İçeriğe atla

Onun beyânındadır ki, âşıkın amelinin Hak cânibinden sevabı dahi Hak'tır

16. bölüm / 40 · 2729 kelime · ~14 dk okuma

586. Aşıkların şadımanlığı ve gamı O'dur. El kirâsı ve hizmet ücreti dahi O'dur.

Ya'ni, abd nefsinin murâdını Hakk'ın murâdına fedâ ettiği vakit onun mukābilinde bir sevâba ve ecre nâil olur. Ebrâr ve ahyârın amellerinin cezâsı cennetin ni'metleridir. Fakat âşıkların sevâbı ve ecri ise Hakk'ın vechidir. Zîrâ âşıkların maksûdu ma'şûk-ı hakîkî olan Hak'tır. Binâenaleyh âşıkların sürûru ve gamı Hak'tır ve onların el kirâsı ve hizmet ücreti, ya'ni amellerinin sevabı dahi Hakk'ın vech-i pâkidir.

587. Eğer ma'şûkun gayrı bir temâşa olsa, aşk olmaz. Bir boş sevdâya mensub olur.

Ma'lum olsun ki, âbidler ve zâhidler âhiretin tâlibleridir. Kendi nefislerinin hazzıyla Hak'tan hicabdadırlar. Zîrâ cennet hazz-ı nefs makāmıdır. Nitekim âyet-i kerîmede وَفِيهَا مَا تَشْتَهيه الْأَنفُسِ وَتَلذ الأعين (Zuhruf, 43/71) ya'ni "Cennette sizin için nefsin iştihâ ettiği ve gözlerin telezzüz ettiği şey vardır" buyrulur. İm-di bunlar, zât-ı Hakk'ın gayrı olan suver-i cinâniyyenin temâşâsıyla mütelezziz olduklarından ehl-i aşk değildirler. Bu temâşâ bir boş hayâl ve sevdâya mensûb olur. Binâenaleyh âşıkların temâşâsı her mevtında vech-i Hak'tır, O'nun gayrı değildir.

588. Aşk o şu'ledir ki o parladığı vakit, her ne ki bâkî olan ma'şükun gayrıdır, hep yaktı.

Aşk, muhabbetin ifrâtıdır ve bu ifrât-ı muhabbet hakkında ehlullah العشق نار الله اذا وقع في قلب العبد يحرق غير الله ya'ni "Aşk Allah'ın ateşidir, abdin kalbine düştüğü vakit Allah'ın gayrını yakar" demişlerdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde bu ibâreyi nazma getirmişlerdir. Bu sebeble cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) hazretlerinin tarîk-ı âlîleri, tarîk-ı aşktır. Nitekim Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar. Beyt: "Allah'ı kim tanır? Lâ'dan kurtulan kimse tanır. Lâ'dan kim kurtuldu? Bilâ-dîde olan âşık, de!"

589. "Lâ" kılıcı Hakk'ın gayrinin katlinde sürdü. Ondan sonra bak ki lâ'dan sonra ne kaldı?

Ya'ni, âşık "lâ ilâhe" kılıncını Allah'ın gayrı olan eşyaya karşı salladı. Bu kılıncı salladıktan sonra bak ki, "lâ ilâhe"den sonra ne kaldı?

590. "İllallah" bâkî kaldı, hep gitti. Âferin ey ortaklık yakıcı olan kavî aşk!

