İçeriğe atla
Sâd Sûresi kapak gorseli

Sâd Sûresi

187 sayfa~281 dk okumamixed

Anahtar Kelimeler

tefsirdijital kütüphanekitap okuma

Sıkça Sorulan Sorular

Sâd Sûresi'nde ne anlatılır?

Sâd Sûresi, İslâm inancının temel esasları olan tevhid, nübüvvet ve ahiret merkezinde hidayete daveti işleyen, Mekke döneminde nazil olmuş 88 ayetli bir sûredir. Sûre, hakikati reddedenlerin itirazlarına cevaplar verirken, hak ile batıl arasındaki mücadeleyi peygamber kıssaları ve geçmiş kavimlerin helaki üzerinden anlatır. Aynı zamanda, Allah Teâlâ'nın Sâdık, Sabûr, Sâni ve Samed isimlerinin âlemdeki zuhurlarına işaret eder ve nefsin tezkiyesi ile kalbin tasfiyesinin Kur'ân ve zikir yoluyla gerçekleşeceğini vurgular1. Sûrenin başında yer alan "Sâd" harfi, Allah'ın cevâmiu'l-kelîm makamına yemin olarak veya Allah'ın yahut Muhammed'in doğru söylediği manasında yorumlanmıştır1.

Ayrıntı

Sâd Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 38. sûresi olup 88 ayetten oluşur ve adını ilk kelimesi olan "Sâd" harfinden alır1. Mekke döneminde, Mekke ileri gelenlerinin nübüvvete karşı çıkıp Müslümanlara baskıyı artırdığı bir dönemde inmiştir1. Sûrenin temel konuları arasında tevhid, nübüvvet ve ahiret esasları yer alır. Hakikati reddedenlerin itirazlarına cevaplar sunulur, hak ile batıl arasındaki mücadele, geçmiş kavimlerin helaki ve peygamberlerin örnekliği üzerinden işlenir1.

İşârî yorum açısından "Sâd" harfi, Allah Teâlâ'nın Sâdık, Sabûr, Sâni ve Samed isimlerine ve bunların âlemdeki tecellilerine delalet eder1. Örneğin, Allah'ın Samed ismi, O'nun kimseye muhtaç olmaması ve her şeyin O'na muhtaç olması vechesidir2. Sûrenin başında geçen "Velkur-âni zî-z-zikr" (Zikir sahibi Kur'ân'a andolsun) ifadesi, Kur'ân'ın hem lafız hem de mana itibarıyla ilahi bir hatırlatma ve kalpleri diri kılan bir öğüt olduğunu teyit eder1. Nefsin terbiye yönünden ise "Sâd", arınmak ve temizlenmek manasında safâ, safvet ve tasfiye kelimelerini hatırlatır. Sâlik için nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesi ancak Kur'ân ve zikir gibi ilahi hükümlere tabi olmak suretiyle gerçekleşir1. Sûre, imanla beraber nefsini tezkiye edenlerin ve güzel ahlak sahibi olanların azlığına dikkat çekerek, bu seçkin azınlığın nebiler, veliler, arifler ve rabbani alimler olduğunu belirtir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Sâd Sûresi — s. 2, 3, 4, 5, 7, 9, 10, 57, 184
  3. 2.K1, s. 211
Bu tefsirin yazarı Terzi Baba kimdir?

Bu tefsirin yazarı Terzi Baba, günümüz Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden Necdet Ardıç'tır. Kendisi, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyet olup, eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmıştır (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Terzi Baba, elliden fazla sûrenin işârî tefsirini kaleme alarak bu alanda eşsiz bir hazine bırakmıştır1. Bu tefsirler, dirayet ve rivayet tefsirlerinden faydalanılmakla birlikte, özellikle Sülemî, Tüsterî, İmam Kuşeyrî gibi tasavvufî tefsirler dikkate alınarak geliştirilmiştir1.

Ayrıntı

Terzi Baba olarak bilinen Necdet Ardıç, Uşşâkî tarikatının günümüzdeki önemli mürşidlerinden biridir. Tasavvufî irfanı çağdaş döneme taşıyan ve geniş kitlelere ulaştıran bir müellif ve rehberdir (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Onun bu alandaki çalışmaları, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi eserleriyle öne çıkmaktadır (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki).

Terzi Baba'nın tefsir çalışmaları, Kur'ân-ı Kerîm'in işârî yorumuna odaklanmıştır. Kendisi, elliden fazla sûrenin işârî tefsirini yazarak bu alanda büyük bir miras bırakmıştır1. Bu tefsirler, sadece dirayet ve rivayet tefsirlerinden değil, aynı zamanda Sülemî'nin Hakâiku't-Tefsîr'i başta olmak üzere, Tüsterî, İmam Kuşeyrî, İbn Berrecân, İbnü'l-Arabî, Rûzbihân Baklî, Necmüddin-i Dâye, Nimetullah Nahcuvânî ve İsmail Hakkı Bursevî gibi önemli tasavvufî müfessirlerin eserlerinden de istifade edilerek kaleme alınmıştır1. Ayrıca, Terzi Baba'nın kendi muhtelif eserlerindeki yorumları da bu tefsirlerin önemli bir kaynağını oluşturmaktadır1.

