olmaya ki bu dedikleri olsun ve ben de onu meydâna çıkarmakla Ayaz'ımın kalbini mecrûh etmiş olayım? Zîrâ ben onu herkesin muvâcehesinde utandırmak istemem."
1876. "O bunu yapmamıştır ve o yaptı ise de câizdir. Her ne isterse "Yap" de! O bizim mahbubumuzdur."
"O Ayaz bu haber verdikleri fenâlığı yapmamıştır. Eğer yaptı ise de varsın yapsın, câizdir. Ona "Her istediğini yap!" de. O bizim mahbûbumuzdur; mahbûb olan fiilinden mes'ûl değildir."
1877. "Mahbubum her ne yaparsa ben yapmışımdır. O ben'im, Ben de o'dur, gerçi perdeyim."
Bu beyt-i şerîf I. cildin 30 numarasına müsâdif olan: جمله معشوقست و عاشق پرده زنده معشوقست و عاشق مرده Ya'ni: "Hep ma'şûktur ve âşık perdedir, diri olan ma'şûktur ve âşık bir ölü-dür" beyt-i şerîfinin te'kîdidir. Binâenaleyh bu kıssada "şâh"tan murâd, şâh-ı hakîkî olan Hak'tır; ve "Ayaz"dan murâd kendi hakîkatlerini ârif olan ehl-i vahdet ve mahbûbluk makāmına vâsıl olan insân-ı kâmildir. Onlar kendi taay-yünlerindeki gayriyet i'tibariyle Zât-ı Hak'tan ayrı ve iftirâk içindedirler ve bu iftirâk içinde zâhirde Hakk'ın âşıkıdırlar. Fakat يحبهم و يحبونه (Mâide, 5/54) ["Al-lah onları sever, onlar da O'nu severler"] âyet-i kerîmesi mûcibince evvelâ Hak onların âşıkıdır ve onlar ma'şûkturlar. Bu sebeble onlardan sâdır olan ef'âl, ha-kîkatte Hakk'ın fiilidir ve Hak onların fiilinden râzıdır. Hakîkatte Hak ile arala-rında gayriyet yoktur. Ancak Hak ile aralarında perde olan taayyünleridir."
1878. Tekrar derdi: "Ondan uzak huy ve hısaldir, böyle tahliît boş ve hayaldir."
Sultan Mahmûd, vehmine cevâb verip tekrar derdi ki: "O Ayaz'dan fenâ-lık uzak olan huy ve ahlâktır. Onun güzel ahlâkına karşı böyle bâtıl fikirlerin karışması boştur ve hayâldir." "Jâj", lügatte, dikenli ve sert beyaz bir ottur, develer ne kadar çiğneseler yutamazlar. Burada fâidesiz ve ma'nâsız sözden kinâyedir (Gıyâsü'l-Lügät).
1879. "Bu muhakkak Ayaz'dan muhâldir ve baîddir. Zîra o bir deryadır, onun ka'rı nâ-pedîddir."
"Bu kötü fiilin zuhûru Ayaz'dan muhâldir ve uzaktır. Zîrâ Ayaz, dibi bu-lunmayan bir irfan deryâsıdır."
1880. "Yedi derya onda bir katredir; varlığın hepsi ondan bir damladır."
"Çekre", Arabî'de "reşha" dedikleri "damla" ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf zâhirde Ayaz'ın medhi hakkındadır. Fakat bâtında makām-ı mahbûbiyyete vâsıl olan insân-ı kâmilin medhidir ki, bu insân-ı kâmil kalb-i Muhammedî üzeredir ve kutbü'l-aktabdır; ve kutbü'l-aktab yeryüzünde halife-i Hak'tır. Buna dâir olan îzâhât birçok mahallerde geçti.
1881. "Bütün temizlikleri o deryadan götürürler; onun katreleri mînâ-gerdirler."
"Mînâ-ger", kimyâger demektir; zîrâ "mînâ", lafz-ı Hindî olup Fârisî'de "kimya" ma'nâsında müsta'meldir. Bu beyitte, abdiyyet-i mahza makāmında bulunan Server-i âlem Efendimiz'in hakîkatine işâret buyrulur ki, hakk-ı âlîsinde "لولاك لولاك لما خلقت الافلاك" ya'ni "Sen olmasaydın, eflâki yaratmaz idim" hadîs-i kudsîsi vârid olmuştur. "Katreler"den murâd, o hazretin vâris-i kâmilleri olan zevâttır. Ya'ni, "Bütün ma'nevî temizlikler bu halka o hidâyet deryâsı olan hakîkat-i muhammediyye mertebesinden vâsıl olur ve o deryânın katreleri olan vâris-i kâmiller dahi her asırda birer birer kimyâger olup, dalâlette kalan halkı irşad ederek hidâyet-bahş olurlar ve bakırları altın yaparlar."
1882. Şahların şahıdır, belki şâh yapıcıdır; kötü gözden dolayı onun adı Ayaz'dır."
"Ayaz", burada abdiyetten kinâyedir. Server-i âlem Efendimiz bi'l-asâle insân-ı kâmil olup dünyanın ve âhiretin şâhları olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtının şâhıdır. Belki her asırda gelen aktâbı şâh yapan o Server-i âlemin hakîkatidir. Zîrâ her birisi füyûzât-ı rabbâniyyeyi o hazretin hakîkatinden iktibâs ederler. Hak Teâlâ kötü gözden ya'ni münkirlerin gözlerinden muhafaza için onun adını Kur'ân-ı Kerîm'de "abd" olarak zikreyledi. Nitekim hakk-ı âlîlerinde buyururlar: فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى (Necm, 53/10) "Allah kuluna vahyettiğini vahyetti" ve أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ (Zümer, 39/36) "Allah kuluna kâfi değil midir?" buyrulur.
1883. "Bu iyi gözler dahi gayret cihetinden onun üzerinde kötüdür, zîrâ onun hüsnü hadsizdir."
Hak Teâlâ hazretleri o Server-i âlemin hakîkatini yalnız münkirlerin kötü gözlerinden saklamadı; onu kendisine mahbûb ittihâz ettiğinden, belki gayret-i ilâhiyyesi cihetinden mü'minlerin iyi gözlerinden dahi gizledi. Çünki iyi gözler dahi onun kemâlâtını lâyıkıyla idrâk edemezler ve zîrâ onun hakîkatinin güzelliği nihâyetsizdir. Nitekim Sipehsâlâr hazretleri yazdığı Menâkıb'ın dîbâcesinde şöyle buyururlar: "Hak Teâlâ cemî'-i kemâlâtı ezel sabâhında bü- tün enbiyâ (aleyhimüsselâm) hazarâtının tıynetine ihsân etti; ve bu kemâlâ- tın hepsini de yine ezel sabâhında Fahr-i kâinât Efendimiz'in zât-ı pâkinin tıynetinde ta'cîn buyurup nübüvvet hâtemini onun mübarek parmaklarına taktı." Ve Hz. Pîr Efendimiz dahi bu ma'nâda şu beyti beyân buyururlar:
1884. Felek genişliğince bir ağız isterim, tâ ki o meleğin reşkinin vasfını söy- leyeyim.
Ya'ni, onun kemâlâtını tavsîf için bu beşerin ağzı ve kullandığı mahdûd na'tler ve kelimeler kâfî değildir. Ona felek kadar geniş bir ağız ve ehl-i eflâ- kin kullandığı muhtelif elfâz lâzımdır, tâ ki o meleklerin bile gıbța ettikleri ev- sâfi söyleyebileyim!
1885. Eğer böyle yüz böyle ağız bulsam bu hanînin figanına dar gelir.
Benim o Server-i âlem Efendimiz'in hakîkatine o kadar iştiyâkım vardır ki, eğer benim ateş-zebân olan ağzım gibi yüz ağız bulsam bu ben müştâkın figānına dar gelir, onu lâyıkıyla vasf ederek teskîn-i iştiyâk edemem.
1886. Ey mu'temed, eğer bu kadar dahi söylemesem gönül şişesi zayıflıktan kı- rılır!
Ey îmânına i'timâd olunan mü'min, yukarıdan beri söylediğim sözlerden anlaşıldığı üzere zübde-i mevcûdât ve Sever-i kâinât Efendimiz'in evsâfını ve kemâlâtını anlatabilmek bu lisân-ı beşer ile mümkin değildir. Fakat verâsetim hasebiyle zevkan ve vicdânen duyduğum o kemâlât ve evsâftan bu kadarcık olsun dahi bahs etmemiş olsam, zayıf olan gönül şişesi çatlar ve kırılır. Zîrâ ince bir şişeye ağır mevâd doldurulur ise, kırılmak ve çatlamak âdetidir. Bir mikdâr olsun boşaltmak lâzımdır. Ma'lûm olsun ki, kemâlât ve evsâf-1 Mu- hammedî'yi irsen hâiz bulunan aktâb ve ehassu'l-havâss-ı evliyâ, vakit va- kit işrâk eden tecelliyât-ı ilâhiyye sebebiyle, isti'dâd-1 ezelîleri derecesine gö- re şûrîde bir hâle gelirler. Kâmillerin semâʻlarının ve vecd hâli içinde muhte- lif hareketlerinin sebebi budur; ve kâmiller bu tecellînin vücûd-i unsurîlerine olan te'sîrâtını bu sûretle teskîn buyururlar. Fakat onların bu hallerini zevkan idrâk edememiş olan evliyânın bir kısmı, onların bu hareketlerini kâmilâne bulmazlar. Zîrâ kemâlât ve evsâf-1 Muhamedî'ye ıttıla' her mü'mine nasîb olur bir devlet değildir. Nitekim İsmâîl Nevvâb (k.s.) hazretleri Mir'âtü'ş-şü- hûd li-Seyyidi'l-vücûd ismindeki risâlede şöyle buyururlar: "Şeyh Safiyyüddîn b. Ebî Mansûr kendi risâlesinde ve Şeyh Abdülgaffâr dahi Kitâb-ı Tevhîd'inde yazmışlardır ki, Şeyh Ebü'l-Abbâs et-Tancî (k.s.) Şeyh Ebi'l-Hasen'e haber vermiş ki: Tarîkat-ı celîle-i sûfiyyeye sülük için vaktâki Gavs-i a'zam Ahmed er-Rifâî (k.s.) hazretlerinin huzûr-i feyzine gel- dim; müşârünileyh: "Ben senin şeyhin değilim. Şeyhin "Kana" denilen ma- halde sâkin Abdürrahîm'dir, oraya git!" emrini verdi. Hemen oraya gittim ve şeyh Abdürrahîm hazretlerinin yanına girdim. Müşârünileyh beni görünce: "Resûlullah (aleyhissalâtü ve's-selâm) Efendimiz'i ma'rifet-i tâmme ile bildin mi?" diye sordu. Hayır, dedim. "Öyleyse göklerin ve yerlerin vücûdunun nû- ru (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz'i bilip öğrenmek için Beyt-i Mak- dis'e git!" dedi. Vaktâki Mescid-i Aksâ'nın âsitânına ayağımı koydum; yerle- ri, gökleri, arşı, kürsîyi Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz ile dolu gördüm. Hemân şeyh-i müşârünileyhe rücû' ettim. Tekrar "Habîb-i Kibriyâ'yı bildin mi?" su- âlini îrâd etti. "Evet", dedim. İşte şimdi tarîkatin kemâl buldu. Zîrâ aktâbın kutbiyeti, evtâdın vetediyeti, evliyânın velâyeti, ancak Resûlullah Efendi- miz'i bilmekle hâsıl olur" buyurdu.
1887. Vaktaki gönül şişesini nâzik görmüşüm, teskîn için çok kabâ yırtmışım.
Ya'ni, hakîkat-i muhammediyyeden kalbime vâki' olan tecelliyât-ı celâliy- ye ve cemâliyyenin şiddetine karşı gönül şişesini nâzik gördüm; onun şidde- tini ve kalbimin ıztırâbını teskîn için çok cübbeler yırttım ve hâl-i vecdin sev- kıyle acîb hareketlerde bulundum. Ma'lûm olsun ki, Hz. Pîr-i destgîr efendi- miz kesîrü't-tecelliyât idi. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da bu hâl şöyle nak- lolunur: "Hz. Hudâvendigâr halkın kesret-i müracaatından melûl olunca ha- mama gider ve hamamda dahi su mahzenine girerdi. Bir def'a yine su mah- zenine girip üç gün üç gece orada tevâlî-i tecelliyât ve tetâlî-i bârikâta müs- tağrak olmuşlar idi. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddin hazretleri tazarru'-1 kesîre ile dışarıya çıkmalarını istid'â eylediler. Çelebi hazretleri Cenâb-ı Hudâ- vendigâr'ın mizâc-ı şerîflerini gāyet zayıf gördükde, göz yaşının damlalar yanakları üzerinden aktı. Ondan sonra: "Hudâvendigârım, mizâc-ı şerîfini: be-gāyet zayıftır, eğer bu bîçârelerin istifadesi için takviye buyursanız n olur!" dedi. Hz. Hudâvendigâr buyurdular k: "Ey Çelebi, dağ bu kadar cesâ meti ile tecellî-i celâlîye tahammül edemedi. Benim miskin ve zayıf olan te nim üç gün üç gece on yedi kerre şa'şaa-i âfitâb-ı Celâl ve bârikāt-i envâr- Celâl'e nasıl tahammül eder?"
1888. Ey sanem, her ayın başında üç gün şübhesiz benim deli olmam lazım olur
"Ay başı" demek, yeni hilâlin tulû'u demektir. Bundan murâd, Allahi a'lem, tecelliyât-ı celâliyye ve cemâliyye hilâlinin tulû'u ânıdır. "Üç gün"den murâd, üç devre-i tecellîdir ki, birisi tecellî-i zâtî, diğeri tecellî-i sıfatî ve es mâî, üçüncüsü de tecellî-i efâlîdir. Bu tecelliyâtın her biri içinde kâmilin acîl ahvâli zuhûra geldiğinden, onun hâline vakıf olmayan ehl-i hicâb, deli oldu ğuna zâhib olurlar. Vaktâki tecelliyât istitâr eder; kâmil âlem-i keserât tavrı nın îcâbâtına rücû' edip ona göre hareket eder ve o vakit ehl-i hicâb onun ak lı başına geldiğine hükm ederler. "Ey sanem" ta'bîriyle, hükm-i keserâta tâ bi' olan kimse murâd buyrulmuş olur. Bu şerh-i fakîri âtîde gelecek olan 1895 numaraya müsadif ذاب جسمى من اشارات الكنى منذ عاينت البقاء في الفنا beyt-i şerifi te'yîd buyurur.
1889. Agah ol, bugün üç günün evvelidir; zafer günüdür, fîrûze değildir.
"Fîrûze", oldukça kıymetli taşlardandır. Horasan hudûdunda Nişâbur ile Tûs arasındaki bir dağda ve Tibet'te ve Gaznîn ve Kirmân taraflarında bulu nur. En iyisi Horasânî ve Nişâbûrî olandır. Muhtelif renklerde olur. Ba'zısı ye şil olur "Süleymânî" derler. Ba'zısının üzerinde sarı noktaları olur, "zer-gûn" derler. Ba'zıları beyaz olur "âsumân-gûn" derler. Sarı renklisi en aşağı olan dır. Kusurlusu, taş ve toprak karışık olanıdır. Havâssı budur ki, fîrûzeye bak mak gözün parlaklığına fâide verir ve firûzeyi taşıyan düşmanına galib olur (Mecmau'l-Fünûn'dan tercüme). "Pîrûz", galib ve nâil-i matlab olan ve zafer ma'nâlarınadır. Ya'ni, bugün bana hakikat-i muhammediyyeden vâki' olan üç devreli tecelliyât-ı ilâhiyyenin birinci devresidir ve tecellî-i zâtî günüdür ve zafer günüdür ve âşıkların matlabına nail olduğu gündür. Bugünün kıymeti, zâhir gözünü parlatan en kıymetli fîrûzeye benzemez. Bu saâdet ve zafer gü-nü rûhun gözünü parlatan bir gündür.
1890. Her bir gönül ki onda şahın gamı olur, dembedem ona ay başı olur.
Her bir gönül ki, onda şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın cemâlini müşâhede etmek gamı ola, dembedem o kalbe hilâl-i tecelliyât tulû' eder.
1891. Vaktâki deli oldum; Mahmûd'un kıssası ve Ayaz'ın evsafı şimdi tertibden gitti.
Vaktâki ben bu tecelliyât-ı Hak sebebiyle deli oldum, ya'ni âlem-i keserât tavrının hâricine çıktım, artık Sultan Mahmûd-ı Gaznevî'nin kıssasını ve Ayaz'ın evsâfını benden tertîb dâiresinde beklemek abes olur. Zîrâ bu tecelliyâtın hükmüne tâbi' lisânımdan ne zuhûr ederse bu tecelliyât îcâbıdır.
Beyân edilmiş olan şey kıssanın sûreti olduğu ve sûret tutucuların lâyıkı olan bir sûret olduğu ve onların âyîne-i tasvirlerinin lâyıkı bulunduğu beyânındadır; ve bu kıssaya mahsûs olan kuddûsiyetten nâşî nutka bu tenzîlden utanma gelir ve hacâletinden dolayı başını ve sakalını ve kalemini kaybeder ve âkıle işâret kâfidir
Ya'ni, yukarıda beyân edilmiş olan Sultan Mahmud ve Ayaz kıssasının derin ve yüksek bir ma'nâsı vardır. Biz kıssanın sûretini beyân ettik ve bu kıssanın sûreti, sûrete bağlanmış ve ma'nâya dalamamış olanların lâyıkıdır ve onların âyîne-i tasvîrlerine münasibdir. Zîrâ bu kıssanın ma'nâsına mahsûs olan kudsiyet ve nezâhet ve yükseklikden nâşî, bu ma'nânın bir kıssa hâlinde nutuk ve kelâm mertebesine indirilmesinden dolayı o nutka utanma gelir. Zîrâ nutuk ve kelâm bu yüksek ve nezîh olan ma'nâyı istîâb edip tamâmiyle ifade edemez, pek dardır. Binâenaleyh nutuk o ma'nâyı lâyıkıyla istîâb edemediği için, başını ve sakalını ve kalemini kaybeder ve îfâ-yı vazîfe edemez. Nitekim sözün darlığı hakkında Hakîm Senâî hazretleri buyurur: "باز گشتم زانچه گفتم زانکه نیست در سخن معنی و در معنی سخن Söylediğim şeyden tövbe ve rücû' ettim, zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda dahi söz yoktur." Binâenaleyh bizim beyânımız âkıle bir işarettir ve bu işaret dahi âkıle yetişir.