Birinci mısra' yukarıdaki suâlin cevâbıdır. Ya'ni, âşıkın "lâ ilâhe" kelimesini zâhiren ve bâtınen söylemesinden sonra onun nazarında ne kaldı? "İllallah" kelimesi kaldı. Nazarında bütün keserât gitti. Ma'lûmdur ki, "lâ ilahe illallah" kelimesinin zikrinde maksûd olan şey lafız değildir, onun ma'nâsıdır. Aşık "lâ ilâhe" ile kalb-i beşerde mutasarrıf olan mâsivânın vücûdât-ı mevhûmesini ve onların muhabbetini nefy eder; ve "illallah" ile Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsini ve onun muhabbetini isbât eder. Binâenaleyh Hak âşığının tevhîdi vücûdda şirk yakıcı olan bir tevhîd olur. Velâkin bir kimse nefsü'l-emrde mâsivânın sübût-ı vücûduna i'tikād ettiği hâlde lisânen "lâ ilâhe" dese onun bu kavli i'tikādına muhalif olur. Zîrâ i'tikādında nefyetmediği şeyi lisânen nefyediyor; ve bu nefy-i kâzibden sonra "illallah" kelimesiyle onun lisânen Hakk'ın vücûdunu isbât etmesi, iki vücûdun isbâtını intâc ettiğinden bu kimse şirk-i hafîde kalmış olur. İşte ehl-i zâhirin tevhîdi bu kadar!

591. Muhakkak evvelîn ve âhirîn dahi O'dur. Şirki, şaşının gözünden gayrı görme!

Ma'lûm olsun ki, varlık asla tahdîd ve ta'dîd olunamayan bir mefhûm-ı küllî olup onun ilerisi adem-i mahzdır; ve ademin aslâ sâhası yoktur. Eğer olsa vücûd olurdu. Adem ancak vücûdun mukābili olarak zihinde tahayyül olunan bir ma'nâdır. Vücûd bir nûr-i muhîtdir. Nûr kendi zâhir ve eşyayı muzhir olduğu gibi, vücûd dahi kendi zâhir ve eşyayı muzhirdir. Meşhûd olan eşyâda en evvel nazara çarpan varlıktır. Her şey "var"dan var olur. Yoktan hiçbir şey çıkmaz. Binâenaleyh eşyâda varın varlığından başka hiçbir şey yoktur. Bu ma'nâ[-yı] vahdet-i vücûddur. Fakat bu vahdet-i vücûd mes'elesi gāyet nâzik ve gāmız bir mes'ele olduğundan her ferdin havsala-i idrâki onu ihâta edemez. Binâenaleyh kimi anlayamadığı için inkâr eder ve kimi anladığını zannedip küfür ve ilhâd derekesine sukût eder. Erbâb-ı isti'dâdın istifadesi için Hind şârihlerinden İmdâdullah ve Bahru'l-Ulûm hazarâtının şerhlerinde bu ma'nâ hakkında beyân buyrulan îzâhâtın tercümesini münasib gördüm: "Ma'lûm olsun ki cenâb-ı Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretlerinin tasrîh buyurdukları vech ile her ne kadar Hakk'ın gayrı olan eşyâ vâki'de mürtefi' olmaz ise de ârifin nazarından ve şühûdundan müntefî olur; ve bu makām, cem' ve fenâ makāmıdır. Vaktāki ârif, cem'den sonra tefrikaya erişir ve fenâdan bekāya gelir; bu keserât ve şuûnât, şuhûd-i vahdet ile onun meşhûdu olur. O ba'zan bu kesreti vücûd-ı Hak yapar ve Hakk'ı kesrette müşâhede eder; ve ba'zan bil'akis vahdette kesreti müşâhede eder; ve ba'zan her ikisini cem' eder; ve bilir ki bu kesret, kesret-i hakîkiyye değildir. Belki bu kesret ancak bir Vücûd'un şuûnâtıdır; ve gayr-ı Hak olan eşyâ gerçi meşhûddur, velâkin ârif bu gayr olan eşyâyı, vücûd-ı hakîkî-i Hak'ta zâhir olan zılâlden başka bir şey bilmez; ve mevcûdu ancak zât-ı Hak'tan ibaret görür ve işte nefy-i kesretin ma'nâsı budur. Makām-ı cem'de onun şuhûdundan müntefidir ve hakîkatte ma'dûm olan eşyâ vücûd-ı Hak'ta zâhirdir. Yoksa kesret-i şuûnât vâki'de mürtefi' olmaz. Âbid ve ma'bûdun vâki'de kaldırılması küfür ve ilhâdı mûcib olur. Bu beyitlerin hulâsâsı budur ki, âşık kendi şühûdunda bu kesret-i şuûnâtı nefyetti ve onun şühûdunda Allah'ın gayrı kalmadı. Bu keserâtı makām-ı cem' ve fenâda böyle gördüğü gibi, cem'den sonra olan tefrika makamında ve fenâdan sonra olan bekāda dahi böyle ma'dûm görür. Velâkin onların Allah'ın vücudunda zâhir olduğunu müşâhede eder. Binâenaleyh bu şuûnât onun meşhûdunda ma'dûmdur; Allah'tan gayri mevcûd yoktur." Bu îzâhâttan anlaşıldığı üzere bu âlem-i sûrette evvele ve âhire mensûb olanlar dahi Hakk'ın varlığından başka müstakil bir varlık ile zâhir olmuş değillerdir. Vücûdda ve varlıkta, eşyânın vücûdunu Hakk'ın vücûd-ı müstakılli müvâcehesinde ayrı ve müstakil görmek şirk olur; ve şirk dahi akıl ve idrâk gözünün şaşılığından başka bir şey değildir.