1892. Zîra ki filim rü'yasında Hindistan'ı gördü, haraçtan ümîdi kes, köy harab oldu!
"Fil"den murâd, Hz. Pîr efendimizin rûh-i latîfleridir. "Rü'yâ"dan murâd, hayât-ı dünyeviyyedir. Nitekim hadîs-i şerifte الدنيا كحلم النائم ya'ni: "Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâsı gibidir" buyrulmuştur. "Hindistan"dan murâd, hakîkat-i muhammediyye olur. "Köy"den murâd, cism-i unsurî-yi Hz. Pîrdir. "Haraç"tan murâd, sözlerin müstemi'lere insicâm dâiresinde edâsıdır. Ya'ni, benim rûhum rü'yâ olan bu hayât-ı dünyeviyyede hakikat-ı muhammediyeyi müşâhede edip sarhoş oldu. Köy mesâbesinde olan benim vücûd-i unsurîmden artık insicâm dâiresinde söz bekleme, bundan ümîdini kes! Cenâb-ı Pîr'in hakikat-i muhammediyyeye olan iştiyâkı, o hakîkatten nâzil olan Kur'ân-ı Kerîm'in Arabî olmasından nâşî, âtîdeki üç beytin Arabî olarak nazmına bâis olmuştur.
1893. Usûl-i âfiyet zâyi' olduktan sonra, benim için nazım ve kafiye nasıl gelir?
"Usûl-i âfiyet"ten murâd, akıl ve fikir ile kāim olan âfiyettir ve âfiyet-i sûrînin aslı akıl ve fikirdir. Sarhoş olan kimseden bittabi' akıl ve fikir zâyi' olur. Ya'ni, usûl-i âfiyet-i sûrî olan akıl ve fikir, ma'nevî sarhoşluk sebebiyle zâyi' olduktan sonra, benim için bu Mesnevî-i Şerîfin tertib-i ma'kûl dâiresinde nazm ve kāfiyesi nasıl gelir?
1894. Gamlar içinde benim için bir delilik yoktur; belki delilik içinde, delilik içinde delilik vardır.
"Şecen", gam ve hâcet ma'nâsınadır, "şücûn", bunun cem'idir. Buradaki "delilik" ehl-i sûretin bildiği dimâğ hastalığı olan delilik değildir. Belki ehl-i dünyânın, ehlullahta kendi revişlerine muhâlif gördükleri, şevk-ı ilâhîye müstenid hareketlerdir; ve ehlullahın derecât-ı ahvâli de muhtelif olduğundan kendi zevklerinin fevkınde gördükleri ahvâli, onlar dahi delilik addettiler. İkinci mısra'da "delilik içinde delilik, delilik içinde delilik" ta'bîriyle bu ma'nâya işâret buyrulmuştur. Zîrâ şiddet-i aşk ve şevkte Hz. Pîr efendimize muâdil olan evliyâ-yı kirâm hazarâtı nâdirdir.
1895. Bekayı fenada müşâhede ettiğim zamandan beri, benim cismim gizli işâretlerden eridi.
"Fenâ" عدم رؤية العبد لفعله بقيام الله على ذلك ya'ni "Allah Teâlâ'nın bunun üzerinde kıyâmı sebebiyle abdin kendi fiilini görmemesidir." "Bekā" رؤية العبد قيام الله على كل شئ ya'ni "Abdin her bir şey üzerinde Allah'ın kıyâmını görmesidir." (Şeyh-i Ekber hazretlerinin Istılâhât-ı Sûfiyye'sinden). İmdi bu ta'rîflere göre "fenâ", abdin vücûd-i mevhûmu nazarından zâil olması ve "bekā" Zât-ı ahadiyyetin zuhûrudur ve vahdet-i vücûd sırrının inkişafıdır. Ya'ni, bekāyı vücûd-i mevhûmun zevâlinde müşâhede ettiğim zamandan beri benim bu izâfi olan vücûdum ve cismim gizli işaretlerden eridi. Zîrâ bu izâfi olan vücûd âleminden müşâhedâtımı açıkça söylemek câiz değil idi, gizli işaretler lâzım idi. Bu beyt-i şerîf 1888 numaralı beyit ile alâkadardır.
1896. Ey Ayaz senin aşkından kıl gibi oldum, kıssadan kaldım, benim kıssamı sen söyle!
"Ayaz"dan murâd abdiyyet-i mahza makāmında bulunan Server-i âlem Efendimiz'dir. Nitekim biraz yukarıda îzâh olundu, 1882 numaralı beyte mürâcaat olunsun. Ya'ni, ey Server-i âlem (s.a.v.) senin aşkından eridim, ince kıl gibi oldum ve gizli işaretler ile beyân edeceğim kıssadan geri kaldım. Artık benim kıssamı ve hâlimi sen ashâb-ı hâle beyân et!
1897. İmdi ben senin aşkının efsanesini can ile okur idim. Sen beni, ki efsâ- ne oldum, oku!
"Efsâne", hikâye ve masal demektir. "Aşk efsanesi okumak"tan murâd, âşıkı ve ma'şûku birbirinden ayrı görmek ve aşk nisbetini isbât etmektir. Hal- buki vahdet-i vücûd sırrı zâhir olduğu vakit, bunların efsâne olan vücûd-i izâfî âlemine mahsûs bir efsâne olduğu tahakkuk eder; ve âşık bu hâlde fenâ içinde kendi vücûdunun mevhûm ve efsâne olduğunu idrak eder. Hz. Pîr efendimiz bu hâle işâreten buyururlar ki: Ben bu keserât-ı mevhûme içinde senin hakikat-i muhammediyyenin aşkının efsânesini cân ile okur idim. Şim- di ben o hakîkatte fânî oldum ve benim vücûdum efsâne oldu. Benim hakî- katim senin hakîkatinde mündemiç, artık beni sen oku!
1898. Ey mukteda, zaten sen okursun ben değil! Ben Tûr dağıyım, sen Mû- sâ'sın ve bu sadadır.
Ey zâhir ve bâtın ehlinin muktedâsı ve imamı olan Server-i âlem! Zâten hakîkat-i muhammediyyenin iki âlemi muhît olmasından dolayı benim oku- mam, senin okumandır. Ben taayyünüm i'tibâriyle Tûr-i Sînâ dağı mesâbe- sindeyim. Sen de bana Mûsâ (a.s.) gibisin ve benim bu söylediklerim dahi Mûsâ (a.s.)ın sadâsının Tûr dağından vâki' olan aksi gibidir. Binâenaleyh okuyan ve söyleyen sensin. Ben senin sadânın aksiyim.
1899. Bîçâre dağ ne bilir ki kelâm nedir! Zîrâ Mûsâ bilir ki dağ boştur!
Zavallı dağ, söylemenin ne olduğunu, ne bilir; zîrâ o câmiddir! Rûh sâhi- bi olan Mûsâ, dağın kelâmdan ve idrakten hâlî ve boş olduğunu bilir.
1900. Dağ kendi kudretini bilir; cisim rûhun letâfetinden biraz tutar.
Bu beyt-i şerîfte ecsâmın rûh-i küllî-i Muhammedî'nin letâfetinden hisse- mend olduklarına işâret buyrulur. Zîrâ rûh birdir ve cisimler müteaddiddir. Nite- kim IV. cildin 411 numarasında مؤمنان معدود ليك ايمان يكي جسم شان معدود لیکن جان یکی ["Mü'minler ma'dûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir."] ve II. cildin 184 numarasında در درون روزن ابدانها مفترق شد آفتاب جانها ["Canların güneşi bedenlerin penceresinde müfterık oldu."] ve kezâ II. cildin 186 numarasında تفرقه در روح حیوانی بود نفس واحد روح انسانی بود ["Tefrika rûh-i hayvânîde olur; rûh-i insânî ise nefs-i vâhid olur."] buyrulmuştur. Oralardaki îzâhâta müracaat lâzımdır.
1901. İhtisab cihetinden ten usturlab gibi olur. Güneş gibi olan rûhtan bir âyet olur.
"Usturlâb", lafz-ı Yunânî'dir. "Ustur", terâzi ve "lâb", güneş ma'nâsına olduğundan, "güneş terâzisi" demek olur. Ehl-i hey'etin güneşin irtifa'ını ölçmek için kullandıkları, bir dâirenin dörtte biridir. Emir Husrev bu kelime hakkında şu beyitleri söyler: بیونانی اصطر ترازو بود اگر معنی یم باز پرسی زلاب که در سنگها عدل ساز او بود بود هم بگفتار روم آفتاب "Yunanca "ustur" terâzi demek olur, zîrâ sakîllerde onun adl tertîbi olur. Eğer bana "lâb"ın ma'nâsını da sorarsan, Rum kelâmında da "güneş" demek olur."
Ya'ni, cisim, güneşin hâlini bildirir usturlâb gibidir. Güneş gibi olan rûh-i küllînin varlığının ve hâlinin bir alâmeti olur.
1902. O müneccim keskin gözlü olmazsa, usturlab dökücü adam şart olur.
Ya'ni, güneş gibi olan rûh-i küllînin hâlini, keskin gözlü olmayan bir ma'rifet tâlibi, usturlâb gibi olan cisim vâsıtası olmaksızın idrak edemezse, ona usturlâb olan cismi kullandırıcı bir mürşidin vücûdu şarttır.
1903. Tâ ki onun için bir usturlab yapsın, nihayet güneşin hâlinden koku götürsün!
Tâ ki o tâlib-i ma'rifetin cismi, kendisi için bir usturlâb yapsın da nihâyet o tâlib güneş gibi olan rûh-i küllînin hâlinden koku alabilsin!
1904. Bir can ki, o doğruyu usturlabdan ister, felekten ve güneşten ne kadar bilir?
Bir can ki o can rûh-i küllînin ahvâlini doğru görmek ve anlamak için, usturlab mesâbesinde olan cisim vâsıtasına müracaat etmek ister, o can hakîkat-i muhammediyye feleğinden ve rûh-i küllî güneşinden ne kadar anlayabilir?
1905. Sen ki göz usturlabından bakarsın, cihanı görmekten muhakkak çok kāsırsın.
Ey tâlib-i ma'rifet, sen ki bu cisim usturlâbının gözüyle bakarsın ve gözün görüşü ile idrâk-i hakāyık edebileceğini zannedersin; emîn ol ki, muhakkak sûrette bu âlem-i kevni hakîkatiyle görmekten çok käsır ve âciz bir hâldesin.
1906. Sen cihânı gözün kadar görmüşsün. Hani cihan? Niçin bıyığını burmuşsun?
"Bıyık burmak", iftihâr etmekten kinâyedir. Ey cisim gözüyle idrâk-i hakāyık etmek isteyen kimse, sen cihânı, bu cisminin ufak gözü kadar görmüşsün, cihan nerede! Ve senin cihânı görmen nerede! Hakîkat böyle iken, "Ben gözüm ile gördüm ve âlemin hakîkatine ve künhüne vâsıl oldum!" diye bıyığını burup iftihâr edersin.
1907. Ariflerin bir sürmesi vardır; onu iste, tâ ki ırmak gibi olan bu göz derya olsun!
"Ariflerin sürmesi"nden murâd, tevhîd-i Zât, tevhîd-i esmâ ve sıfat ve tevhîd-i ef'âlde tevhîd-i hâlî sâhibi olmaktır. Bu üç mertebe-i tevhîdin evveli ilim, sonu hâldir. Ya'ni, ilimden inâyet-i Hak'la hâle terakkî olunur. Ey tâlib-i ma'rifet, âriflerin basar-ı basîretlerinin sürmesi olan bu üç tevhîdi hâlen tahsîl etmeğe çalış! Tâ ki senin ırmak mesâbesinde olan bu sûrî gözün basar-ı basîretin ile birleşerek deryâ olsun!
1908. Eğer benim ile beraber akıl ve idrakten bir zerre varsa, bu hayal ve perîşan söylemek nedir?
Buradaki "akıl"dan murâd, akl-ı maâş ve akl-ı maâddir. Akl-ı maâş tertîb-i zevâhire ve akl-ı maâd, tertîb-i bevâtına taalluk eder; ve havâss-ı evliyânın akılları bu iki aklın fevkındedir. Zîrâ aklın, akl-ı kül mertebesine kadar merâtibi çoktur. İmdi her bir mertebe-i akl, kendinin fevkındeki akla yabancı olduğundan, onu kendi tavrına muhâlif görür ve kendi tavrının hâricine çıkanlara delilik isnâd eder. Binâenaleyh evliyâ-yı kirâm hazarâtı galebe-i hâl ile bu iki mertebedeki aklın fevkınde söyledikleri vakit, akl-ı maâş ve akl-ı maâd sâhibleri galebe-i hâl ile deli oldu zannederler. Halbuki o sözlerin cümlesi ayn-ı hakîkat ve hikmettir. Ya'ni eğer benimle beraber akl-ı maâş ve akl-ı maâddan bir zerre varsa, bu akılların tavrına göre hayâl ve perîşân görünen bu söylemek nedendir?
1909. Mâdemki benim dimağım akıl ve idrakten boştur; binâenaleyh bu tahlitte benim günahım nedir?
Mâdemki benim dimâğ-ı unsurîm ve cismânîm, bu iki aklın tavrından ve idrâkinden hâlîdir ve boştur, binâenaleyh bu merâtib-i aklı birbirine karıştırmakta benim ne kusûrum vardır?
1910. Onun günahı yoktur ki aklımı götürdü. Bütün akıllerin aklı onun önünde öldü.
Benim akl-1 unsurîmi ve cismânîmi izâle eden akl-ı külde de kusûr ve günah yoktur. Zîrâ bütün akıllerin aklı, o akl-ı küllün önünde öldü ve yok oldu. Bu beyt-i şerîfin şerhinde Hind şârihlerinden İmdâdullah (k.s.) hazretleri buyururlar ki: "Yukarıki beyitte, "Bende akıl ve idrâk kalmadığından tahlîtte benim günâhım yoktur," buyrulmuş idi. Binâenaleyh günâhın, aklı izâle edende olduğu tevehhüm olunur. Bu beyitte dahi bu tevehhümü def için buyururlar ki: Aklı izâle edende dahi günah yoktur. Zîrâ bu aklı izâle etmek kemâle eriştirmek olur. Şârihlerin ba'zıları demişlerdir ki: "Bu beyitlerin ma'nâsı; bende günah yoktur, günah benim aklımı izâle edendedir. Bu ma'nâda sû'-i edeb zâhirdir. Fakat aşk-ı ilâhî delileri bu kadar sû'-i edebde ma'zûrdurlar."
Fakîr derim ki, "sû'-i edeb" kelimesinin isti'mâli Hz. Pîr efendimiz hakkında sû'-i edebdir. Binâenaleyh İmdâdullah hazretlerinin mütâlaası hakîkate mutabıktır. Zîrâ bu gibi evliyânın akılları, akl-ı külde mahv ve müstehlektir ve akl-ı külden sâdır olan her sözde bir hakîkat vardır. Onları ancak ukul-i kāsıra erbâbı hayâl ve perîşan görürler. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde buyururlar: ای عقل کل ای عقل کل تو هر چه گفتی صادقی Ya'ni "Ey akl-ı kül, ey akl-ı kül sen her ne söyledin ise sâdıksın!"
1911. Ey akılları fitnelendirip hayran edici, akıllar için senden başka mürtecâ yoktur!
"Hica", akıl; "mürtecâ", ümîd mahalli; "fettân", imtihan edici. Ya'ni, "Ey akılları türlü türlü tecelliyât ile imtihan edip hayrete düşürücü olan akl-ı kül; senin mâdûnundaki akıllar için senden başka ümîd yeri yoktur."
1912. Beni deli ettiğin zamandan beri aklı istedim; beni süslediğin zamandan beri güzelliğe hased etmedim.
Ya'ni, beni akl-ı maâş ve maâdın tavırları hâricine çıkarıp, bu akılların ashâbı indinde deli ettiğin zamandan beri, bu akıllar dâiresine girmeyi istemedim. Zîrâ sen beni kendi mertebenin tavrıyla süsledin. Beni böyle süslediğin zamandan beri, sûretlerde mütecelli olan güzelliğe hased etmedim. Zîrâ benim gördüğüm güzellik gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve kalb-i beşere hutûr etmeyen güzelliktir.
1913. Benim deliliğim senin muhabbetinde müstetab değil midir? "Evet, ve Allah sana sevabı cezâ versin!" de!
"Müstetâb" iyi ve güzel ve müstahsen olan şey demektir. "Sevâb", amel-i hayr mukābilinde verilen mükâfât ma'nâsınadır. Ya'ni, ey akl-ı kül; benim, senin mâdûnun olan akıllara nisbeten vâki' olan deliliğim, senin muhabbetinde istiğrâkım hasebiyle müstetâb ve müstahsen değil midir? Benim bu suâli- me cevâben: "Evet, Allah sana mükâfâtı ve sevâbı ameline mukābil cezâ ola-rak versin!" de! Akl-ı küllün mazharı olan Hz. Pîr efendimizin bu suâli ve ce-vâbı kendi zâtından yine kendi zât-ı şerîfinedir. Bu hâl mütefekkirler indinde müsteb'ad değildir. Nitekim ahvâl-i âdiyede bir kimse kendi kendine bir şey düşünüp muhakeme ettiği vakit, kendi zâtına sual sorar ve cevabımı yine kendi verir.
1914. O gerek Arapça ve gerek Fârisîce söylesin, hani bir kulak ve akıl ki onun fehmine erişesin!
Ey dinleyici; o akl-ı kül, benim lisânımdan gerek Arapça ve gerek Fârisî-ce söylesin ve bu Mesnevî'de bu lisanlar ile birtakım esrar ve hakāyık beyân etsin; sende onları dinleyebilecek ve idrâk edecek kulak ve akıl nerede ki, o sözleri anlayabilecek mertebeye erişesin!
1915. Onun bâdesi her aklın lâyıkı değildir; onun halkası her kulağın eğlence-si değildir.
Akl-ı küllün sunduğu ma'rifet şarabı, her aklın lâyıkı değildir. O ma'rifet şarabını her bir akıl içemez ve onun kulaklara takdığı ma'rifet-i ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyye küpesi, her kulağın maskarası ve eğlencesi değildir. Binâ-enaleyh münkirlerin ulûm-i evliyâya karşı vâki' olan inkârları, onların akıl-larının adem-i tahammüllerindendir.
1916. Tekrar yine deli gibi geldim. Haydi, haydi ey can çabuk zincir getir!
1917. Dilberimin o zülfünün zincirinden başka, eğer iki yüz zincir getirir isen koparırım.
"Zincir"den murâd, kayd-ı şerîattir. "Dilber"den murâd, Hak'tır. "Zülf"ten murâd, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyedir. Ma'lumdur ki, lisân-ı şerîat, en zayıf olan akılların bile anlayabileceği mertebededir ve lisân-ı zâhirdir. Binâenaleyh ev-liyâullahın akl-ı kül mertebesinden beyân ettikleri esrâr ve maârifi, ulemâ-i
zâhir kendi akıllarına ve anlayışlarına uymadığı için red ve inkâr ederler. Zî- râ onların akılları bevâtın-ı Kur'ân'a ve ahâdîse nüfüz edemez. Bunun için cenâb-ı Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîf'te birçok esrâr ve hakāyıkı beyân için ukül-i zaîfe mertebesine tenezzül buyurup, onların anlayabileceği tarzda kıssalar beyân ve bu kıssalar altında akılları kâmil olanlara birtakım rumûz ile izhâr-ı esrâr ve hakāyık buyururlar. Bu sebeble bu beyt-i şerîflerde buyu- rurlar ki: Tekrar yine akl-ı kül mertebesinden vârid olan esrârı beyân için, ukul-i zaîfe erbâbı indinde deli gibi oldum. Haydi haydi, ey rûh-i şerîfim, li- sân-ı zâhir zincirini ve kaydını getir! Fakat o lisân-ı zâhirî, dilber-i hakîkî olan Hakk'ın esmâ ve sıfatının îcâbı olan zâhir-i şer'-i şerîfin kaydı ve zinciri ol- sun. Eğer zâhir-i şer'in gayrı birçok kayıt ve bağ getirirsen, onları kırarım.
حکمت نظر کردن در چارق و پوشتین که فَلْيَنظُرِ الانْسَانُ مِمَّ خُلق Çarığa ve posta nazar etmenin hükmü budur ki, insan ne şeyden yaratıldığına nazar etsin!
Bu sürh-ı şerîfteki âyet-i kerîme Ve't-Târık sûre-i şerîfesindedir. [فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ مِمَّ خُلِقَ (Târık, 86/5) "İnsan neden yaratıldığını bir düşünsün"] Ya'ni, Ayaz, bir köylü çocuğu olup fakîr ve zelîl ve arkasına giydiği, bir koyun postu ve ayaklarına giydiği, bir çarıktan ibâret iken Sultan Mahmûd'un iltifatına ve ik- râmına nâil oldu; ve kendisine bu ikrâm sebebiyle kibir ve ucüb gelmemek için bir odaya çarığını ve postunu sakladı. Ara sıra gidip: "Ey Ayaz, işte se- nin aslın budur ve sen bu kadar zelîl ve fakîr idin. Sakın kibr etme ve devle- tin ile müftehir olma!" diye nefsine nasîhat ederdi. Bu kıssada sürh-i şerîfte zikr olunan âyet-i kerîmenin ma'nâsına işâretle buyrulur ki: Ey insan senin aslın, bir uzv-i süflîden diğer uzv-i süflîye akan birkaç katre sudan ibârettir. Vaktâki o sudan neşv ü nemâ bulup şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın ikrâmiyle ah- sen-i takvîm üzere olan sûret-i insâniyyeyi bulmak devletine nâil oldun ve mertebe-i akla ve irâde ve tasarrufa geldin; sakın bundan dolayı mütekebbir ve mu'cib olma! Dâimâ çarık ve post mesâbesinde olan nutfe hâline nazar et ve hiçliğini tefekkür et!
1918. Ayaz'ın aşkının kıssasını geri döndür; zîra o, sırlar ile dolu bir hazînedir.
Bu beyt-i şerîfteki hitâb, Hz. Pîr'in kendi rûh-i şerîflerine olan hitâbdır.
1919. Her gün bunun üzerine hücreye giderdi, ta ki kürkü ile çarığı görsün!
Ya'ni, Ayaz, sakladığı eski çarığı ile postunu görmek ve nefsine ârız olan kibir ve enâniyeti kırmak için, her gün onları sakladığı odaya giderdi.
1920. Zîrâ ki, varlık pek sarhoşluk getirir; baştan aklı, gönülden hayayı götürür.
Zîrâ ki, insanın kendisinde gördüğü varlık ve benlik, onu şiddetli bir sûrette sarhoş eder. Bu benlik baştan aklı götürür, muhâkemesi sakîm olur ve kalbden de utanmayı izâle eder. O kadar rezâlet ve edebsizlikler yapar ki, ne halktan ve ne de Hak'tan utanır.
1921. Yüz binlerce evvelki karnın ancak bu varlık sarhoşluğu, bu pusudan yol vurdu.
"Karn", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "gürûh ve tâife" ma'nâsınadır. Ya'ni, bu varlık ve enâniyet sarhoşluğu, geçmiş olan yüz binlerce gürûh ve akvâmın, bu benlik pususundan yollarını vurdu ve kendilerini azgınlığa ve helâke sevk etti.
1922. Bir Azâzîl bu varlıktan İblîs oldu. Dedi ki: "Niçin Adem benim üzerime reîs oldu?"
Şurrâh-ı kirâmdan ba'zıları "İblîs" kelimesinin "iblâs"dan müştakk olduğunu beyân ederler; ve "iblâs", maksûduna vusûlden me'yûs olmak demektir. "Azâzîl", İblîs'in Adem'e secde ile emr olunmazdan evvelki ismidir. Ya'ni, evvelce adı Azâzîl olan İblîs, kendisinin bu varlığı ve enâniyeti yüzünden rahmet-i rahîmiyyeye vusûl maksadından me'yûs oldu. Çünki kendini büyük gördü; "Niçin Âdem benim üzerime tefevvuk etti ve reîs oldu, halbuki ben ondan daha efdalım ve hayırlıyım!" dedi.
1923. Ben efendiyim, efendi oğluyum. Yüz hüneri kabûl edici ve âmâde olmuşum!
"Hâce", efendi ve evin reîsi ve muallim ve şeyh ve pîr ve maldâr ve hâkim ve sâhib-i cem'iyyet ma'nâlarına gelir (Burhân). Ma'lûmdur ki, İblîs ateşten ve harâretten mahlûktur; ve ateş ve harâret bilcümle teşekkülât-ı unsuriyyeyi bozucu ve kahredicidir. Binâenaleyh İblîs, ateşin bu kāhirliğine nazaran, kendisini cism-i unsurî sâhibi olan Âdem'in fevkınde görüp, kendinin efendi ve reîs olduğunu ve ateşte efendilik ve reislik görüp, ateşten mahlûk olması i'tibariyle efendi ve reis oğlu olduğunu ve birçok hünerler kabûl edici ve müstaidd bulunduğunu iddia eder.
1924. Ben hünerde bir kimseden nâkıs değilim, tâ ki düşmanın önünde hizmetle durayım!
"Ben hünerde ve ma'rifette Âdem'den nâkıs ve aşağı değilim; onda idrâk ve zekâ varsa bende de var. Binâenaleyh benim düşmanım olan benî-âdemin önünde niçin hizmetle durayım ve ona secde ve serfürû etmek vazîfesiyle mükellef olayım?"
1925. Ben ateşten doğmuşum, o çamurdan. Ateşin indinde çamurun ne yeri vardır?
"Benim hilkatimin aslı ateştir ve ateşten doğdum. Benim muhâlifim ve düşmanım olan Âdem ise çamurdan doğmuştur." Nitekim âyet-i kerîmede وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ (Secde, 32/7) ya'ni: “ Allah Teâlâ insanın hilkatine çamurdan başladı" buyrulur. İmdi ateşin indinde çamurun ne ehemmiyeti vardır; ateş çamuru yakar ve onun şeklini ve taayyününü berbâd eder. Ma'lûm olsun ki, İblîs'in kıyâsı ve muhâkemesi sırf maddiyât üzerine olduğundan, onun bir gözü ma'neviyâta nüfûz ve intikālden kördür ve âcizdir. Binâena- leyh sırf maddiyâtta saplanıp ma'neviyâttan bî-haber kalan benî-beşer dahi bu körlükte İblîs'in nazîridirler. "Vehal", yumuşak çamur ma'nâsınadır.
1926. "O nerede idi, bir devirde ki ben âlemin sadrı ve zamanın fahri idim!"
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Hicr'de vâki' وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ (Hicr, 15/ 26-27) ya'ni "Biz insanı muhakkak kum ile karışık yıllanmış ve kuru çamurdan yarattık; ve cânn kavmini de evvelden havâ-yı nârîden yarattık" âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur. "Semûm", lügatte sıcak hava ve rüzgâr demektir ki, buhâr-ı nârîye işâret buyrulur. "Salsâl", kum ile karışık kuru çamur; "hame", kara çamur; "mesnûn", üzerinden seneler geçmiş ve yıllanmış demektir.
Bu beyt-i şerîfte ve bu âyet-i kerîmede, ehl-i hey'etin yakın zamanlarda keşf ettiği bir hakîkate işâret buyrulur. Ma'lûmdur ki, manzûme-i şemsiyyemizin esâsı fezâda azîm bir sehâb-ı muzî idi. Bu sehâb-ı muzî devr-i şedîd ile buhâr-ı nârî hâline geldi. Ondan yine buhâr-ı nârî hâlinde olarak seyyâreler fırlayıp, her birisi bu ayrıldığı kütle tarafında ve mahreklerinde dönmeğe başladı. Arzımız dahi o kütle-i gāzîden ayrılanlardan biridir. Bu hakikate sûre-i Enbiyâ'da vâki' أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ (Enbiyâ, 21/30) ya'ni "Münkirler akıllarının gözleriyle görmezler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik idi. Biz onları ayırdık ve her şeyin hayatını sudan yaptık, inanmıyorlar mı?" âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur. Âyet-i kerîmenin ma'nâsına nazaran, arzın buhâr-ı nârî hâlinde bulunduğu zamanlar, hilkat-i Âdem'den evvel cânn kavmi yaradılmış ve onların rûhları buhâr-ı nârî hâlinde sûret-i mahsûsada tekevvün eden cisimlerine taalluk etmiş idi. İblîs dünyanın bu hâlindeki ervâhın reîsi ve Hakk'a ibâdette o devrin medâr-ı iftihârı olan bir mahlûk idi; ve arz kışır bağlamamış olduğu cihetle bu devirde cism-i Âdem'in mütekevvin olmasına tab'an imkân yok idi ve İblîsin bu devrede ismi Azâzil idi. Vaktâki arz kışır bağladı ve hayâtiyetleri havâ-yı hârdan müteşekkil olan cânn kavmi ya'ni "cin", Âdem'in çamurdan halkını gördüler ve melâike ya'ni kuvâ-yı unsuriyye ile beraber Âdem'e secde etmeğe, ya'ni itâat etmeğe me'mûr oldular. İblis bu itâattan ve secdeden ibâ etti ve cenâb-ı Hakk'a karşı: "Beni ateşten ve onu topraktan yarattın, ben ondan hayırlıyım dedi!" İşte bu beyt-i şerîfte, dünyanın bu devrine ve İblîs'in bu devirdeki hâline işâret buyrulmuştur. "Hak Teâlâ ateşten ve dumansız alevden cânn kavmini yarattı" (Rahmân, 55/15) âyet-i kerîmesinin ve Hak Teâlâ'nın İblis hakkında olan: "Muhakkak o cin cinsindendir, binâenaleyh Rabbinin emrinden dışarıya çıktı!" (Kehf, 18/50) kavlinin beyânındadır.
"Mâric", "ateşin dumansız alevi" demektir. Elyevm güneşte olan buhâr-ı nârî demek olur ve bu sürh-ı şerîf yukarıdaki îzâhât ile alâkadardır. İblîs'in melâike nev'inden olup olmadığı hakkında ulemânın ihtilafı vardır. Fakat âyet-i kerîmede melâike hakkında لا يعصون الله ما أمرهم (Tahrîm, 66/6) ya'ni "Allah'ın onlara emrettiği şeyde isyân etmezler" buyrulduğu cihetle, İblis melâikeden olsa o Hakk'a muhalefet ve isyân edememek îcab ederdi; ve "cin" cinsinden olduğu, sürh-ı şerîfteki âyet-i kerîmede sarîhdir; ve cin, emr-i ilâhîye karşı muhâlif ve âsî olabilir. Çünki melâike ervâhtır ve kuvâ-dır; ve "cin" ise maddenin hava ve harâretten ibaret olan iki latîf unsurundan mürekkeb cisim sâhibidir. Binâenaleyh cinnin muhalefeti cismiyetlerinden münbaistir.
1927. Sefihin canının ateşi şu'le vururdu, zîrâ ateşe mensûb idi. Çocuk babasının sırrıdır.
"Sefih", akılsız ve tedbîri fâsid olan kimseye derler. Burada "sefîh"ten murâd, İblis'tir. Zîrâ kemâl-i hamâkatinden, nazarı Adem'in zâhirine ma'tûf oldu; bâtınına ve ma'nâsına nüfüz edemedi. "Canın ateşi"nden murâd, kibir ve enâniyettir. İkinci mısra'da الولد سر ابيه ya'ni "Çocuk babasının sırrıdır" ya'ni çocukta babasının tabîatı ve hâssıyeti zuhûr eder. İblis dahi ateşten mahlûk olduğu için onda ateşin tabîatı ve hâssıyeti zâhir olmuştur. Zîrâ ateş ve harâret dâimâ yükseklik ister ve sâir mâddiyâta müstevlî olduğu vakit onları kahr eder. İcmâl-i beyt: Sefih ve akılsız olan İblîs'in bâtınındaki kibir ve enâniyet ateşi şu'le vurdu ve alevlendi ve Adem'e tefevvuk etmek istedi. Zîrâ ateşten yaratılmış idi. Onun aslı ateş idi ve hadîs-i şerîf mûcibince çocuk babasının ve aslının tabîatında ve hâssıyetinde olur.
1928. Hayır, galat söyledim, çünki kahr-i Hudâ idi. Bir illeti ileri getirmek ne içindir?
Hz. Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte sâmi'lerin gözlerini daha yüksek bir ma'rifete açmak için buyururlar ki: İblîs'in dalâletine sebeb ve illet olmak üzere, ateşten mahlûk olduğunu beyân ettim. Hayır, galat ve yanlış söyle-dim; onun dalâleti Hak Teâlâ'nın kahrı idi ki, bu da, onun ayn-ı sâbitesinin ezelde ve ilm-i ilâhîde ism-i Mudill'in mazharı olması idi ve bu ismin maz-harına lâyık olan dahi kahr ile tecellî etti. Binâenaleyh âlem-i letâfet ve ha-kîkatteki esâsı bırakıp da, âlem-i kesâfet ve hayâldeki illeti ve sebebi niçin zikr etmelidir? Bu husûstaki daha ziyâde îzâhât I. cildin 625 numarasına müsâdif olan ذکر جباری برای زاریست این نه جبر این معنی جباریست ["Bu, cebir de-ğildir; bu ma'nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbarlığın zikri tazarru' içindir."] beyt-i şerîfinde geçti.
1929. İlletsiz iş illetlerden müberrâdır, ezelden müstemirr ve müstekardır.
"İlletsiz iş"ten murad, كل يوم هو في شأن (Rahmân, 55/29) ya'ni "Her anda bir şandadır" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, Hakk'ın tecellî-i esmâî ve sıfatîsidir; ve Hakk'ın esmâ ve sıfatı kadîm olup bu esmâ ve sıfât ile tecellîsi asla ta'tîl kabûl etmez. Ezelden beri dâimîdir ve istikrar üzeredir; ve bu tecellî zât-ı kadîm-i Hakk'ın îcâbı ve iktizâsı olup hiçbir sebeb ve illete müstenid değildir.
1930. Müstehass olan sun'-ı mukaddesin kemâline ne hadis olan illet yâhud ne de hades sığar.
"Müstehass", istif'âl bâbından olan "istihsâs"tan ism-i mef'ûldür. Kâ-mûs'ta bir kimseyi bir işe tergîb ve teşvik edip kandırmak ma'nâsına gösteril- miştir. Müntehabü'l-Lügatta "ber engîhten", ya'ni koparmak ve ib'âs etmek ma'nâsı zikr edilmiştir. Ya'ni, Zât-ı ulûhiyyetin koparmış ve ib'âs etmiş olduğu, mukaddes sun'un kemâline, ne hâdis olan illet ve sebeb sığar ve ne de hades ya'ni sıfat-ı hudûs sığar, demek olur. Hind nüshalarında "yâ hades" yerine "bâ hades" vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ: "Hudûs sıfatlı olan hâdis, müstehass olan sun'-ı pâkin kemâline nasıl sığar!" demek olur. Ya'ni, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin, esmâ ve sıfatının mezâhiri olarak koparılmış ve ısdâr edilmiş olan pâk ve mukaddes san'atlarının kemâlini ızhâr için sıfat-ı hudûsű hâiz olan hâdisin sebeb olması vârid değildir. Zîrâ tevhîd-i hakîkî ehlinin nazarında eşyânın hey'et-i mecmûası zât-maa's-sıfattır. Bu beyitlerin ma'nâları I. cildin biraz yukarıda zikr olunan 625 numaralı beyit ile alâkadar olduğu gibi, IV. cildin 221 numarasına müsâdif olan اسم مشتقست و اوصاف قدیم نی مثال علت اولی سقیم ["İsim müstaktır ve evsâf kadîmdir, illet-i ûlâ misâli sâkîm değildir."] beyti ile de münasebetdârdır.
1931. Babanın sırrı ne olur? Babamız O'nun sun'udur. Sun' içdir ve baba kabuk gibi sürettir.
"Sun"dan murâd Zât-ı ulûhiyyetin sun'u olan îcâd ve ızhârdır. Ya'ni, biz, İblîs'in babası ateştir, ateşin tabîatını ve hâssıyetini hâizdir; zîrâ çocuk babasının sırrıdır, dedik. Halbuki babanın sırrı ne olur? Zîrâ babamız dahi Hakk'ın vücûd-i izâfî âlemindeki sun'u ve îcâdıdır ve hâdistir. Hakk'ın sun'u ilm-i ilâhîsinden başlar. Binâenaleyh bu sun', meyvenin içine benzer ki, bu da onun ayn-ı sâbitesidir; ve babamızın vücûd-i izâfisi de meyvenin kabuğuna benzeyen bir sûret-i zâhirîdir.
1932. Ey ten fındığı, sen dostunu aşk bil; senin canın mağzı ister ve senin kabuğunu döğer.
"Ten", fındığa teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ fındığın içi ve kabuğu vardır. Beyt-i şerîfteki "fındık-ı ten" müşebbehün-bihin müşebbehe izâfeti kabîlinden olup, izâfet-i beyâniyyedir. Ya'ni, ey cismi fındık gibi olan insan, senin cismin kabuk ve için rûhtur. Ve rûhun içi dahi, senin ilm-i ilâhîdeki hakîkatin ve ayn-ı sâbitendir. Zîrâ ayn-ı sâbite mazhar olduğu ismin zıllidir ve onun zılli rûhtur ve onun zılli cisimdir Beyt: "Cümlenin rûhları a'yân-ı sâbitenin zıllidir. Cümlenin cisimleri rûhların zıllidir. A'yân-ı sâbite de esmâ-i Hakk'ın zıllidir. Esmâ dahi Zât-ı mutlakın zıllidir. Mâdemki kimin zıllî olduğunu bildin; ister öldün ister yaşadın, bu düşünceden fâriğsin!" Beyt-i şerîfteki hitâb, teni fındık mesâbesinde olan insanadır. Ya'ni, ey insan, sen dostunu Zât-ı mutlak-ı Hakk'a olan aşktan ibâret bil! Zîrâ senin rûhun kendi içi olan ilm-i ilâhî mertebesinde mahv ve müstağrak olmayı ister ve işte bu aşk ve talebten dolayı, senin kabuk mesâbesinde olan cismini döğer ve hükümsüz bırakmak azminde bulunur.