592. Ey aceb onun aksinden gayrı bir hüsn olur mu? Tenin canın gayrından bir hareketi yoktur.

Ya'ni, bu vücûd-i izâfî âleminde görülen güzellikler, O'nun güzelliklerinin aksinden başka bir şey değildir. Zîrâ vücûd-i izâfi cemâd âlemidir ve bir ay- na mesâbesindedir; onda cemîl-i hakîkî olan Hakk'ın güzelliklerinin aksi gö- rünür. Nitekim cemâd hükmünde olan cismin hareketi ancak candandır; fa- kat vücûdu iki gören şaşılar, vücûd-i izâfîde gördükleri güzellikleri onlardan bilirler.

593. O bir ten ki canda halel ola, eğer onu bal içinde tutsan hoş olmaz.

Ya'ni, canında kabz ve tefrika sebebiyle sıkıntı ve bozukluk olan kimse, onu bu suver-i dünyeviyyenin lezâizi içinde müstağrak kılsa letâfet bulmaz ve onun sıkıntısı gitmez. Nitekim ehl-i gafletin hâli meydandadır. Dünyanın her bir lezzetinden bıkıp usanır ve onun kalbi hiçbir şey ile ârâm ve râhat et- mez. Fakat rûh-i izâfiden bîhaber bulunduğu için bu hâlin neden ileri geldi- ğini bilemez.

594. Bunu bir kimse bilir ki, bir gün diri oldu. Bu canın canının elinden bir kadeh kaptı.

Bu hâli bir kimse bilir ve anlar ki, o kimseye rûh-i izâfînin sıfatları bir gün olsun münkeşif oldu ve o kimse bir günceğiz bu rûh-i izâfînin hükmü ile ya- şadı ve onun rûh-i hayvânîsinin ahkâmı, bu rûhun hükmü altından zebûn oldu ve bu rûhun eli ile o rûhun rûhu olan Hakk'ın elinden aşk şarabının bir kadehini kaptı.

595. Ve o kimse ki, onun gözü o ruhları [=yanakları] görmemiştir, onun önün- de bu dumanın harâreti candır.

"Ruhlar" (رخان) dan murad, rûh-i izâfînin iki tarafıdır ki, birisi âlem-i mül-ke diğeri âlem-i melekûta müteveccihtir; ve "duman" dan murâd, gıdâ vâsıta-sıyla vücûdda peyda olan buhardır. Ve "harâret"ten murâd dahi harâret-i ga-rîziyyedir. Damarlarda deveran eden kan bu harâret vâsıtasıyle olur. Bu harâ-ret söndüğü vakit ölüm hâli vâki' olur. Zîrâ rûh-i hayvânî ancak bu buharın tevlîd ettiği harârettir. Rûh-i hayvânînin kuvveti, vücûd-i unsurînin çocukluk ve gençlik ve ihtiyarlık devrelerinde mütehavvildir; fakat rûh-i izâfî sâbittir, aslâ istihâle kabûl etmez. İşte bu rûh-i izâfînin "yanaklar"ını ve yüzünü gör-meyen kimsenin indinde, rûh ancak buhârın harâretinden ibaret olan rûh-i hayvânîdir ve onlara göre bu rüh ölüm ile söner. Bâkî kalıp âlem-i kesâfette deverân eden şey, ancak cismi teşkil eden anâsır-ı muhtelifedir. İşte rûh-i izâ-fiden bîhaber olan kimsenin bilişi bu kadardır.

596. Vaktaki o Ömer Abdülazîz'i görmedi, onun önünde Haccâc dahi adil olur.

Ömer ibn Abdülaziz Emevî hükümdarlarından bir âdil padişahın ism-i şe-rîfidir. Kemâl-i adâletinden dolayı halk ona "İkinci Ömer" derler idi. Hz. Şeyh-i Ekber onun rûhuna mülâkî olup görüşmüş ve zamânında kutbü'l-ak-tâb olduğunu beyân buyurmuştur. Ve Haccâc Yûsuf es-Sakafi ise, yine Eme-vî hükümdarları zamanında bir vâlî olup son derece zâlim idi. Târih-i İs-lâm'da haksız yere yetmiş bin kişiyi öldürdüğü rivâyet olunur. Bu zâlim mel'ûn, Peygamber'in evlâdından bulduklarını da şehîd etti. Bu beyt-i şerîfte rûh-i izâfi pâdişâh-ı âdil olan Ömer b. Abdülaziz hazret-lerine ve rûh-i hayvânî ise Haccâc-1 Zâlim'e teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, "İyi olan rûh-i izâfiyi görmeyen kimse, fenâ olan rûh-i hayvânîyi iyi zanneder. Nitekim iyi ve âdil olan Ömer b. Abdülaziz hazretlerini görmeyen kimse, fe-nâ olan Haccâc'ı iyi ve âdil zanneder.

597. Vaktaki o Mûsa'nın yılanının sebâtını görmedi, sihrin iplerinde hayat tevehhüm eder.

Ya'ni, Mûsâ (a.s.)ın asâsı mûcize olarak yılan oldu ve sihirbazların yılan şeklinde harekete gelen iplerini yuttu ve sonra yine asâ oldu. Asânın yılan-lıktaki sebâtını görmeyen câhil halk, Mûsâ (a.s.)ın bu yılanı gibi sihirbazla- rın iplerinde de hayat var zannettiler ve asâ ile ipleri eser-i sihr olmak üzere telakkî ettiler.

598. Ab-ı zülali içmemiş olan kuş, acı su içinde kanat tutar.

Tatlı su gibi olan rûh-i izâfînin zevkinden bîbehre kalan kimse, acı su gi- bi olan rûh-i hayvânînin huzûzâtından mütelezziz olur.

599. Zıddı zıddın gayrı ile anlamak mümkin olmaz. Vaktaki darbeyi görür, okşamayı tanır.

Ya'ni, iyinin vücûdu fenânın vücûdu ile ve nûr zulmet ile ve adl zulm ile ve vefâ ve cefâ ile ve dayak okşamak ile inkişaf eder. Velhâsıl birbirine zıd olan haller yekdiğerinin farkını ızhâr ederler. Nitekim "cefâyı çekmeyen âşık safânın kadrini bilmez" demişlerdir.