1933. Cehennemlik ki, onun dostu post olur. بدلنا جلوداً ["Derileri değiştiririz"] ona post verdi.
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Nisâ'da vâki كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَلنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُواْ الْعَذَابَ (Nisâ, 4/56) ya'ni "Münkirlerin her ne vakit derileri yanıp pişse, azâbı tatmaları için biz onların derilerini başka derilere tebdîl ederiz" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, cehennemlik olan münkirlerin dostu ve sevdiği şey cisimleri olur. Rûhlarının gıdâsını ihmâl edip, fânî olan cisimlerini beslerler. Binâenaleyh Hak Teâlâ bu tabîat cehenneminde o cehennemlik kimseye, "Biz derileri tebdîl ederiz", va'di mûcibince, deri ve kavî post ya'ni kabuk mesâbesinde olan cisim verdi.
1934. Senin ma`nân ve mağzin ateş üzerine hâkimdir, fakat senin kışırların ateşe odundur.
Ey insan, senin ma'nân ve için olan rûhun âlem-i emrden olup, âlem-i halktan olan ateş üzerine hâkim ve galibdir. Fakat içinin kabuğu mesâbesinde olan cismin âlem-i halktan olup, yine âlem-i halktan olan ateşin odunudur ve ateş onun üzerine hâkimdir.
1935. Bir ağaç bardak ki, onun içinde ırmak suyu vardır, ateşin kudreti hep onun tarafı üzerindedir.
Bu beyt-i şerîf yukarıki beyte bir misâldir. Meselâ içinde su olan ağaç bir kap, ateş üzerine konduğu vakit, ateşin te'sîri ağaca olur ve ağacı yakıp deldiği vakit, su ateş üzerine akınca, ateşi söndürür.
1936. İnsanın ma'nâsı ateş üzerine mâliktir; cehennemin Mâlik'i onda ne vakit hâliktir!
Ya'ni, insanın ma'nâsı olan rûh, ateş üzerine mâlik ve galibdir; ve cisim, cehennem tabîatında olduğundan ayn-ı cehennemdir. Cehennemin müvekkeli olan Mâlik ismindeki melek nasıl cehennemde hâlik değil ise, ayn-ı cehennem olan cisme taalluk eden ma'nâ ve rûh dahi öylece hâlik değildir.
1937. Binâenaleyh sen cismini artırma, ma'nânı artır, tâ ki Mâlik gibi ateşe hâkim olasın!
Ya'ni, mâdemki ma'nân ateş üzerine gālibdir ve cismin ve sûretin ise, ayn-ı ateştir; o hâlde cismini büyültmeğe ve semirtmeğe çalışma! Rûhunu ve ma'nânı kuvvetlendir! Tâ ki cehennemin mutasarrıfı olan Mâlik ismindeki melek gibi, ayn-ı ateş olan cismine hâkim ve galib olasın!
1938. Kabukları kabuk üzerine artırmışsın; şübhesiz kabuk gibi is içindesin.
"Post ve kabuk"tan murâd, kesâfet-i cismâniyyedir. "Dûde", birkaç ma'nâya gelir. Burada mürekkeb yaptıkları "kara is" ma'nâsınadır. Ya'ni, sen cisminin kesâfeti üzerine bol bol yiyip içmek sûretiyle kat kat kesâfetler ilâve etmişsin ve rûhunun inkişafı için riyâzât ve mücâhedâttan kaçmışsın. Şübhesiz fındığın ve cevizin kabukları gibi kapkara kömür ve is hâli içinde kalmışsın.
1939. Zîra ki ateşe alef, postun gayrı değildir. Hakk'ın kahrı o kibrin postunu koparıcıdır.
Yânî, mâdemki senin için kalmadı, hep kabuk oldun, artık ateşin gıdâsı olursun. Zîrâ ateşin gıdâsı ve şiddetlenmesi, içine atılacak kabuk ile olur. Binâenaleyh bu kesâfet-i cismâniyye iktizâsı olarak sende hâsıl olan kibir ve azametin derisini, Hakk'ın kahrı koparıcı ve yüzücüdür; ve o kibir ve azamet sebebiyle Hak Teâlâ seni zelîl eder.
1940. Bu tekebbür postun neticesindendir. Câh ve mal o kibre ondan dolayı dosttur.
Ey cismânî, sendeki bu tekebbür, postun ve kesâfet-i fâniyenin verdiği netîcedendir. Câh ve mal ya'ni makām-ı riyâset, mal ve mülk o kesâfet-i cismâniyyeden dolayı, sendeki kibir ve azamete dost olmuş ve sarılmıştır. Ya'ni sendeki kesâfet-i cismâniyye kibir ve azamet hâsıl etmiş ve doğurmuştur. Mal ve mansıb dahi o kibre, mahzâ bu kesâfet-i fâniye sebebiyle dost olmuştur; ve bunlar böyle birbirine bağlanmıştır.
1941. Bu tekebbür nedir? Lübabdan gaflettir. Buzun güneşten gafleti gibi müncemiddir.
"Lübâb", her şeyin hâlisi ve güzîdesi; ve ceviz ve fındık gibi maddelerin içi. İkinci mısra'daki "müncemid" "gaflet"in sıfatıdır. Ya'ni, cismânilerdeki bu tekebbür nedir? Lübâbdan ya'ni hakîkat-i vücûddan gaflettir; ve kendi vücûdunda ve varlığında istiklâl görmektir. Bu öyle bir gaflettir ki, buzun güneşten gafleti gibi donmuş ve kesîftir.
1942. Vaktaki ona güneşten haber oldu, buz kalmadı, yumuşak oldu ve sıcak oldu ve çabuk sürdü.
Vaktâki güneşin harâreti o donmuş buz üzerine vâsıl olmak sûretiyle buzun güneşten haberi oldu ve müncemid olan gafleti âgâhlığa tebeddül etti, artık onun buzluğu kalmadı, gevşedi ve ısındı; ve çarçabuk kendi hakîkati olan su zâhir olup aktı ve deryâ tarafına sürüp gitti.
1943. Lübbü görmekten tenin cümlesi tama' oldu, hor ve âşık oldu; zîrâ tama' eden kimse zelîl oldu.
"Lüb"den ve "iç"ten murâd, insanın kendi hüviyeti ve hakîkati olan zât-ı Hak'tır. Ya'ni, bir kimse ki, kendi hakîkati olan zât-ı Hakk'ı müşahede etti, onun bu görüşünden, cisminin cemî'-i zerrâtı bu hakîkate vusûle tama' edici oldu ve ayn-ı tama' oldu. Bu sûrette zât-ı Hak muvâcehesinde zelîl ve o hakîkate âşık oldu. Zîrâ Şâh-ı Velâyet İmâm-ı Ali (k.v) efendimiz عز من قنع ذل من طمع ya'ni "Kanâat eden kimse azîz oldu ve tama' eden kimse zelîl oldu" buyurmuştur. Bu kelâmın iki vechi vardır: Birisi dünyaya ve diğeri âhirete taalluk eder. Dünyâya taalluk eden ciheti budur ki, bir kimse dünyâ malına tama' edip şunun bunun kapısında ihsâna muntazır olursa zelîl olur; ve eğer elindeki şeye kanâat edip şuna buna boyun eğmezse azîz olur. Ahirete taalluk eden ciheti budur ki, bir kimse mâsívâdan göz yumup ancak Hakk'a müteveccih olursa o kimse muvâcehe-i Hak'ta zelîl olur; ve onun bu zilleti makām-ı abdiyyet olur; ve eğer kendi varlığını Hakk'ın varlığının gayri görüp, bu varlığın îcâbına kanâat ederse, bu kanâatinden dolayı kendinde izzet tasavvur edip şirk-i hafide kalır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ve âtîdeki beyitlerde bu ikinci vechi beyân buyurmuşlardır.
1944. Vaktaki içi görmez, posta kāni oldu; "Azze men kanea" bağı onun zindanıdır.
Bir kimse ki, kendi vücûd-ı izâfisinin içi ve bâtını olan zât-ı Hakk'ı görmez ve post ve kabuk mesabesinde olan vücûd-ı izâfisine kanâat eder, binâenaleyh o kimseye "Kanâat eden azîz oldu" sözünün bağı zindan ve mahbes olur; ve bu izâfî varlığı içinde izzet tasavvur edip mütekebbir olur.
1945. İzzet burada senin kibrindir; ve zillet dîndir. Taş fânî olmadıkça ne vakit yüzük oldu?
Ey cismânî, mevhûm olan varlığına kanâatindeki izzet senin kibrindir ve mütekebbir olmandır; ve vücûd-ı mevhûmunu nazarından kaldırıp vücûd-1 Hakk'a vermek sûretiyle ihtiyâr-ı zillet dîndir ve abdiyyet-i mahzadır. Görmez misin, taş yontulup kendi şeklinden ve taayyününden fânî olmadıkça parmağa takılacak yüzük olur mu? Bazı nüshalarda کبر تست yerine گبریست vaki'dir. Ma'nâsı "kâfirliktir" demek olur ki, bu kâfirlik kendi hüviyyetini ve hakîkatini inkâr etmek demektir ve şirktir.
1946. Taşlık makāmında, ondan sonra ene! Senin miskîn ve fânî olman vaktidir.
Ya'ni, taşlık makāmında olup yüzüklük da'vâsında bulunmak ve ondan sonra enâniyet da'vâ etmek câiz değildir. Ya'ni vücûd-ı mevhûmunu vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde isbât edip "ben" demek boş bir izzet da'vâsıdır ve tekebbürdür. O vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde senin bu da'vâlardan geçip miskîn ve fânî olman vaktidir.
1947. Kibir ondan dolayı câhı ve malı ister. Zîra külhanın kemâli tezektendir.
Ya'ni, kibir külhan; ve makām-ı riyâset ve mal ve mülk ve servet dahi tezek ve gübre mesâbesindedir. Külhanın revnakı ve kemâli ve alevlenmesi içine atılan tezekten olduğu gibi, kibrin ve azametin parlaması dahi, mansıbdan ve servetten olur. İşte kibir ve azamet bu sebebden dolayı mansıb ve mal arkasında koşar.
1948. Zîra bu iki dâye postu ziyâde ederler. Şahmı ve lahmı ve kibri ve nahveti doldururlar.
Zîrâ bu iki dâye ve mürebbî mesâbesinde olan mansıb ve servet, cismâniyete hizmet edip onu semirtip çoğaltırlar; ve cisme yağ ve et ve kibir ve azamet ve iftihâr doldururlar.
1949. Gözü lübbün lübbüne kaldırmadılar; postu o cihetten lüb zannettiler.
Birinci "lüb"den ve "iç"ten murâd, rûh ve ikinci "lüb"den murâd, zât-ı Hak'tır. Zîrâ insanın bâtını rûhtur; ve rûhun bâtını zât-ı Hak'tır. Ya'ni, cismânî olan kimseler, gözlerini vücûd-ı hakîkî sâhibi olan zât-ı Hak tarafına kaldırmadılar; ve onlar kendi vücûdlarını müstakil zannedip "Biz yaparız, biz yaratırız" da'vâsında bulundular. Binâenaleyh kabuk mesâbesinde olan vücûd-ı mevhûmlarını iç ve asıl zannettiler.
1950. Bu yola rehber İblîs oldu. Zîra o riyaset tuzağının avı geldi.
"Şebîke" ve "şebeke", ağ ve tuzak manasınadır. Ya'ni, en evvel bu câh ve riyâset ve enâniyet ağına ve tuzağına av olan İblîs olup "Ben Adem'den daha hayırlıyım ve efdalim ve makām-ı riyâsete lâyıkım!" da'vâsında bulundu. Binâenaleyh kendisinden sonra ne kadar bu da'vâda bulunan kimseler varsa, hepsine pîşvâ ve rehber oldu.
1951. Mal yılan, o câh ejderha gibidir, merdânın sâyesi bu ikiye zümrüddür.
Ya'ni, mal ve servet, cismânîler için yılan ve o câh ve makām-ı riyâset dahi ejderha gibidir. Fakat kâmiller ve rûhânîler için lutf-i ilâhîdir. Nitekim hadis-i şerîfde نعم المال للرجل الصالح ya'ni "Sâlih adam için mal ne güzeldir!" buyrulur. Ve cenâb-ı Pîr Efendimiz bu ma'nâyı I. cildin 993 ve 994 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar: چیست دنیا از خدا غافل بدن مال را کز بهر حق باشی حمول نی قماش و نقره و فرزند و زن نعم مال صالح خواندش رسول ["Dünya nedir? Hudâ'dan gäfil olmaktır. Meta' ve gümüş ve evlâd ve kadın değildir. Hak için yüklendiğin mala Resûl, "İyi mal ne güzeldir!" buyurdu."] "Merdân"dan murâd, insân-ı kâmildir. "Zümrüd", kıymetli taşlardan olup havâssından birisi de yılanın gözünü kör etmektir. Nitekim bu bâbdaki îzâhât IV. cildin 3696 numaralı beytinin ibtidâsındaki sürh-i şerîfde geçti. Ya'ni, mal ve mansıb yılan ve ejderhâdır. Onların gözünü zümrüd taşı mesâbesinde olan insân-ı kâmilin sâyesi kör eder ve onlan zararsız bir hale getirir.
1952. O zümrüdden yılanın gözü fırlar, yılan kör olur ve yolcu kurtulur.
"Yolcu"dan murâd tarîk-ı Hakk'ın sâlikidir. Ya'ni, insân-ı kâmilin zümrüd taşı mesâbesinde olan sâyesinden ve nazarından bu iki yılanın gözleri dışarı fırlayıp kör olur ve Hak yolunun yolcusu dahi, onların tasallutundan ve zehrinden kurtulur.
1953. Vaktaki o reis bu yol üzerine diken koydu, her kim mecrûh oldu ise dedi ki: "İblîs'e la'net!"
Vaktaki riyâset da'vâsında bulunan o İblis, Hakk'a ve vücûd-ı hakîkî tarafına giden yol üzerine benlik dikenini koydu, bu dikenden yaralanan her bir kimse dedi ki: "İblis'e la'net olsun!"
1954. Ya'ni bu gam benim üzerime onun gadrindendir, o muktedâ gadre sabık izlidir.
Ya'ni, benlik ve enâniyet dikeninden yaralanan her bir kimsenin "İblîs'e la'net olsun!" demekteki murâdı, "Bu benlik ve enâniyet dikeninden hâsıl olan gam, bana o İblis tarafında vâki' olan gadr ve hıyânettendir. Bu husûsta o mel'ûn bize muktedâ ve rehber oldu. Binâenaleyh o muktedâ gadre ve hıyânete ilk adımı atandır.
1955. Ondan sonra vaktaki gürüh üzerine gürüh geldiler, cümlesi onun adeti üzerine ayak vurdular.
"Karn", birkaç ma'nâya gelir. Burada "gürûh ve tâife" ma'nâsınadır. Vaktâki İblîs'ten sonra birtakım akvâm ve gürûh birbirlerini ta'kîben geldiler, hepsi İblîs'in vaz' ettiği âdet ve tarîk üzerine ayak bastılar ve İblîs'e ittibâan riyâset ve enâniyet da'vâsında bulundular. Bu da'vânın en şiddetlisini yapanlar ta'rihlerde hâllerini okuduğumuz Fir'avn ve Nemrûd ve Romalılar'ın Neron'u ve emsâli zâlim hükümdarlar idi. Ve İblîs'in vaz' ettiği bu kötü yol efrâd-ı beşer tarafından el'an ta'kîb olunmaktadır.
1956. Ey delikanlı, her kim; ondan sonra halk körlükten düşmek için kötü bir âdet koydu,
1957. O cümle günah onun üzerine cem' olur; zîrâ o baş olmuştur ve onlar kuyruk dibi.
"Gaze", "gāze" kelimesinin muhaffefi olup "âvâz ve sadâ ve nidâ" ve otlayan ve uçan hayvanların kuyruğunun kökü ve aslı ma'nâlarınadır. Binâenaleyh "düm-gaze", kuyruk dibi veyâhud sadânın kuyruğu demek olur. Beyt-i şerîfe her iki ma'nâ dahi muvâfıktır. Bu beyitlerde من سن سنة حسنة فله اجرها واجر من عمل بها ومن سن سنة سيئة فعليه وزرها و وزر من عمل بها yani "Kim ki iyi bir tarîk ve âdet vaz' ederse o kimseye ecir vardır; ve onunla amel eden kimseye dahi ecir vardır; ve kim ki kötü bir tarîk ve âdet vaz' ederse onun günâhı onun aleyhinedir; ve onunla amel eden kimseye dahi günah vardır" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. "Beze", günah ve hatâ demektir (Burhân).
1958. Fakat âdem bir çarığı ve o postekiyi, "Ben çamurdanım!" diye öne getirir.
İblîs'in vaz' ettiği tarîk ve âdet üzerine gidenler Âdem tab'ında değil, belki İblis tabîatındadır. Âdem tabîatında olan kimseler, "Allah Teâlâ hazretleri beni çamurdan yarattı" der ve Ayaz'ın çarığı ve postu mesâbesinde olan cismindeki süfliyeti düşünüp önüne koyar; ve bu düşünce netîcesinde kibir ve azamet ızhârından hayâ eder.
1959. Ayaz gibi onun çarığı mahbûb idi; şübhesiz o, akıbet mahmûd oldu.
"Mevdûd", mahbûb demektir. Ba'zı nüshalarda "mevrûd" vâki' olmuştur ki, "nazarı önüne vârid" olmuş demek olur.
1960. Vücûd-ı mutlak yokluğun işini yapıcıdır. Var edicinin iş yeri yokluktan başka nedir?
"Hest-i mutlak", vücûd-ı mutlak demektir. Vücûd-ı mutlak hakkındaki îzâhât I. cildin 609 numarasına müsâdif olan ما عدمهائیم هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما ["Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın."] beyt-i şerîfinde geçti. "Yokluk"tan murâd, adem-i hakîkî değil, adem-i izâfîdir. Buna "adem-i i'tibârî" ve "adem-i mukayyed" dahi derler. Bu adem çekirdek içindeki ağacın ve sulb-i pederde olan veledin sûretleri gibidir. Ya'ni bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma'dûm olan eşyâ, adem-i izâfîdedir; ve bu adem-i izâfî vücûd-i mahz ile adem-i mahz arasında bir ber- zahdan ibarettir. Ya'ni, vücûd-ı mutlak adem-i izâfî âleminin işini yapıcıdır ve adem-i izâfî âleminde sâbit olanlara vücûd-ı izâfî âleminde sûret vericidir. Var edici olan vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın iş yeri ve i'mâlât-hânesi, adem-i izâfiden başka nedir?
1961. Yazılmış üzerine hiçbir kimse yazar mı? Yahud bir dikilmiş yere bir fidan diker mi?
"Mağres", ism-i mekândır, “ağaç dikilen yer" ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerif bir misâl ile yukarıkı beytin ma'nâsını te'yîddir. Ya'ni vücûd-ı mutlak adem-i izâfî âlemi üzre sûret nakışlarını yazar. Nitekim yazı boş kâğıt üzerine yazılır. Yazılmış olan bir kâğıt üzerine kimse yazı yazmaz; ve kezâ ağaç dikilmiş olan bir yere fidan dikilmez, lâkin boş arâziye dikilir.
1962. O bir kâğıt ister ki yazılmış değildir. Bir mahalle tohum eker ki, ekilmiş değildir.
O kâtib yazı yazmak için yazılmamış bir kâğıt ister; ve kezâ ekinci tohumu ekmek için ekilmemiş bir mahal arar.
1963. Birâder sen ekilmemiş mahal ol, yazılmamış beyaz kâğıt ol!
Ey birâder, mâdemki vücûd-ı mutlakın iş yeri ve i'mâlâthânesi yokluktur, binâenaleyh sen mevhûm olan vücûd-ı izâfî âlemine mahsûs efkâr ve havâtırı kalbinden sil! Sil de ekilmemiş bir mahal ve yazılmamış bir kâğıt mesâbesinde ol! Zîrâ kalb levhı mâsivâ nakışlarından ne kadar sâf olursa o kalbe o kadar ulûm-i ledünniyye ve esrâr-ı ilâhiyye menkūş olur.
1964. Tâ ki "Nûn ve'l-kalem"den müşerref olasın! Tâ ki o kerem sahibi tohum eksin!
"Nûn ve'l-kalem"in birçok ma'nâsı ve îzâhâtı vardır. Burada onların zikri uzun olur. Bu babdaki îzâhât cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islahı Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki eser-i şerîfinin doku- zuncu bâbında mezkûr olup, fakîr tarafından şerh olunmuştur. Bu beyt-i şe- rîfe münasib olan ma'nâ budur ki: İnsân-ı kâmil vücûdun cemî'-i merâtibini câmi' olduğundan, Hakk'a nazaran "nûn"dur, ya'ni divit ve hokkadır; ve âlem-i halka nazaran dahi "kalem"dir. Ya'ni, birâder, sen kalbinin levhini mâsivâ nakışlarından temiz ve boş tut! Tâ ki hakîkat-i muhammediyyenin mazharı olan insân-ı kâmilin divit ve hokka mesâbesinde olan kalbinden, Hak Teâlâ o kâmilin kalem mesâbesinde olan lisânıyla senin boş olan kalbi- nin levhine maârif-i ilâhiyye yazılarını yazsın ve arz-ı kalbine esrâr-ı ilâhiy- ye tohumlarını eksin de o "nûn ve'l-kalem" olan insân-ı kâmilin vücûdundan istifade edip şereflenesin!
1965. Bu pâlûdeden yalamış tut, görmüş olduğun bir matbahı görmemiş tut!
"Pâlûde", nişasta ve şeker ile pişirilen "pelte" ma'nâsınadır; ve "pelte" pâ- lûdeden muharreftir. "Pelte"den murâd, mal ve mansıb ve servet gibi nefsin mahzûz ve mütelezziz olduğu şeylerdir. "Matbah"tan murâd mevhûm olan bu vücûd-ı izâfî âlemidir. Ya'ni, ey ma'rifet-i ilâhiyye tâlibi olan kimse, pâlû- de mesâbesinde olan nefsin huzûzâtını tatmamış farzet de o huzûzâta müte- veccih olma! Zîrâ tatmamış olduğu bir şeye bir kimse müteveccih olmaz; ve elyevm içinde yaşayıp hissen görmüş olduğun bu mevhûm vücûd-ı izâfî mat- bahını da görmemiş farzet de bâkî olan vücûd-ı Hakk'a müteveccih ol!
1966. Zîra ki bu pâlûdeden sarhoşluk olur; kürk ve çarık senin hatırından gider.
Ya'ni, bu pâlûde mesâbesinde olan huzûzât-ı nefsâniyyeden sarhoşluk olur. Nitekim Hak Teâla sûre-i Hicr'de Lût kavmi hakkında لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ (Hicr, 15/72) ya'ni "Ey resûlüm, senin hayâtın hakkıçün onlar sarhoş- luklarında mütehayyirdirler" buyurur. Ve bu sarhoşluk sebebiyle Ayaz'ın kürkü ve çarığı mesâbesinde olan senin cisminin süflî bir hâldeki tekevvünü hatırından gider.
1967. Vaktaki nez' ve ölüm gelir bir ah edersin, eski postekinin ve çarığının zikrini o vakit yaparsın.
Vaktâki rûhun cisimden nez'i hâli ve ölüm keyfiyeti gelir, işte o vakit fırsatın fevt olduğunu görüp bir şiddetle âh edersin; ve eski posteki ve çarık mesâbesinde olan cisminin hâl-i süfliyeti nazarında inkişâf eder; ve âlem-i berzahda çirkinlikler içinde kalırsın.
1968. Çirkinlik dalgasının garkı kalmadıkça ki, sana penâh cihetinden bir arka olmaz.
Bu beytin Hind nüshalarındaki sûreti şöyledir: تا نگردی غرق موج زشتی که نباشد از پناهت کشتی "Çirkinlik dalgasının garkı olmadıkça ki sana penah cihetinden bir gemi olmaz". Her iki nüsha arasında esâs ma'nâca bir fark yoktur. Fakat bu ikinci sûrette dalga ile gemi arasında münâsebet zâhirdir. Bu beyit ile aşağıdaki beyit bir cümle-i tâm teşkil eder.
1969. Doğruya mensûb olan gemiden yâd getirmezsin, çarığa ve kürke bakmazsın.
"Doğruya mensûb olan gemi"den murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in şerîat-i mutahharası ve sünnet-i seniyyesine tâbi' sulehâ ve evliyâ-i kirâmdır. Bunlar îmânda ve amelde ve ahlâkta Resûl-i Ekrem hazretlerinin da'vetine icâbet etmişlerdir; ve onların hâricinde kalanlar ise da'vete icâbet etmeyip el-an da'vet olunanlardandır. Nitekim hadis-i şerîfde مثل امتى كمثل سفينة نوح من تمسك بها نجا ومن تخلف عنها غرق ya'ni, "Benim ümmetimin meseli Nûh (aleyhisselâm)ın gemisinin meselidir. Kim ki, ona temessük etti ve sarıldı ise kurtuldu; kim ki muhalefet etti ise boğuldu" buyrulur. Bu hadis-i şerîfde "ümmet"ten murâd, zikrolunan ümmet-i icâbettir. Ya'ni, ölüm hâlinde rûhunun gözünden perde-i cismâniyet kalkıp hayât-ı dünyeviyyede dört el ile sarıldığın cismâniyetin çirkinliği zâhir olduğu vakit bir şedîd âh edersin. O zaman postu ve çarığı anarsın. Sen böyle çirkinlik dalgasının garkı olmadıkça, ki senin için o anda sığınacak bir gemi mesâbesinde olan bir rûh-ı âlî-i veliyy-i kâmil bulunmaz; o doğruya mensûb olan veliyy-i kâmilin hâlini ve kadrini hatırına getirmezsin ve hayât-ı dünyeviyyedeki nasâyihini anıp posta ve çarığa bakmazsın.
1970. Vaktaki belâ garkabında âciz kalırsın, müteâkiben muhabbet üzere "Zalamnâ"yı vird edersin.
"Gark-âb", derin ve fırtınalı ve muhâtaralı deniz ve su. Vaktâki ölüm hâliyle gark-âb-ı belâda âciz ve muztar kalırsın, ondan sonra o veliyy-i kâmilin kadrini ve mertebe-i şefâatteki yüksekliğini görüp onun muhabbeti üzerine رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَاً (A'râf, 7/23) ya'ni "Ey bizim Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik!" niyâz ve tazarru'unu vird-i zebân edersin. Halbuki hâlet-i nez'de ahvâl-i berzah münkeşif olduktan sonra tövbe makbûl değildir. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تبت الآن (Nisâ, 4/18) ya'ni “Kötü amel işleyen kimseler için onlardan birinin ölümü hazır olduğu vakit tövbe yoktur, dedi ki, şimdi muhakkak tövbe ve rücû' ettim" buyrulur.
1971. Şeytan dedi: "Bakınız bu hama! Bu vakitsiz kuşun başını kesin!"
Ya'ni, hâl-i mevtinde şeytan böyle bir kimsenin tövbesini ve rücû'unu gördüğü vakit der ki: "Bakınız şu çiğ herifin hâline! Hayât-ı fâniyenin ezvâk ve huzûzâtına mağrûr oldu; kulağına enbiyâ ve evliyânın nasâyihı girmedi, şimdi ahvâl-i berzahı gördü, tövbeye ve nedâmete başladı, bu vakitsiz öten kuşun başını kesiniz!"
1972. Bu haslet Ayaz'ın ferhenginden uzaktır; zîrâ onun namazı niyazsız olarak zâhir olur.
"Ferheng", ilim, dâniş, edeb, büyüklük ve muvâzenet ma'nâlarına gelir, diğer ma'nâları da vardır. Burada bu ma'nâların her biri münâsibdir. "Ayaz"dan murâd, yukarılarda îzah olunduğu üzere abdiyyet-i mahza makāmında bulunan kimsedir. Ya'ni, yukarıda zikrolunan haslet, abd-i mahzın edebinden ve ilminden uzaktır. Zîrâ onun namazı الصلاة معراج المؤمن ya'ni "Namaz mü'minin mi'râcıdır" hadîs-i şerîfi mûcibince mi'râc ve müşâhedesi niyazsız ve vehb-i ilâhî olarak zâhir olur. Zîrâ Ayaz ehl-i niyâz değildir, ehl-i nâzdır ve ma'şûktur.
1973. O evvelden göğün horozu olmuş idi; onun na'raları hep kendi vaktinde olur.
O abd-i mahz, evvelden ve ezelden rûhâniyet göğünün horozu olmuş idi. Binâenaleyh bu âlem-i kesâfet onun hicabı olmaz. Hükm-i ezel îcâbınca onun na'raları hep kendi vaktinde olur. Bu iki beyt-i şerîfde bir tevcîh daha hatıra gelir, o da budur ki: "Ayaz"dan murâd, hayât-ı dünyeviyyede insân-ı kâmilin hizmetine mülâkî olup irâdesini onun irâdesine fedâ etmiş olan sâlik-i hakîkîdir; ve Sultan Mahmûd dahi insân-ı kâmilden kinâyedir. Bu sâlik ehl-i gaflet olan cismânîler gibi ölüm hâlinde müteyakkız olmayıp, vaktinde tarîk-ı Hakk'a kemâl-i hulûs ile sülük etmiş olur. "Eşyayı bize olduğu gibi göster!" kelâmı ma'nâsının ve bu "Eğer perde keşf olunsa benim yakînim ziyâde olmazdı" sözü ma'nâsının beyânındadır. Ve bu beytin ma'nâsı: "Sen her şeye ki kötü gözden bakarsın, kendi vücûdunun dâiresinden bakarsın." Mısrâ': "Eğri basamak gölgesini eğri bırakır." أَرنَا الأَشياء كما هي ["Eşyayı bize olduğu gibi göster!"] kelâmı Server-i âlem Efendimiz'in ümmetini îkāz için ta'lîm buyurduğu bir hadîs-i şerîf-i duâîdir. "Yâ Rab, bize bu âlem-i kesîfteki eşyayı olduğu gibi ve hakîkati üzere göster!" demek olur. Zîrâ bu eşyânın zevâhiri kendi hakîkatlerinin perdesi olduğundan biz onlara zâhir gözüyle baktığımız vakit bizi çok aldatır. Ve لو كشف الغطاء ilh. ["Eğer perde keşf olunsa benim yakînim ziyâde olmazdı"] kelâmı dahi şâh-ı velâyet İmam-ı Ali (kv) efendimiz tarafından söylenmiştir. Ya'ni, "Bu eşyânın kendi hakîkatlerine perde olan zevâhiri ve taayyünâtı kalkmış olsa benim onların hakîkatlerine olan nazarım değişmez ve ilmimdeki yakînim ziyâde olmazdı", demek olur. در هر که تو از دیده بد. . . الخ ["Sen her şeye ki kötü gözden bakarsın, kendi vücûdunun dâiresinden bakarsın."] beytinin ve onu ta'kîb eden mısrâ'ın ma'nâları ise bu iki kelâmın şerhi makāmındadır. Ya'ni, sen her ne şeye fenâ nazar ile bakar isen, bil ki o şeye kendi vücûdunun dâiresinden bakmış olursun. Zîrâ se nin bu zâhirî gözün aldatıcı bir gözdür. Sana iyiyi fenâ ve fenâyı da iyi gösterir. Eğer sende eğrilik varsa herkesi de eğri ve eğer safvet ve doğruluk varsa herkesi de sâf ve doğru görürsün. Zîrâ eğer kendisi eğri olursa bir cismin gölgesi de eğri olur. Türkçe'de "Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi." darb-ı meseli meşhûrdur. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da naklolunan şu menkıbe bu fenâ görüşün bir misâlidir: "Bir gün Hz. Hudâvendigâr sakf-ı hâne üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakâyık ve ma'nâ bahsi ile meşgûl idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle, harâretli ciğerinden bir âh-ı serd çekti. Bir şahs-ı ma'rûf sokaktan geçmekte idi. Bu âh sadâsını işitip dam üzerinde "Hz. Hudâvendigâr'ın illetini işitiyor musunuz?" dedi. Zât-ı hazretleri sâika-i gayretle eğilip: "Bakalım illet kime vâki' olur?" buyurdular. Takdîr-i rabbânî ile o şahıs bir illete giriftâr oldu; ve illet-i mezkûre temâdî edip tedâvîsinden âciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Hudâvendigâr'ın infiâli hatırına gelip bu hastalığın sebebi onların hâtır-ı şerîflerinin infiâlinden ileri geldiğini bilerek kalkıp zât-ı hazretlerine gitti. Tövbe ve istiğfar ile meşgûl oldu. Tövbesi makrûn-i icâbet olmağla o maraz ondan zâil oldu."
1974. Ey horozlar, sadayı ondan öğreniniz, sadayı Hak için yapar, dâng için değil.
"Horozlar"dan murâd, halkı Hakk'a da'vet eden tâifedir. Zîrâ horozlar namaz vakitlerinde öttükleri ve halka, Hakk'a teveccühten ibaret olan namaz vakitlerini bildirdikleri için beyt-i şerîfde Hakk'a da'vet eden kimselere "horozlar" ta'bîr buyrulmuştur. "Dâng", yukarılarda müteaddid mahallerde îzâh olunduğu üzere eski zamanlarda kullanılan küçük kıymette bir paradır. Tarîk-ı Hakk'a da'vet edenler iki sınıftır. Birisi, mahzâ rızâ-yı Hak için halkı Hakk'a da'vet eder ve mukābilinde hiçbir dünyevî menfaat beklemez. Diğeri ise Hakk'a da'veti para ve sâir dünyevî menfaat istihsâline vesîle ittihâz eder. Ya'ni, ey halkı Hakk'a da'vet eden tâife, Hakk'a da'veti veliyy-i kâmilden öğreniniz! O da'veti Allah Teâlâ'nın rızâsı için yapar, para ve menfaat mukabilinde değil!
1975. Subh-ı kâzib gelir ve onu aldatamaz. Subh-ı kâzib ona iyinin ve kötünün alimidir.
"Subh-ı kâzib"den murâd, akl-ı cüz'î ve nâkıstır ve akl-ı maaşdır. Ya'ni, parlaklığı subh-ı kâzib mesâbesinde olan akl-ı cüz'î o veliyy-i kâmili aldata- maz. Zîrâ bu akl-ı maâş ve nâkıs o kâmile nisbeten ancak zevâhir-i âlemdeki iyinin ve kötünün âlimidir. Meselâ bu akıl adlin iyi ve zulmün fenâ olduğunu bilir. Bu âlem-i fânînin zevâhirinden bevâtınına nüfüz edemez. Nitekim Cenâb-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 27. faslında akl-ı cüz'î hakkında şöyle buyururlar: "Akıl seni padişahın kapısının önüne götürecek kadar güzel ve matlûbdur. Onun kapısı önüne eriştiğin vakit aklı salıver. Bu zamanda akıl senin zararın ve rehzenindir. Ona vâsıl olduğun vakit kendini ona teslîm et! Artık çün ü çirâ ile senin işin yoktur. Meselâ dikilmemiş kumaşın var, onu setre veyâ cübbe yaptırmak istiyorsun; akıl seni terzinin önüne götürür. İşte akıl seni terzinin önüne götürünceye kadar işine yarar. Şimdi aklı salıverip, terzinin önünde tasarrufunu ve ma'lûmâtını terk etmek lâzım gelir. Ve kezâ akıl hastanın kendisini tabîbe götürecek kadar fâidelidir. Bundan sonra onun aklının başka işi yoktur. Artık kendisini tabîbe teslîm etmesi îcâb eder."
1976. Dünya ehli nâkıs olan aklı tuttular, tâ ki onu subh-ı sâdık zannettiler.
Dünyanın zevâhirine aldanan kimseler ise bu nâkıs olan akl-ı maâşa ve akl-ı cüz'îye sarıldılar ve onun nûrunu ve parlaklığını subh-ı sâdık zannettiler; ve idrâk-i hakâyık için bu nâkıs aklın parlaklığından istifadeye kıyâm ettiler, biraz yürüdüler. Subh-ı kâzib olan bu aklın aydınlığı söndü ve zâil oldu ve karanlıkta kaldılar.
1977. Subh-ı kâzib kervanları vurmuştur. Zîrâ gündüz ümidiyle dışarıya gelmiştir.
Subh-ı kâzib olan akl-ı cüz'î hakîkat yoluna müteveccih olan efrâd-ı beşer kervanlarının yolunu vurmuştur; ve onları evhâm ve hayâl uçurumlarına düşürüp helâk etmiştir. Zîrâ bu feylesoflar kāfilesi bu akl-ı nâkısın nûrunu ve ışığını görüp gündüz oldu ümîdi ile yola çıkmışlardır. Beyt-i Ömer Hayyâm: در چرخ بانواع سخنها گفتند آن بی خبران گوهر دانش سفتند اول زنخی زدند آخر خفتند واقف چو نگشتند بر اسرار فلك "Ya'ni bu çarh-ı felek altında birtakım kimseler türlü türlü sözler söylediler. O hakîkatten bîhaber olanlar ilim cevherini bu sözler ile deldiler. Vaktâki esrâr-ı feleğe vakıf olmadılar, evvelâ çene çaldılar, sonra da uyudular."
1978. Subh-ı kâzib halka rehber olmasın! Zîra o çok kervanları yele verir.
Subh-ı kâzib olan akl-ı nâkıs ve bu akl-ı nâkısa i'timâd eden müddeîler halka rehber olmasın! Zîrâ onlar hakîkate müteveccih olan çok kafile-i beşeri yele verir ve helâk vâdîlerine sürükler.
1979. Ey sen ki, subh-ı kâzibe rehîn olmuşsun, sen subh-ı sâdıkı dahi kâzib görme!
Ey hakîkate vusûl iddiasında bulunan kimse, sen ki subh-ı kâzib mesâbesinde olan akl-ı nâkısa rehîn olmuş ve bağlanmışsın; subh-ı sâdık mesâbesinde akl-ı kâmili ve o akl-ı kâmili hâiz olan kimseyi de kendi hâline kıyâs edip akl-ı nâkısa bağlı görme!