600. Elest ikliminin kadrini bilmek için şübhesiz dünya mukaddem gelmiştir.

Ma'lûm olsun ki, dünyanın mukaddem olması merâtib-i urûca nazaran- dır. Merâtib-i nüzûle nazaran dünyâ "Elestü bi-Rabbiküm" hitâbı vâki' olan âlem-i ervâhtan muahhardır. Fakat sıfat ve esmâ ve efâli câmi' olan âlem-i dünyâdır ki, merâtib-i urûca nazaran âlem-i âhiretten mukaddem gelmiştir. Vaktâki rûh bu cism-i unsurîden berzaha intikal eder, âlem-i süflîye nüzûl- den mukaddem olan "elest" iklîminin ya'ni rûh âleminin kadrini ve menzile- tini bilir. Zîrâ rûh, âlem-i kesâfeti gördükten sonra, âlem-i letâfetten olan rûh iklîminin kadr ü kıymetini anlar.

601. Vaktaki buradan kurtulasın, oraya gidesin, ebedin şeker-hânesinden şakir olursun.

"Şeker-hâne"deki "şeker", şînin fethası ile olduğu takdirde "tatlılık evi" demek olur; ve şînin zammıyla ["şükür-hâne] olursa "şükür ve hamd evi" ma'nâsına gelir. Burada ikisi de münasibdir. Ya'ni, "Vaktâki sen bu kesîf ve sıkıntılı olan dünyâdan kurtulup, âlem-i berzaha ve âhirete gidersin, âlem-i ebedin tatlılık evinde veya şükür ve hamd evinde Hakk'a şükredici olursun ve ruhunun bu zindan mesâbesinden kurtulduğuna teşekkür edersin.

602. Dersin ki, "Orada toprak eledim. Bu pâk olan cihandan kaçtım."

Âlem-i berzaha intikal ettiğin vakit, kendi kendine dersin ki, "O kesîf olan dünyâ âleminde bir kalbur mesâbesinde olan vücûd-i unsurîm ile, topraktan hâsıl olan gıdaları yedim ve o toprakları eledim, onları inceltip dünyâ umûru- na taalluk eden fikirler yaptım ve o fikirleri maatteessüf bu latîf olan âlem-i âhiret tarafına sarf etmedim, bu pâk olan cihandan kaçtım."

603. "Ey teessüf! Ecelim bundan evvel olaydı, ta ki korkuda azabın az olaydı!"

"Vecel", korku ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "vehal" vâki'dir, "yapış- kan hamur" demektir. "Ah keşke ecelim ve ölümüm şimdiki zamânımdan da- ha evvel olaydı, tâ ki bu âlem-i letâfetten gâfil olarak işlediğim fenâ amelle- rin cezâsı korkusu ile azabım az olaydı!"

در تفسیر قول رسول عليه السلام ما مات من مات الا وتمنَّى أَنْ يَموت قبل ما مات إِنْ كَانَ بَرَا لِيَكُونَ إِلى وُصُولِ الْبِرِّ أَعْجَلَ وَ إِنْ كَانَ فَاجِرًا لِيَقِلَّ فُجُورُه Resûl (a.s.)ın: "Ölen kimse ölmedi illâki kendinin ölümü vaktinden evvel ölmesini temennî etti, eğer sâlih ise, kendi salâhının vusûlü tarafına acele gitmek için ve eğer fâsık ise fıskı az olmak için" kavlinin tefsîri hakkındadır

Ya'ni, her ölen kimse âlem-i hakîkati gördüğü vakit, eğer sâlih ise der ki: "Keşke daha evvel ölüp a'mâl-i hasenemin mükâfâtına bir an evvel kavuş- muş olsa idim"; ve eğer fâsık ise der ki: "Ah keşke daha evvel ölüp hayât-ı dünyeviyyede daha az fisk u fücûr yapmış olsaydım da burada bu amelleri- min cezası da az olsaydı!."