1980. Eğer sen kötü [ve] nifaktan emân tutmazsan, neden dolayı birâderine aynı zannı tutarsın?
Ya'ni, sen akl-ı nâkısına i'timâden kendini âlim ve kâmil zannedip muâsırın olan akl-ı kâmil sâhibine karşı hased sâikasıyla nifaktan mahfûz değil isen, bâri kendi hâline kıyâsen, beşeriyette ve sûrette kardeşin olan kâmil hakkında da sana karşı nifāk olduğunu zannetme! O kâmil senin gibi kötü sıfât-ı nefsiyye ile mülevves değildir.
1981. Kötü fiilli olan dâimâ kötü zanlı olur. Yârinin hakkında kendi nâmesini okur.
Kötü fiilli olan kimse başkalarını da kendisi gibi zannedip kendisinde olan fenâlıkları onda da vardır zanneder. Kendi nâmesi olan kalbindeki fenâlıkları refîkine de istinâd eder.
1982. O alçaklar ki eğrilikte kalmışlardır, enbiyâya sihirbaz ve eğri ta'bîr etmişlerdir.
1983. Ve o kalp düzücü denî beyler Ayaz'ın odasına bu zannı götürdüler.
Ya'ni, peygamberlerin asrında bulunan ve onlardan sonra gelen birtakım alçak tabîatlı ve fâsid ahlâklı olan kimseler, o peygamberleri de kendileri gibi zannedip halkı aldatmak için sihir yaptıklarını ve yalan söylediklerini zannettiler; ve sihirbaz ve yalancı dediler. Nitekim âyet-i kerîmede, Sa'd sûresinde, bu alçakların ifadeleri bize nakil buyrulup وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَابٌ (Sâd, 38/4) ya'ni "Kâfirler bu yalancı sihirbazdır" dediler. İşte bunlar gibi o Sultan Mahmûd'un beyleri dahi fikr-i fâsid sahibi olduklarından Ayaz'ın çarığını ve postunu sakladığı oda hakkında böyle sû'-i zanda bulundular.
1984. Dediler ki: "Onun defînesi ve onda hazînesi vardır!" Başkalarına kendi aynandan bakma!
O sultânın beyleri dediler ki: "Ayaz'ın definesi vardır ve o odadaki definede hazînesi vardır." Ey bu kıssayı dinleyen kimse, sakın bu beyler ahlâkında olma ve başkalarına da kendi âyîne-i kalbinden bakma!
1985. Şah muhakkak onun pâklığını bilir idi. O cüst ü cuyu onlar için yaptı.
Sultan Mahmûd muhakkak Ayaz'ın kalbinin ve ahlâkının temizliğini bilir idi. O odanın aranılması tedbîrini onlar için yaptı.
1986. Dedi ki: "Ey beyler, o odanın kapısını gece yarısı açınız ki, o ondan habersiz olsun!"
1987. "Ta ki onun düşünceleri zahir gelsin. Ondan sonra onun cezaları bizim üzerimizedir."
"Mâliş", "mâlîden" masdarından ism-i masdar olup burada "burmak" demektir ki, ukūbetten ve cezâdan kinâyedir. Ya'ni, "Ayaz'ın kötü fikri meydâna çıksın, ondan sonra onun cezâsını verelim!"
1988. Ben o altını ve cevheri size veririm. Ben altınlardan haberden başkasını istemem.
Ben onun sakladığı altınları ve cevheri alacak değilim. Onların hepsini size veririm. Ben ancak o altın definesinin mevcûd olup olmadığı haberini almak istiyorum.
1989. Bunu söylerdi ve onun kalbi misilsiz olan Ayaz'dan dolayı çarpar idi.
Sultan Mahmûd beylere hitâben bu sözleri söylerdi. Fakat kalbi de hüsn-i ahlâkda misli olmayan Ayaz için bu sözleri söylediğinden dolayı muztarib olur ve çarpardı.
1990. Derdi ki: "Ben miyim ki, bu benim dilim üzerine gider, eğer o bu cefâyı işitirse nasıl olur?"
Sultan Mahmûd kendi kendine derdi ki: "Ayaz aleyhindeki bu sözleri söyleyen ben miyim? Eğer o Ayaz cefâyı mutazammın olan benim bu emrimi işidirse ne hâle gelir ve ne derecede müteessir olur?"
1991. Tekrar der: "Onların dîni hakkı için ki onun temkîni yüzünden ziyâde olur."
Şârih-i Mesnevî İsmail Ankaravî hazretleri (k.s.) Fütûhât-ı Ayniyye ismindeki kitâbında buyurur ki: "Dîn lügatte on üç vech ile kullanılmış ve Kur'ân-ı Kerîm'de bunlardan on vechi zikredilmiştir. Üç vechi de bülegā-yı Arab'ın kelâmında kullanılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûr olan ma'nâlar şunlardır: Tevhîd, hesâb, hüküm, millet, tâat, cezâ, hadd-i şerî, şerîat, duâ, îddir. Fusahâ-yı Arab'ın kullandığı ma'nâlar dahi bunlardır: âdet, huzû', kahr u galebe." Beyt-i şerîfdeki dîn, tâat ve âdet ma'nâlarına olmak münasibdir. "Temkin", vakār, izzet ve kudret ma'nâlarınadır. Ya'ni, Sultan Mahmûd tekrar evvelki düşüncesinden dönüp derdi ki: "Ayaz'ın benim indimde sâbit olan derece-i itâatı ve âdeti olan teslîmiyeti hakkı için ki, onun vakārı ve metânet-i kalbiyyesi yüzünden, ya'ni şu âtîdeki beyitteki mezkûr hâlden ziyâde olur:
1992. Ki benim çirkin kazfim ile mükedder ola, benim garazımdan ve sırrımdan gafil ola!
"Kazf", zemmetmek ve sövmek ve parmak ile taş atmak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ayaz'ın müsellem olan itâatına ve mu'tâd olan teslîmiyetine yemîn ederim ki, onun temkîni ve metâneti benim onun aleyhindeki çirkin hareketimden mükedder olup öfkelenmekden ve benim hareketimdeki maksadımdan ve niyetimden gâfil olmaktan daha fazla ve yüksek bir mertebededir." Hz. Pîr efendimiz bu beyitlerde abd-i mahz olan kâmilin mertebe-i temkînine işâret buyururlar. Zîrâ ehlullâhın iki hâli vardır: Birisine "temkîn", diğerine "telvîn" derler. Temkîn, hiçbir hâl ile kendi makām-ı ma'nevîsinden ayrılmamaktır. Telvîn, abdin bir hâlden diğer bir hâle intikālidir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde buyururlar ki: "Bu telvîn ehl-i tasavvuftan çok kimsenin indinde makām-ı nâkıstır. Halbuki bizim indimizde makāmâtın ekmelidir ve abdin hâl içinde tahavvülüdür. Nitekim Hak Teâlâ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) ya'ni "Her anda o bir şe'ndedir." Binâenaleyh Hz. Şeyh-i Ekber indinde temkîn, bu tahavvül-i hâl içinde ve telvînde temkîndir. Bu sûrette Ayaz'ın temkîninin ziyâdeliği telvînde temkîne işâret olmuş olur. "Tıyre", burada hışım ve gazab ma'nâsınadır.
1993. Mübtelâ rencin te'vîlâtını gördüğü vakit bürdü görür. O ne vakit rencin matı olur?
"Bürd", satranç oyununda bir vaziyetin ismidir ki, oyunculardan birinin mühreleri hep ölmüş ve hükümsüz kalmış olur. Ancak şâh kalır, bu vaziyet yarım mattır (Gıyâsu'l-Lügat). "Mât", satranç oyununda mağlûb olmaktır. Meselâ bir hastalığa mübtelâ olan kimse o hastalığın diğer bir cihetten vücûdda fâidesini görüp te'vîl ettiği vakit, o hastalığın vaziyeti onun indinde satranç oyunundaki yarım mat vaziyetinde kalır ve onu o öyle görür. Binâenaleyh o mübtelâ artık o hastalığın matı ve mağlûbu olmaz. Ayaz dahi Sultan Mahmûd'un bu çirkin emrindeki hükmünü anlayınca artık emirdeki çirkinlik kalmaz ve mat olur; ve Ayaz dahi o çirkin emrin mağlûbu olmaz.
1994. Te'vilin sahibi sabır olan Ayaz'dır; zîrâ o âkıbetlerin bahrine nâzırdır.
Zâhirde çirkin görünen bu emrin sâhib-i te'vîli netîceyi bekleyip sabredici olan Ayaz'dır. Zîrâ o âkıbetlerin ve netîcelerin deryâsına bakıcıdır.
1995. Yûsuf gibi bu zindanların rü'yâsı onun önünde, onun ta'bîri âşikârdır.
"Zindanlar"dan murâd, beylerin Ayaz hakkındaki kötü hayalleridir. Bu beyt-i şerîfde Ayaz, Yûsuf (a.s.)a; ve beyler Yûsuf (a.s.)la beraber hapishânede bulunup rü'yâ gören kimselere teşbîh buyrulmuştur. Ma'lûmdur ki, Yûsuf (a.s.)la beraber zindanda bulunan iki kimse rü'yâ görmüş ve Yûsuf (a.s.) onların rü'yâlarını ta'bîr etmiş ve o ta'bîr olduğu gibi de zâhirde vâki' olmuş idi. Tafsîli sûre-i Yûsuf'ta, tefsîr kitablarında münderiçdir. Beyler dahi bu âlem-i kesâfette uykuda idiler. Onların bu kötü halleri dahi rü'yâ nev'inden idi. Ayaz onların bu rü'yâlarının ta'bîrini Yûsuf (a.s.) gibi bildi ve bildiği de âşikâr oldu.
1996. "Hayır adamı kendi rü'yâsını niçin bilmesin ki? O başkasının rü'yâsının sırrından vâkıf olur."
Bu beyitler Sultan Mahmûd-ı Gaznevî'nin lisânındandır. "Ayaz gibi bir hayır adamı rü'yâdan ibaret olan bu hayât-ı dünyeviyyedeki hâdisâtın ta'bîrini nasıl bilmez? Elbette bilir. Zîrâ o başkaları hakkında vâki' olan hâdisât ve vâkıâtın sırrına vâkıftır." Ma'lûm olsun ki, الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâsıdır" hadîs-i şerîfi mûcibince bu hayât-ı dünyeviyye rü'yâdır. Ve bu hayât içinde her ferdin geçirdiği hâdiseler ve vâkıaların bir ta'bîri vardır. Bu hâl rü'yâ içinde görülen rü'yânın yine rü'yâ içindeki ta'bîrlerine benzer. Ârif olan kimseler bunların esrârına vâkıf olup ehl-i sülûkü bu vâkıf oldukları sırlara göre terbiye buyururlar.
1997. Eğer ona imtihan cihetinden yüz kılıç vursam o mihribanın vuslatı eksik olmaz.
"Mihribân", muhabbet sahibi ve dost. "Vuslat", ulaşmak ve muttasıl olmak. Ya'ni, "Eğer ben o Ayaz'a imtihan cihetinden yüz cefâ kılıcı vursam, o muhabbet sahibinin ittisâl-i kalbîsi bana karşı aslâ eksilmez." Zîrâ muhabbet mahbûbun cefâsına karşı kördür ve aslâ onu cefâ görmez. Bir kimse mahbû- be ittihâz ettiği kimsenin cefâsından müteessir olmakta ise, muhabbet da'vâ-sında yalancıdır.
1998. "O bilir ki, o kılıcı kendi üzerime vurdum; hakikatte ben oyum, o benim!"
Bu beyt-i şerîfde makām-ı ittihâda işâret buyrulur. Sipehsâlâr hazretleri yazdığı Menâkıb'da tevhîd ile ittihâdın arasındaki farkı beyânen şöyle buyururlar: "Tevhîdin ma'nâsı bir bilmek ve bir demektir. İttihâdın ma'nâsı bir olmaktır. Bu makām makām-ı tevhîdden daha âlîdir. Velâkin bir olmaktan maksad käsır-nazar olan bir tâifenin tevehhüm ettikleri hulûl değildir. "İttihâd"dan maksûd olan odur ki, vaktâki sâlik cemî-i makāmâtı geçmiş olur ve mücâhedât ve riyâzât kuvvetiyle nefsinin bakırını iksîr-i a'zam yapıp ve bilcümle a'mâlini hiçe sayıp käbil-i sıfât-ı ahadiyyet olmuş bulunur. Ondan sonra cemî'-i irâdât-ı rûhânî ve cismânî, sûrî ve ma'nevî kalkıp Hakk'ın iradesine muttasıl ve âkıbet onun sıfatıyla muttasıf olur ilh..." Hakîkat cihetinden âşık ma'şûkun ittihâdının beyânıdır. Gerçi niyâz, niyâzsızlığın zıddı olması cihetinden mütezâddırlar. Nitekim âyîne sûretsizdir ve sâdedir; ve sûretsizlik sûretin zıddıdır. Velâkin onların arasında hakîkatte bir ittihâd vardır ki, onun şerhi uzundur; ve âkıle işâret kâfidir
"Aşık"tan murâd, insân-ı kâmil ve "ma'şûk"tan murâd, Hak'tır. Hak'la insân-ı kâmil arasındaki ittihâd hakkında yukarıda biraz îzâhât verilmiş ise de bunu îzâh [için] daha birçok beyânâta ihtiyaç vardır. Haddizâtında bu hâl ve zevk meselesidir. Hâl ve zevk ise lâyıkıyla kelâma sığmamakla beraber akla takrîb için ilmî misâller getirilebilir. Fakat cenâb-ı Pîr efendimizin buyur-dukları vech ile pek uzundur. Şu kadar ki sürh-ı şerîfde olan âyîne misâlin-den bir dereceye kadar akıl sahibleri mukayyed bir ma'nâya intikal edebilir-ler. Meselâ, âyîne haddizâtında sûretsiz ve sâftır. Onun karşısına bir kimse geçse o aynada o şahsın zâtı ve sıfatıyla bir sûret hâsıl olur. Sıfatın zuhûru budur ki, o şahsın her bir hareket ve sükûnu hey'et-i mesrûrâne ve mağmû-mânesi ve gülmesi ve ağlaması o akseden sûrette görünür. Bu cihetten şahıs aksin "ayn"ıdır. Bu ayniyyet, ayniyet-i hakîkî-i ıstılâhîdir. Eğer lügavî olsay-dı, akiste vâki' olan her bir keyfiyetin şahısta dahi vukū'u vâcib olur idi. Eğer akis üzerine taş veya boya atsalar şahıs ondan müteessir olmaz ve boyan-maz, kendi hâlinde kalır. Bu noksanlardan münezzeh ve müberrâdır. İşte bu cihetten gayriyyet-i hakîkî-i ıstılâhî sâbit olur. Binâenaleyh şahıs ile akiste ayniyet ile gayriyetin her ikisi de tahakkuk eder. İşte bu misâlde âkıle işâret-ler vardır, kifayet eder.
1999. Mecnun'un cismine uzaklık zahmetinden ansızın bir hastalık geldi.
Ma'lûmdur ki, Leylâ ile Mecnûn kıssa-i muâşakası halk arasında pek meşhûrdur. Cenâb-ı Pîr efendimiz de bu kıssanın şöhretine mebnî âşık ile ma'şûkun ittihâdı bahsinde Mecnûn'un hâlini beyânen buyururlar ki: Mec-nûn'un ma'şûkası olan Leylâ'nın ikāmetgâhı uzak bir yerde bulunması sebe-biyle Mecnûn onu göremediği için birdenbire o zavallı Mecnûn'un cismine bir hastalık geldi.
2000. İştiyak şu'lesinden kan cûşa geldi, akıbet o Mecnûn'un üzerinde hun-nâk zâhir oldu.
Ya'ni, kalbinde hâsıl olan iştiyāk ateşinin şu'lesinden, damarlarından ce-reyân eden kanda hiddet ve şiddet-i harâret peydâ olup kaynadı. Âkıbet o Mecnûn'un boğazındaki bâdemcikleri şişerek hunnâk zuhûra geldi.
2001. Binâenaleyh tabîb ona ilâç etmeye geldi, dedi: "Damar vurucudan baş-ka asla çâre yoktur."
Mecnûn'un hunnâkını tedâvî için gelen hekim dedi ki: "Reg-zen, ya'ni damarından kan alıcı gelip ondan kan almak lâzım gelir, bundan başka çâre yoktur."
2002. Kanı def' için damarı vurmak lazımdır." Oraya fünûn sahibi bir damar vurucu geldi.
Birinci mısra' doktorun sözünün mâba'didir. Ya'ni, doktor "Boğazına hücûm eden kanı def' etmek için damarı delip kan almak lâzımdır" dedi. Binâenaleyh oraya ilminde mâhir bir kan alıcı geldi.
2003. Onun kolunu bağladı ve o neşteri tuttu, o aşk huylu derhal bağırdı.
Kan alıcı onun kolunu boğdu ve bağladı ve kolundaki şiryanlarından kan almak için o neşterini eline aldı, o aşk huylu Mecnûn derhal bağırdı, dedi:
2004. "Kendi ücretini al ve kan almayı terk et, eğer ölürsem git eski cisim, de!"
"Ey hacamatçı, ücretini al, benim damarımdan kan almaktan vazgeç! Eğer bu illetten ölürsem, ey mürûr-i zamân ile eskimiş olan cism-i kesîf var helâk ol, de!"
2005. Dedi, "Nihayet bundan ne korkuyorsun? Mademki sen bağırıcı aslandan korkmuyorsun.
"Gurîn", hayvanın ve husûsiyle aslanın bağırması ma'nâsına olan "gurîden" masdarından müştaktır, "bağırıcı" demektir. Ba'zı nüshalarda "gurîn" yerine ""arîn" vâki' olmuştur; ve "arîn" aslanın yerleşip yattığı meşelik demektir. Fakat evvelki nüsha daha muteber görünür. Ya'ni, tabîb Mecnûn'a dedi ki: "Ey Mecnûn, mâdemki sen ormanlarda dolaşıp bağırıcı aslanlardan korkmuyorsun, nihâyet bu hafif bir iğnedir, bundan böyle korkup ne bağırıyorsun?"
2006. Aslan ve kurt ve ayı her yaban eşeği ve yırtıcı hayvan gece senin etrafına cem' gelsin.
"Gûr", "gûrhar" denilen "yaban eşeği" demektir; "hımâr-ı vahşî" dahi derler (Burhân). Ya'ni, "Sen bir neşterden korkuyorsun, halbuki bu zikrolunan vahşî hayvanlar gece senin etrafına toplanırlar da sen onlardan korkmazsın."
2007. Ciğerinde olan aşk ve vecdin kesretinden dolayı, onlara senden beşer kokusu gelmez.
"Senin içinde olan aşkın ve vecdin galebesinden dolayı, sende sıfat-ı beşeriyye kalmamıştır. Melekiyet mertebesine terakkî etmişsindir. Halbuki bu hayvanlar, beşeriyet kokusuna hücûm ederler. Sende o kokuyu bulamadıkları için senin etrafına toplanıp sana zararları dokunmaz."