604. O âgâh olan Resûl bundan dolayı buyurmuştur ki: "Her o kimse ki öldü ve tenden nüzûl etti."

605. "Onun için nakl ü mevt hasreti olmaz, lakin taksîr ve fevt hasreti olur." "Nuklân", nakil ve intikāl ma'nâsınadır. Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri sürh-ı şerîfte mezkûr olan hadîs-i şerîfte buyurmuştur ki: "Her kim öldü ve ten merkebinden nüzûl etti ise, onun hasreti dünyâdan âhirete naklettiği ve öldüğü için olmaz; velâkin dünyâ hayâtında amel-i sâlih işlemek hususunda kusûr ettiğine ve elden fırsatı kaçırdığına hasret çeker ve teessüf eder."

606. "Her kim ölürse, onun maksadına nakli bundan evvel olaydı, diye muhakkak ona temennî olur."

607. "Eğer kötü ise, tā ki kötülüğü daha az olaydı; ve eğer takî ise, tâ ki hâneyeye daha çabuk gele idi." "Her kim ölür ise, gerek sâlih olsun gerek fâsık olsun, daha evvel ölmüş olmayı temennî eder. Salihin maksadı amel-i sâlihin mükâfâtı daha evvel kendisine gelmek ve dâr-ı naîme dâhil olmaktır; ve fâsıkın maksadı ise, daha evvel ölüp, hayât-ı dünyâda daha az kötülük etmiş olmaktır."

608. O kötü der ki: "Bîhaber olmuş idim, dembedem ben perde ziyade etmişim!"

Öldükten sonra kötü ve fâsık olan kimse der ki: "Ben bu hayât-ı uhreviyyeden bîhaber olmuş idim; o hayât-ı dünyeviyyede de dembedem gaflet perdesini çoğaltmışım ve hayât-ı uhreviyyenin nûrlarına karşı hicâb-ı zulmeti ziyâde etmişim."

609. "Eğer bana bundan daha çabuk ubûr olaydı benim bu hicab ve perdem daha az olur idi."

"Ma'ber", masdar mîmîdir; ubûr etmek ve "geçmek" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Bana hayât-ı dünyâdan bu şimdiki ölümden daha çabuk ubûr vâki' olaydı benim hayât-ı uhreviyyedeki hicabım ve perdem daha az olur idi."

610. O kanaat yüzünü harîslikten az yırt ve o huşû' çehresini tekebbürden az yırt!

"Kunû'", kısmete râzı olmak ve bir kimseden bir şey istemek ma'nâsına azdâdü'l-lügāttandır. Burada "kanâat" ma'nâsınadır. "Huşû'" korku ve tevâ- zu' ma'nâsınadır. Burada tevâzu demektir. Ya'ni, "Bu hayât-ı dünyâda bu kanâatin güzel yüzünü hırs duygusundan dolayı az tırmala ve o huşû'un ve tevâzu'un güzel çehresini kibir ve azamet duygusuyla az yırt!" Bu beyt-i şerîfte "az yırt" ta'bîriyle, insanın nefsinde merkûz olan hırs ve kibir sıfatlarını meşrû' sûrette kullanmağa işâret buyrulur. Zîrâ şerîatte üzeri- ne nafakası vacib olanlar için kesb lâzımdır ve kesb hırssız olmaz. Ve kezâ hadis-i şerîfte الكبر إلى المتكبر صدقة Ya'ni: "Kibir mütekebbirlere karşı sadakadır" buyrulduğu cihetle, mütekebbir kimselere sıfat-ı kibr ile zahir olmak meş- rû'dur. Bu sıfatların sû'-i isti'mâli memnû'dur.