2008. Kurt ve ayı ve aslan bilir ki aşk nedir? Köpekten nâkıs olur o ki a'mâdır.
"Amî", gözsüzlük ve kör demektir. Ya'ni, aşkın ne olduğunu hayvaniyetiyle beraber kurt ve ayı ve aslan gibi yırtıcı mahlûkāt bilir; ve onlarda eser-i muhabbet bulunduğu, onların ba'zı hareketlerinden hissolunur. Binâenaleyh aşktan ve muhabbetten kalbi kör olan kimse köpekten bile aşağı bir mertebede olur.
2009. Eğer köpeğin bir aşk damarı olmasa idi, Kehf'e mensub olan köpek ne vakit kalbi isterdi?
"Kehf'e mensûb olan köpek"ten murâd, pek eski zamanlarda Adana cihetindeki putperest bir zâlim hükümdârın zulmünden bir mağaraya kaçan ve orada tûl müddet uykuya dalan ehl-i îmandan yedi kişiye bekçilik etmek üzere iltihâk eden bir köpektir. Kıssanın tafsîli sure-i Kehf'de tefsîr kitablarında münderiçtir. Bu yedi kişiye "ashâb-ı Kehf" derler. Ya'ni, eğer köpeğin bir aşk ve muhabbet damarı olmasa idi, ashâb-ı Kehfe mensûb olan köpek ne vakit bu kalb-i selîm erbâbına meyledip onlara iltihâk eder ve onlarla beraber ma- ğaraya gider idi?
2010. Her ne kadar meşhûr olmadı ise de, cihanda köpekler gibi olan sûrette onun cinsinden dahi vardır.
Ya'ni, her ne kadar ashâb-ı Kehf'in köpeği gibi meşhûr olmadı ise de, bu âlemde köpekler gibi olan sûret içinde, o ashâb-ı Kehf'in köpeği cinsinden başka köpekler dahi vardır ki, onlarda da aşk ve muhabbet damarı zâhirdir. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'ünde, Necmeddîn-i Kübrâ (k.s.) hazretlerinin menkıbesinde şu vak'ayı hikâye buyurur: "Necmeddin-i Kübrâ hazretlerinin mürîdlerinden Şeyh Sa'düddin Hamevî (k.s.) hazretlerinin hatırından "Acabâ bu ümmet içinde sohbeti köpeğe te'sîr eden bir kimse var mıdır?" fikri geçti. Cenâb-ı Necmeddîn bu hâtırayı keşfedip yerinden kalkarak tekkenin kapısına çıkıp durdu. O sırada oraya bir köpek geldi ve durup kuyruğunu salladı. Hazret-i Necmeddin'in nazar-ı mübâreki ona mün'atıf oldu. Derhâl o nazardan müteessir olup kendinden geçti ve şehirden yüzünü çevirip kabristan tarafına gitti ve başını yerlere sürdü. Geçtiği yollarda elliye, altmışa yakın köpek onun etrafında halka olup, ellerini onun ellerine koyarak hiçbirisi havlamaz ve hiçbir şey yemezler idi ve hürmetle dururlar idi. Nihâyet yaşamayıp öldü. Hazret-i Necmeddîn'in emri üzerine onu insan gibi defnettiler ve mezarını da insan mezarı tarzında yaptılar.
2011. Sen kendi cinsinden olan gönle koku götürmedin. Kurttan ve kuzudan gönül kokusunu ne vakit götürürsün?
Ey gafil insan, sen kendi cinsin olan insân-ı kâmilin kalb-i şerîfinin kokusunu alamadın ve onun sûret-i beşeriyyesine nazar edip onu da kendin gibi kıyâs ettin. Kurdun ve kuzunun ve sâir hayvânâtın kalbinde olan aşk ve muhabbet damarının kokusunu ve eserini ne vakit idrak edebilirsin? İşte bu adem-i idrâkindir ki seni inkâra sevk eder.
2012. Eğer aşk olmasa idi varlık ne vakit olurdu? Ekmek sana ne vakit çarpar idi? Ne vakit sen olurdu?
Bu beyt-i şerîfin birinci mısra'ında کنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لا عرف Ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim; halkı bilin-mem için yarattım" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber haz-retleri buyururlar ki: "Bu hadîs-i kudsî seneden zaîf fakat keşfen sahîhtir." Bu hadîsin îzâhı budur ki, vücûd-ı hakîkî-i Hak, mertebe-i vahdete, ya'ni hakî-kat-i muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra kendi zâtına ve sıfa-tına şuûru hasebiyle, zâtında mündemiç olan kemâlâtı ızhâra muhabbet etti. Bu zuhûr ve ızhâr ancak kendi zâtından yine kendi zâtınadır. Ve hafâ dahi yine kendi zâtından yine kendi zâtınadır. Vücûdda kendinden gayri bir şey yoktur ki ondan hafi olsun. Gayriyet taayyünât cihetinden i'tibârî bir şeydir. Binâenaleyh bu hadis-i şerîf kable'z-zuhûr kendi kemâlâtının yine kendisine hafi olduğunu beyândan ibarettir. Ya'ni "kable'z-zuhûr kendimden mahfi olan ve kuvvede olan kemâlâtımı zevk-i şuhûdî ile bilmeye muhabbet ettim ve halkı bu zevk-i şuhûdî ile bilinmem için yarattım" demek olur. Bu îzâhât-tan anlaşılır ki, eğer muhabbet-i ilâhiyye olmasa idi, bu vücûd-i izâfî âlemi ve âlem-i taayyünât zuhûra gelmezdi. İkinci mısra' dahi, bu hubb-i ilâhî eserinin bu âlem-i keserâta dahi sârî ol-duğunu beyândır. Ya'ni, müncemid ve sûrette ölü olan ekmek dahi insana gelmeğe ve çarpmağa âşıktır. Çünkü o ekmek insana gelmekle onda mahfi olan sırr-ı hayât zâhir olur. Zîrâ ekmek insana münkalib olmakla insanın "ayn"ı ve vücûdu olur.
2013. Ekmek sen oldu, neden? Aşk ve iştihadan. Ve yoksa ekmeğin cana ka-dar bir yolu ne vakit olurdu?
Ya'ni, ey müteğaddî olan insan, ekmeği yediğin vakit, o ekmek senin vü-cûdunda mahvolup, sana münkalib oldu ve senin "ayn"ın oldu. Bu niçin böyle oldu? Sebebi budur ki, ekmek sana gelmeğe âşıktır ve sana gelmek is-ter; ve sen dahi açlığını def' için ekmeğe âşıksın ve ekmek yemeğe iştihân vardır. Binâenaleyh ekmek sana âşıktır ve sen onun ma'şûkusun ve kezâ sen ekmeğe âşıksın ve ekmek senin ma'şûkundur. İşte her iki tarafın âşıklığı ve ma'şûkluğu birbirlerinde mahvı ve ittihâdı mûcib olmuştur.
2014. Aşk ölü olan ekmeği can yapar. Can ki fânî olur, ebedî yapar.
Aşk ölü ve cemâd nev'inden olan ekmeği vücûd-i insânîde cân ve rûh-i hayvânî yapar; ve fânî olan rûh-i hayvânîyi dahi ebedî ve bâkî yapar.
2015. Mecnun dedi: "Ben neşterden korkmuyorum, benim sabrım kayalık dağdan ziyadedir."
2016. "Zahm mahalliyim, tenim yarasız rahat etmez. Âşıkım, yaralar üzerine teveccüh ederim."
"Menbel", tenbel ve fenâ i'tikādlı ve zahm mahalli ve tâze yaralar üzerine konulan ilâç ma'nâlarına gelir (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "zahm mahalli" ma'nâsı münasibdir. "Tenîden" masdarının müteaddid ma'nâları vardır, burada "teveccüh etmek" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben yara mahalliyim, binâenaleyh cismim yara olmaksızın rahat etmez; ve ben âşıkım, yaradan kaçmam, bilakis yaralar üzerine teveccüh ederim."
2017. "Fakat benim vücudum Leylâ'dan doludur. Bu sadef o incinin sadeflerinden doludur."
"Fakat Leylâ'nın aşkı bana müstevlî olduğundan benim vücûdum ve varlığım Leylâ'dan doludur. Benim sadef gibi olan cismim inci gibi olan Leylâ'nın sıfatlarından doludur."
2018. "Ey kan alıcı, eğer beni hacamat edersen korkarım neşteri ansızın Leylâ üzerine vurursun."
"Ben Leylâ'da müstağrakım ve Leylâ'nın "ayn"ı olmuşum. Eğer benden kan almak için neşteri damarıma vurur isen korkarım ki ansızın bu neşteri Leylâ'ya vurmuş olursun."
2019. "O bir akıl bilir ki, o rûşen gönül sahibidir. Leylâ ile benim aramda fark yoktur."
"Aşık ile ma'şûk arasında ittihâd olduğunu rûşen ve nûrânî olan bu gönül sâhibinin aklı bilir. Binâenaleyh öyle bir akıl benimle Leylâ arasında fark olmadığını idrâk eder." Bir ma'şûk âşıkından sordu ki: "Kendini mi daha ziyâde seversin yâhud beni mi?" Cevâb verdi ki: "Ben kendimden ölmüşüm ve seninle diri olmuşum. Kendimden ve kendi sıfatlarımdan yok olmuşum ve seninle var olmuşum. Kendi benliğimi unutmuşum ve senin benliğinden bilici olmuşum. Kendi kudretimi yele vermişim ve senin kudretin ile kâdir olmuşum. Eğer kendimi seversem seni sevmiş olurum; ve eğer seni sever isem kendimi sevmiş olurum." Şiir: "Her kime yakîn âyînesi olursa her ne kadar kendisini görücü olsa da Hakk'ı görücü olur." "Benim sıfatlarım ile halkıma çık! Seni gören beni görür. Sana teveccüh eden bana teveccüh eder ve seni seven beni sever." Buna kıyâs et!
Bu şerh-i şerîfde ehassü'l-havâss evliyâya vâki' olan makām-ı ittihâd beyân buyrulur. Bu bâbdaki îzâhât 1998 numaralı beyt-i şerîfde geçti. اخرج بصفاتي ... الخ ["Benim sıfatlarımla çık!.."] kelâmı Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) hazretlerinin kalb-i şerîfine Hak Teâlâ hazretleri tarafından vâki' olan bir hitâb-ı ilâhîdir ki kurb-ı ferâiz makāmında bulunan her bir ârifin bu hitâbdan nasîbi vardır. Bu makām zevkî ve vicdânî olduğu için yazmak ve söylemekle anla- şılır şey değildir.
2020. Bir ma'şûk âşıkına imtihan cihetinden bir sabah şarabı vaktinde dedi ki: "Ey fülân oğlu fülân!"
"Sabûh", sabah vaktinde içilen şaraba derler. "Subûh", sabah vakti de- mektir. Beyt-i şerîfe iki sûret dahi münasibdir. Fakat evvelki daha müraccah- dır. Zîrâ âşık ile ma'şûk arasındaki bu gibi sözler bâde teâtîsi zamânında söylenir.
2021. "Ey muztarib, acaba sen beni mi daha ziyade seversin, yahud ki kendini mi, doğru söyle!"
"Kerb", gamlı ve âramsız olmak, ya'ni muztarip olmak demektir. Zîrâ âşı- ğın hâli sâika-i aşk ile çırpınmak ve muztarib olmaktır. "Mer", kelimesi tek- mîl-i vezn için zâiddir.
2022. Dedi: "Ben sende öyle fânî oldum ki, başlardan tâ ayağa kadar senden doluyum."
"Sâr", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "ser", baş ma'nâ- sınadır. Ya'ni, âşık ma'şûkun suâline cevâben dedi: "Ben senin aşk ve mu- habbetinde öyle fânî oldum ki, başımın her zerresinden ayaklarıma kadar senden doluyum." Rubâî-i hazret-i Pîr: Aşk geldi damarlarımdaki kanım gibi oldu Varlık boşalıp her tarafım yara ile doldu. Zabt eyledi yaram bütün eczâ-yı vücûdu Kaldı kuru bir ad bana, bâkî hep o oldu."
2023. Benim üzerimde benim varlığımdan addan başka yoktur. Ey hoş murâdlı! Benim vücudumda senin gayrın yoktur.
2024. O sebebden ben böyle fânî oldum; bal deryası olan sende sirke gibi.
Ya'ni, ben senin aşkının ve muhabbetinin şiddetinden dolayı böyle sende fânî oldum. Senin senliğin bal deryâsı ve benim benliğim dahi sirke gibidir. Bu misâlde bir işaret vardır. O da budur ki, sirke bal deryâsına döküldüğü vakit, onun sıfatı o deryâ içinde mevcûddur. Fakat sirkenin sıfatına ballık sıfatı galebe etmiştir. Bunun gibi abdin vücûd-i abdânîsi vücûd-i Hakkānîde müstağrak olduğu vakit, bu istiğrâk içinde onun sûret-i beşeriyyesi ve taayyünü mevcûd oldukça abdiyeti bâkîdir. Ancak abdiyetin hükmü bu hâl içinde muattal olup ondan sıfât-ı hakkıyye zâhir olur. Yoksa Hak, Hak'tır; abd dahi, abddir. Bu hâl içinde ancak nefy ve isbât kalkar. Zîrâ bu hâl içinde sâbit olan Hakk'ın isbâtına ve menfî olan abdiyetin nefyine hâcet yoktur. Nitekim mürşidim Mesnevîhân Selânikli Muhammed Es'ad Dede Efendi (k.s.) Tevhîd risâlesi'nin bir beytinde şöyle buyururlar: Ne Mevlâ abd olur ne abd Mevlâ Fakat kalkar aradan lâ ve illâ
2025. Bir taş gibi ki külliyyen hâlis la'l olur. O güneşin sıfatlarından dolu olur.
Bu beyt-i şerîf insân-ı kâmilin hâl-i fenâsı hakkında bir misâldir. Meselâ ba'zı taşlarda zerrelerinin ziyâ-yı şemsi habsederek şeffaf olması isti'dâdı vardır. Kırmızı renkte olan la'l taşı bu zümredendir.
2026. Onda o taşlık vasfı kalmaz. Onun arkası ve yüzü güneşin vasfından dolu olur.
Ya'ni, zerreleri güneşin ziyâsını zabtedip şeffaf olduğu vakit, artık la'l olan taşta âdî taşlık vasfı kalmaz. Onun her ciheti güneşin ziyâsından ve parlaklığının vasfından dolu olur. İnsân-ı kâmilin kesîf ve kara taş mesâbesinde olan cismâniyeti, vücûd-ı Hak güneşinin nûrunda müstağrak olduğu vakit, onun sıfat-ı beşeriyyeti zâil olup yerine sıfat-ı Hak kāim olur.
2027. Ondan sonra eğer kendi kendini dost tutarsa ey delikanlı, güneşin dost-luğu olur.
Ya'ni, güneşin ziyâsı zerrelerine nüfüz edip la'l olan bir taş kendini sever-se artık o kendini değil güneşi sevmiş olur. Kezâlik insân-ı kâmilin kendini sevmesi bu misâle mutâbık olarak Hakk'ı sevmek olur.
2028. Ve eğer o, cân ile güneşi dost tutarsa, şübhesiz kendinin dostluğu olur.
Ve eğer o la'l olan taş, güneşi cân u gönülden severse şübhesiz kendini sevmiş olur. Bu beyt-i şerîf yukarıkı beytin aksidir. Vücûd-ı Hakkānî ile kāim olan insân-ı kâmil dahi Hakk'a muhabbet etse kendi kalmamış ve Hak ken-dinin kendiliği makāmına kāim olmuş bulunduğu için kendini sevmiş olur.
2029. Hâlis la'l ister kendisini dost tutsun ister o güneşi dost tutsun!
2030. Onun bu iki dostluğunda fark yoktur. Her iki taraf şarkın ziyasından başka değildir.
"Şark", güneş ma'nâsınadır (Akrebü'l-Mevârid). La'l olan taş ister kendi-ni ister güneşi sevsin her iki tarafa müteveccih olan aşk ve muhabbet ancak güneşin ziyâsına vâki' olmuş olur.
2031. O la'l olmadıkça kendinin düşmanıdır. Zîrâ burada bir "ben" yoktur, iki "ben" vardır.
O kara taşın zerreleri güneşin ziyâsında müstağrak olup kendi kesâfetin-den geçerek şeffaf la'l olmadıkça kendinin düşmanıdır. Zîrâ burada iki "ben" vardır. Birisi o kesif taşın benliği, diğeri de güneşin benliğidir. Bunun gibi be-şerin vücûd-i izâfi-i kesîfi vücûd-ı latîf-i Hak'ta fânî olmadıkça ortada iki ben- lik vardır. Birisi Hakk'ın benliği, birisi de abdin kesîf benliğidir. Hak Teâlâ ben "Fa'âlün limâ yürîdim, ya'ni dilediği şeyi yaparım!" diyor. Vücûd-ı kesîf sâ- hibi olan abd dahi "Benim irâdem vardır, istediğimi yaparım!" diyor.
2032. Zîra ki taş zulmânîdir ve gündüzün göremez; zulmânî olan hakikatte nûrun zıddıdır.
"Rûz-kûr", gündüzün göremeyen ma'nâsına olup "şeb-kûr" mukābilidir ve âşikâr olan bir şeyi göremeyen ve gāyet akılsız olan kimseden kinâyedir. (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, taş mesâbesinde olan cismânî bir kimse zulmânîdir ve meydanda olan şeyi göremez. Zulmete mensûb olan kimse ise hakîkatte nû- run zıddıdır. Ya'ni, cismânî olan kimse kendinin varlığında müstağrak olup bilcümle eşyâda Hakk'ın varlığını göremez. Zîrâ varlık ve vücûd nûrdur ve gündüzdür. Cismânî olan kimse ise meydanda ve âşikâr olan bu nûru göre- mez. Zîrâ kendisi zulmânîdir; ve zulmânî olan kimse ise hakîkatte nûrun zıd- dı olduğundan iki zıd cem' olmaz kāidesi mûcibince, kendisinin cismâniyet-i kesîfesi nûrun hicâbı olur.
2033. Kendini dost tutar, kâfirdir. Zîrâ ki o şems-i ekberin menna'ıdır.
O cismânî kendi nefsini sever ve nefsinde benlik ve istiklâl tasavvur eder. Bi- nâenaleyh o cism-i kesîfi ile Hakk-ı latîfın varlığını örtücüdür. Zîrâ ki, o kimse en büyük varlık güneşi olan vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ı mübâlağa ile men' edicidir.
2034. Binâenaleyh taşın "ben" demesi lâyık olmaz. O bütün karanlığa men- sûbdur ve fenâdadır.
Binâenaleyh taş ve cemâd mesâbesinde olan cismânînin Hakk'ın vücûd-1 hakîkîsi müvâcehesinde "ben" demesi lâyık olmaz ve yakışmaz. Nasıl lâyık olur ki, o cismânî zulmete mensûbdur; ve dembedem fenâdadır ve fânî olmaktadır.