611. Böylece buhlden cüdün yüzünü az yırt ve sücüdün güzel çehresini iblislik- ten az yırt!

Ya'ni, buhül dahi nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Onun zıddı cûd ve cö- mertliktir; ve kezâ sücûd ve tevâzu' ahlâk-ı hamîdeden ve kibir ve taazzum ise şeytanın sıfatlarından olup mezmûmdur. Fenâ sıfatlar nefsin ve iyi sıfat- lar rûhundur. Alem-i sûrette nefsin sıfatları i'tidal dâiresinde isti'mâl edilmek şartıyla lâzımdır. Nitekim hadîs-i şerifte انا اغضب كما يغضب البشر ya'ni "Ben be- şerin gazab ettiği gibi gazab ederim" buyrulmuştur. Ve bu sıfatların i'tidâli, şerîat dâiresinde isti'mâl edilmesi sûretiyle vâki' olur. Beyt-i şerîfte "az yırt" ta'bîriyle bu ma'nâya işâret buyrulmuştur.

612. Huld süsleyici olan o kanadı koparma; o yol kat' edici olan kanadı yolma!

Ya'ni, nefsin sıfatlarının i'tidâli hüsn-i ahlâktır ve hüsn-i ahlâk cennet süsleyici olan kanatlardır. Meselâ iffet, şehvetin ve şecâat gazabın i'tidâlidir, bunlara mukābil mükâfât-ı uhreviyye vardır. Ve şehvetin ifrâtı ve tefrîti olan şereh ve humûd; ve gazabın ifrâtı ve tefrîti olan tehevvür ve cübn ise cehennemin ateşidir, bunlara mukābil dahi mücâzât-ı uhreviyye vardır. Binâen aleyh i'tidâl sabır ile vâki' olur ve sabır ise ifrat ve tefrîtin vücûduyla olur; böyle olunca bu kanatlar cenneti süsler ve râhat-ı ebedîye bu kanatları is-ti'mâl sûretiyle gidilir. Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (kuddise sırruhû): Gazab şehvet iki ayaktır onlar Bularla çıktılar arşa çıkanlar

613. Vaktaki bu nasihati işitti ve ona baktı, ondan sonra feryada geldi ve ağladı.

Tâvus vaktaki o hakîmden bu nasîhati işitti ve dikkatle onun yüzüne baktı, ondan sonra feryâd etmeğe başladı ve ağladı.

614. Derdmendin uzun feryadı ve ağlaması, her kim orada idi, onu giryeye bıraktı.

Ya'ni, derdli olan tâvusun uzun bağırması ve ağlaması, orada hazır olanların kalblerine te'sîr edip hepsini ağlattı.

615. Ve o ki, "Koparmak nedendir?" diye sordu, cevabsız oldu, peşîman olarak ağladı.

Ya'ni, tâvûsa "Bu latîf kanatlarını niçin koparıyorsun?" diye soran hakîme tâvus cevâb vermedi, yalnız feryâd edip ağladı, bu ağlama hakîme de te'sîr ettiğinden sorduğuna peşîman olarak ağladı ve dedi:

616. Ki, "Ben onu fuzûlluktan niçin sordum. O gamdan dolu idi, onu karıştırdım."

617. Islak gözünden toprak üzerine su damladı; o her katrede yüz cevab mün-deriç idi.

O tâvûsun yaşarmış olan gözünden yaşlar damladı. O yaşların her bir kat-resinde sorduğum suâle karşı birçok cevâb-ı hâlî münderiç idi.

618. Sıdk ile olan ağlayış canlar üzerine çarpar, hatta feleği ve arşı ağlayıcı eder.

619. Akıl ve gönüller bir şübhesiz arşa mensubdurlar. Arşa mensûb olan nûr-dan hicâb içinde yaşarlar.

Ya'ni, sıdk ile ağlayış akıldan ve gönülden kopar; ve akıllar ve gönüller ise arşa mensûb olduklarından böyle sıdk ile olan ağlama feleği ve arşı da ağ-layıcı eder. Bununla beraber arşa mensûb olan akıllar ve gönüller, kendileri-nin mensûb oldukları arşın nûrundan, âlem-i süflîye mensûb olan cisme mukārenetlerinden dolayı hicâb içinde yaşarlar.