2035. Bir Fir'avn "Ben Hakk'ım!" dedi, alçak oldu; bir Mansur "Ben Hakk'ım!" dedi ve kurtuldu.
Bir Fir'avn cismâniyet ve enâniyet içinde müstagrak iken أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâziât, 79/24) ya'ni "Ben sizin Rabb-ı a'lânızım!" dedi, alçak oldu ve belâsını buldu; ve Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc el-Beyzâvî (k.s.) hazretleri dahi vücûd-ı abdânîsi vücûd-ı Hakkānîde fânî olduktan sonra "Ben Hakk'ım!" dedi, kurtuldu ve ind-i ilâhîde yükseldi. Nitekim Ebû Saîd Ebu'l-Hayr (k.s.) hazretleri "Hüseyin Mansûr Hallâc (k.s.) ulüvv-i hâldedir; onun zamânında maşrık ve mağribde onun gibi kimse yok idi" buyurmuştur. Hz.Mansûr hicretin 309. senesinde Bağdad'da Bâbü't-Tâka'da Zi'l-ka'de'nin 24. günü ulemâ-i zâhirin fetvâsı üzerine şehîd edilmiştir. Hazretin mertebe-i şehadeti ihrâzı ulüvv-i şânına bir delîl-i zâhirîdir; ve Cenâb-ı Mevlâna efendimiz dahi Mansûr'un katline fetvâ verenlerin gaddâr olduklarını II. cildin 1387 numarasına müsâdif olan چون قلم در دست غداری بود بی گمان منصور برداری بود ["Vaktâki kalem bir gaddârın elinde olur, şübhesiz Mansûr berdâr olur"] beytinde beyân buyurmuşlar idi.
2036. O enenin akabinde Allah'ın la'neti vardır; ve bu eneye Allah'ın rahmeti vardır ey muhib!
O Fir'avn'ın "Ben Rabb-i a'lânızım!" demesi akabinde Allah'ın la'neti ve gazabı vardır; ve bu Hz. Mansûr'un "Ben Hakk'ım!" demesine Allah'ın rahmeti ve inâyeti nâzil olur ey Hakk'ın muhibbi!
2037. Zîra ki bu kara taş ve o akîk idi; o nurun düşmanı ve bu âşık idi.
Zîrâ bu Fir'avn kara taş ve zulmânî idi ve o Hz. Mansûr ise şeffaf ve nûrânî bir akîk idi. O Fir'avn nûrun zıddı ve düşmanı ve bu Hz. Mansûr ise nûrun âşıkı idi.
2038. Ey fuzûl, o "ene" sırda "hüve" idi. Nûrun ittihadından, hulûl re'yinden değil!
"Fuzûl" ta'bîriyle Cenâb-ı Pîr efendimiz Hz.Mansûr'un mu'terizlerine işâret buyururlar; ve onlar vücûdu iki gören ulemâ-i zâhirdir. Onların nazarında bir Hakk'ın ve bir de eşyânın, nefsü'l-emrde vücûdları sâbittir. Onlara naza- ran eşyâ her vech ile Hakk'ın gayrıdır; ve Hakk'ın eşyayı ihâtası zâtî değil, ilmîdir. Zîrâ onların i'tikādına göre eğer vücûd-ı Hak eşyâya zâtıyla sârî olsa hulûl ve ittihâd lâzım gelir. Halbuki ehl-i hakîkate göre vücûd birdir, onun latîf ve kesîf mertebeleri vardır. Kesîf, latîfin taayyün ve sûret cihetiyle gayrıdır, hakîkat cihetiyle gayrı değildir; ve vücûd-ı kesîfin bâtını vücûd-ı latîfdir. Kesâfet kalkdığı vakit latîf, latîf ile birleşir; ve bu ittihâd nûr-ı vücûdun yine kendisiyle ittihâdı olur. Yoksa hulûl yolundan olmaz. Ya'ni, iki vücûddan biri diğerine hulûl etmek sûretiyle olmaz. Binâenaleyh kesâfeti kalkan bu Mansûr'un "ene"si, sırda onun hakîkati olan "hüve" idi.
2039. Çalış, tâ ki senin taşlığın kemter ola; ta ki bir la'l ile senin taşın enver ola!
Ey hakikat güneşinin talibi, çalış, tâ ki senin taşlığın ve cismâniyetinin sıfatları kemter ve hükümsüz olsun! Tâ ki bir la'l mesâbesinde olan insân-ı kâmilin sohbeti sebebiyle senin de taş mesâbesinde olan o cismâniyetin, hakîkat güneşinin nûru ile münevver olsun!
2040. Cihâda ve meşakkate sabret, dembedem fenada bekayı gör!
La'l mesâbesinde olan mürşidin senin isti'dâdına göre sana göstereceği mücâhede ve riyâzet meşakkati dairesinde såbit-kadem ol ve.sabret! Bu sebâtın esnasında senden fânî ve zâil olan her bir sıfât-ı nefsâniyyenin yerine bâkî olan sıfât-ı Hakk'ın käim olduğunu ve bu sûretle dembedem bu fenâlar içinde bekāyı gör. ""Ana", taab ve meşakkat demektir.
2041. Taşlık vasfı her an nâkıs olsun, la'llik vasfı sende muhkem olsun!
O mücâhede ve riyâzet sebebiyle nefsânî sıfatların ânen fe-ânen eksilsin, hakîkat güneşinin ziyâsı mesâbesinde olan sıfatlar, o nefsânî sıfatların yerine käim olsun, zulmânîlik gidip sende nûrânîlik muhkem olsun!
2042. Varlık vasfı senin sûretinden gitsin; başında sarhoşluk vasfı artsın!
Fânî bir vücûd-ı izâfiden ibaret olan senin sûret-i cismâniyyenden o mev-hûm olan varlık ve enâniyet vasfı gitsin de, başında vücûd-ı hakîkîden içti-ğin şarâb-ı hakîkatin sarhoşluğu vasfı ziyâdeleşsin, her tarafta varlığın birli-ğini gör! Eğer bu sarhoşluk içinde yukarıki 2038 numaralı beyt-i şerîfde be-yân buyrulduğu üzere "ene" dersen "hüve" demek olur. Cenâb-ı Pîr efendi-miz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 12. faslında bu bahsi şöyle şerh buyururlar: "Eğer gö-nül müstağrak olursa hepsi onun istîlâsında mahv olurlar. Lisâna ihtiyaç kal-maz. Nihâyet Leylâ'nın hüsnü ki, hüsn-i rahmânî değil idi, cismânî ve nef-sânî idi ve âb u kilden idi; o hüsne olan aşkın istiğrâkı Mecnûn'u öyle istîlâ ve gark eyledi ki, çeşm-i zâhir ile Leylâ'yı görmeye ve kelâmını kulak ve sa-dâ ile işitmeye hâcet yok idi. Zîrâ Mecnûn Leylâ'yı kendisinden ayn görme-di ve böyle dedi: خيالك في عيني واسمك في فمي وذكرك في قلبي فاين اكتب Nazmen Tercüme: Gözümde hayalin, dilimde adın Gönül gark-ı zikrin bu mektûb kime
Şimdi bir cismânînin aşkında Mecnûn'u bu hâle koyacak kadar kuvvet vardır ve Mecnûn kendisini ondan ayrı görmez ve onun hislerinin cümlesi onda gark olurlar. Göz, kulak ve burun vs. gibi uzuvların her birisi bir haz ta-leb etmez. Cümlesini müctemi' görür ve hazır addeder. Eğer dediğimiz bu uzuvlardan bir uzuv tamâmen bir haz bulursa hepsi o zevkte müstağrak olur-lar ve diğer bir haz taleb etmezler. Bir hissin ayrıca bir hazz-ı diğer taleb et-mesi ona delâlet eder ki, bu bir uzuv, hakkı olan bir hazzı tamâmen almamış ve bir noksan haz bulmuştur. Bittabi' o haz içinde tamâmen gark olmamış-tır. Onun diğer hissi haz ister ve her bir his için ayrı bir haz arzu eyler. Ve ha-vâs ma'nâ cihetinden müctemi'dirler ve sûret cihetinden müteferriktir. Bir uz-va istiğrâk hâsıl olduğu vakit, hepsi onda müstağrak olurlar. Nitekim sinek uçarken kanadı ve başı ve bütün eczâsı hareket eder. Vaktâki bala gark olur, bütün eczâsı bir olur, hiç hareket kalmaz. Suya gark olan kimseden zâhir olan her bir fiil onun fiili değildir, suyun fiilidir. Eğer su içinde henüz el ve ayak hareket ederse ona gark olmuş demezler. Halbuki o "Eyvah boğuldum!" diye bağırır. Buna da istiğrâk demezler. Nihâyet bu "ene'l-Hak" demeyi her-kes beyhûde da'vâdır zanneder. "Ene'l-abd" da'vâsı büyüktür. "Ene'l-Hak" da'vâsı azîm tevâzu'dur. Zîrâ "Ben abd-i Hudâ'yım!" diyen kimse iki mevcûd isbât eder. Birisi kendisi için, diğeri de Hudâ içindir. Fakat "ene'l-Hak" diyen kimse kendisini yok edip ve berhevâ eyleyip "ene'l-Hak" der. Ya'ni "Ben yokum, hep O'dur, Hudâ'dan başka mevcûd yoktur. Ben adem-i mahzım ve hiçim!" der. Bu makāmda tevâzu' ziyâdedir. Şu kadar ki halk anlamıyorlar."
2043. Sen kulak gibi kâmilen sem' ol, tâ ki la'l halkasından küpe bulasın!
Birinci mısra'daki "gûş-vâr", "kulak" ma'nâsına olan "gûş" ile edât-ı teşbîh olan "vâr"dan mürekkebdir. İkinci mısra'daki "gûşvâr", küpe ma'nâsınadır. Binâenaleyh käfiye tamâmdır. Ey sâlik, la'l mesâbesinde olan insân-ı kâmilin huzûrunda bulunduğun vakit kulak gibi baştan ayağa kadar dinleyici ol! Tâ ki o insân-ı kâmilin maârif-i ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyye halkalarından küpe bulasın!
2044. Eğer bir kimse isen, kuyu kazıcı gibi bu hâkî olan tenden toprak kaz ki bir suya erişesin!
Eğer makbûl bir adam isen, kuyu kazıcı gibi bu topraktan mahlûk olan cisimden, toprak kaz! Ya'ni cismânî olan sıfatları birer birer izâle et ki bir suya, ya'ni ruhunun sıfatlarına vâsıl olasın! Zîrâ sâlikin cismâniyeti za'f kesbettikçe rûhâniyeti kuvvet bulur.
2045. Eğer Huda'nın cezbesi erişirse kuyu kazılmamış iken yerden akıcı su kaynar.
Hazret-i Pîr efendimiz evvelki beyitlerde "sâlik-i meczûb"u beyân buyurdular; ve bu beyt-i şerîfde de "meczûb-ı sâlik"e işâret buyururlar. Ma'lûm olsun ki sâlik dört nev'idir: 1- Sâlik-i meczûb, 2- Meczûb-ı sâlik, 3- Sâlik-i ebter, 4- Meczûb-1 ebterdir.
"Sâlik-i meczûb" odur ki, evvelâ bir mürşid-i kâmilin idâresi altında nefsânî sıfatlar mehâlikini, usûl-i sülük dâiresinde çalışıp izâle eder ve cezebât-1 ilâhiyye yardımıyla derecât-ı kalbiyyeyi ve meâric-i rûhiyyeyi geçip keşif ve yakîn âlemine erişir ve muayene ve müşâhede martebesine vâsıl olur.
"Meczûb-ı sâlik" odur ki, evvelâ cezebât-ı ilâhiyye yardımıyla makāmâtı tayy ve keşf ve iyân âlemine vâsıl olur. Ondan sonra bir insân-ı kâmilin ta'lîmi ile tarîk-ı Hakk'ın menzillerini ve merhalelerini kadem-i sülük ile tekrâr görür ve hakikat-i hâli ilim sûretinde tekrar eder. Bu iki nevi' sâlik mürşid ve muktedâ olmaya lâyık olur. "Sâlik-i ebter" odur ki, mücâhedât darlığından müşâhedât genişliğine eriş-memiştir ve cezebât-ı ilâhiyye kendisine vâsıl olmamıştır. "Meczûb-ı ebter" odur ki, cezbe içinde kalıp henüz seyr ü sülük görmemiş ve makāmât ve menâzil-i tarîkı bulamamış olur. Bu iki nevi' kimse mürşid-lik yapamaz. (Avârifü'l-Maârif'ten hulâsâ). Ya'ni, ey sâlik, eğer cezebât-ı ilâ-hiyye erişirse, mücâhedât ve riyâzâta hâcet kalmaksızın, senin arz-ı cismin-den sıfât-ı rûhâniyye suları kaynar. "Maîn", akıcı su ma'nâsınadır.
2046. İş yap, sen onun sa'yinde olma, azar azar kuyunun toprağını yont!
Ey sâlik, sen mâdemki bir insân-ı kâmilin terbiyesi altındasın, onun gös-terdiği usûl-i sülük dâiresinde çalış, kendine lâzım olan işi gör! O cezbe-i ilâ-hiyyeye muntazır olup tenbel tenbel oturma! Azar azar bu cisim kuyusunun toprağı olan nefsânî sıfatları kendinden izâleye gayret et! Zîrâ cezbe-i ilâhî sırr-ı kadere bağlıdır; ve bu sırr-ı kader ise sence meçhûldür. Binâenaleyh meçhûle müteveccih olma! Bu beyt-i şerîfden anlaşılır ki, sâlik-i meczûbun mertebesi diğerlerinden efdaldir.
2047. Her kim meşakkat gördü, bir hazîne zahir oldu. Her kim sa'y etti bir saâdete erişti.
"Cidd", sa'y etmek ve çalışmak. "Cedd" müteaddid ma'nâsı vardır, bura-da "haz ve nasîb ve baht ve saâdet" ma'nâlarınadır. Ya'ni, her kim bir me-şakkat gördü, o meşakkat sonunda bir hazîne-i menfaat zâhir oldu. Her kim sa'y etti ve çalıştı, o sa'yinin mükâfaatı olarak bir saâdete nâil oldu.
2048. Peygamber buyurdu ki: "Rükû' ve sücûd Hak kapısında vücûd halka-sını vurmaktır."
Bu beyt-i şerîfde اديموا قرع باب الملكوت بالركوع والسجود ya'ni "Melekûtun kapısı-nı rükû' ve sücûd ile çalmağa devam ediniz!" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'ni, her bir sa'y neticesinde bir semere-i sa'y hâsıl olur. Nitekim rükû' ve sücûd, Hak kapısında vücûd ve vusûl halkasını çalmaktır; ve bu kapı çalmak sa'yi netîcesinde de o kapı açılır ve içeriye girilir.
2049. Her o kimse ki o kapının halkasını vurur, onun için devlet dışarıya bir baş çıkarır.
Hak kapısında rükû' ve sücûd sûretiyle vücûd ve vusûl halkasını çalan kimse için nihâyet o kapı açılır; ve vusûl devlet ve saâdeti dışarıya başını çı-karır. Nitekim hadîs-i şerîfde من قرع الباب ولج ولج ya'ni "Kim ki kapıyı çaldı ve musırr oldu, içeriye girdi" buyurulur.
SAYFA / SATIR | YANLIŞ | DOĞRU | SAYFA / SATIR | YANLIŞ | DOĞRU 11 / 6 | جنود الله | جنود الله | 100 / 3 | cüz' ve muttasılı | cüz'-i mutta 19 / 9 | hakkānîye | Hakkanîye | 100 / 5 | cüz' ve muttasılı | cüz'-i mutta 21 / 13 | ربه | ربه | 101 / 9 | bilmezdiniz, ve | bilmezdiniz 25 / 18 | semirden (سمیردن) [?] | semirten (سمیردن) | 101 / 22 | کشتی | کشتی 34 / 1 | نشود | نشنود | 105 / 5 | أولئك | فأولئك 34 / 26 | dair | bir | 107 / 5 | أعرض | أعرض 37 / 6 | ازی | از پی | 113 / 15 | bârî Teâlâ | Bârî Teâlâ 38 / 23 | فردا | فرد | 114 / 28 | الأَبْصَارُ إِذَا | الأَبْصَارُ إِذَا 39 / 25 | yetimdirler, | yetimdirler; | 123 / 21 | یار کرد | یار گرد 44 / 14 | için, ve | için | 127 / 19 | خير | خير 51 / 22 | Binâenelayeh | Binâenaleyh | 132 / 20 | جزو | جزو 51 / 25 | بنگر | بنگو | 133 / 29 | خفضه | خفضه 56 / 13 | کچی | که | 137 / 13 | نهان | جهان 60 / 16 | وعلموا | واعلموا | 141 / 15 | "Sözümüzü | "Sözünüzü 61 / 28 | ما في | ما ليس في | 141 / 20 | دیگرها | digerha 62 / 12 | delâlete | dalâlete | 143 / 3 | dineyen | dinleyen 63 / 5 | گفتند | بگفتند | 146 / 12 | غصه | غصه 63 / 15 | حي على فلاح | حي على الفلاح | 147 / 16 | غرس | غرس 67 / 8 | "Utû" | "Utüvv" | 147 / 18 | "Girs" | "Gars" 67 / 30 | pesîman | peşîman | 151 / 2 | eymin-âbâd | îmin-âbâd 72 / 14 | الانسان ونأى | الانسان أعرض ونأى | 152 / 18 | şey | şeyh 72 / 16 | Hak | [yüz çevirir ve] Hak | 161 / 13 | "Sepes" | "Sipes" 83 / 4 Yanlış: وما ويفعل الله ما يشاء يحكم ما يريد : Doğru : ويفعل الله ما يشاء (İbrahim, 14/27) ve ان الله يحكم ما يريد (Mâide, 5/1) | 168 / 26 | پیشته بی | پیشه 84 / 1 | کرده ای | کرده | 172 / 3 | جرس | حرس 84 / 1 | بردهای | برده | 183 / 23 | Ehre- | Ehri- 85 / 13 | zerû'da | zûru'da | 183 / 25 | "Ehremen" | "Ehrimen" 87 / 23 | کور | گور | 191 / 11 | دعوى | دعوى 87 / 24 | firâr | mezûr | 192 / 28 | damarlığı | damarl[ılı]ğı 89 / 2 | شومی | سومی | 205 / 28 | بکش | مکش 92 / 13 | حرص | خرس | 214 / 7 | فر وتاب | فرتاب 93 / 7 | eder?" | eder" | 216 / 4 | و لتعرفنهم | و لتعرفنهم 96 / 14 | evzâk-ı | ezvâk-ı | 219 / 23 | که | کع 96 / 24 | Sâlik' | Sâlik, | 231 / 19 | şikem-hârların | şikem-horların 99 / 6 | karşı, ve | karşı ve | 237 / 25-26 | löpçülerin | lüpçülerin 100 / 1 | جزو | جزو | 237 / 32 | بجوشیدند | بجوشیندن 100 / 2 | cüz' ve muttasıl | cüz'-i muttasıl | 238 / 6 | بازگشتن | باز کشتن | | | 239 / 2 | ürkttü | ürktü | | | 244 / 10 | |