Terzi Baba'nın "Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk" serisi, onun tefsir çalışmalarının bir parçasıdır. Örneğin, Sâd Sûresi tefsiri bu serinin 38. sûresidir ve tevhîd, nübüvvet ve âhiret gibi İslâm inancının temel esaslarını hidayete davet bağlamında ele alır1. Terzi Baba'nın tefsir geleneği, onun mânevî evlatları tarafından da sürdürülmekte, bazı sûrelerin yorumlanması onlara emanet edilmektedir1. Bu durum, onun irfanî mirasının devamlılığını göstermektedir.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Sâd Sûresi — s. 2, 10
İşârî tefsir nedir?

İşârî tefsir, Kur'ân-ı Kerîm'in zâhirî anlamlarının yanı sıra, sûfînin mârifetteki derecesine göre halka halka genişleyen bâtınî mânalarını keşf, ilham ve mânevî tecrübe çerçevesinde yorumlama biçimidir1. Bu tefsir türü, lafızların ötesine geçerek ilâhî manalara nüfuz etmeyi hedeflerken, zâhirî anlamı tamamen yok sayan bâtınî tefsirden ayrılır ve "zâhire aykırı düşen her bâtın bâtıldır" ilkesine sıkı sıkıya bağlıdır1. Ârifler, kalplerini mâsivâdan arındırarak hakikati "cem" ve "fark" tecellîleri içinde müşâhede eder ve her taayyünde Hakk'ın tecellisini görürler1. Bu yaklaşım, Kur'ân'ı sadece lafızlarla okunacak bir kitap değil, gönülleri uyandıran ve hakikati hatırlatan ilâhî bir nefes olarak idrâk etmeyi sağlar1.

Ayrıntı

İşârî tefsir, ilk sûfîlerle birlikte ortaya çıkmış bir Kur'ân yorumlama geleneğidir. Bu gelenek, Kur'ân'daki kelime, lafız ve cümlelerin ilk bakışta akla gelen zâhirî anlamlarının ötesinde, sûfînin mârifetteki derecesine göre genişleyen bâtınî mânalarını dikkate alır1. Bu yorumlama, keşf, ilham ve mânevî tecrübe gibi tasavvufî yöntemlerle gerçekleştirilir1.

İşârî tefsirin temel özelliği, zâhirî anlamı yok saymamasıdır. Mutasavvıflar, "zâhire aykırı düşen her bâtın bâtıldır" prensibiyle bu hassasiyetlerini dile getirmişlerdir1. Bu bağlamda, muhakkiklerin eserlerine dayanarak yapılan yorumlarda âyetlerin zâhirî anlamıyla çelişmemeye özen gösterilir1.

Ârifler, işârî tefsirde önemli bir rol oynarlar. Onlar, kalplerini mâsivâdan arındırmış, hakikati "cem" ve "fark" tecellîleri içinde müşâhede eden kimselerdir1. Bu sayede suretlerin perdesini aralayarak her taayyünde Hakk'ın tecellisini görür ve lafızların ötesine geçerek ilâhî manalara nüfuz ederler1. Necdet Ardıç gibi müellifler, Terzibaba ekolünden gelerek bu alanda elliden fazla sûrenin işârî tefsirini kaleme almışlardır1. Bu tefsirlerde Sülemî'nin Hakâiku't-Tefsîr'i, Tüsterî, İmam Kuşeyrî, İbn Berrecân, İbnü'l-Arabî, Rûzbihân Baklî, Necmüddin-i Dâye, Nimetullah Nahcuvânî ve İsmail Hakkı Bursevî gibi klasik tasavvufî tefsir kaynaklarından istifade edilmiştir1.

İşârî tefsir, Kur'ân'ın "zikir" olarak isimlendirilmesinin bir yansımasıdır. Zikir, sadece lafızlarla okunacak bir kitap olmaktan öte, gönülleri uyandıran ve hakikati hatırlatan ilâhî bir nefes olduğuna işaret eder1. Bu tefsir biçimi, tevhîd, nübüvvet ve âhiret gibi İslâm inancının temel esaslarını işlerken, hakikati reddedenlerin itirazlarına ve peygamberlerin örnekliğinde hak ile bâtıl arasındaki mücadeleye tasavvufî bir bakış açısı sunar1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Sâd Sûresi — s. 2, 3, 5, 8, 12, 73, 185
Sâd Sûresi'nin ilk ayetinin tefsiri nedir?

Sâd Sûresi'nin ilk âyeti olan "Sâd velkur-âni żî-żżikr" (Sâd. O şanlı, şerefli Kur’ân’a andolsun ki) ifadesi, sûrenin adını aldığı "Sâd" harfi ile başlar ve Kur'ân'ın önemini vurgular. İşârî yorumda "Sâd" harfi, Allah Teâlâ'nın Sâdık, Sabûr, Sâni ve Samed isimlerine delalet eder. Özellikle Samed ismine taalluku açısından, "Sâd" harfi, bütün mertebe ve tavırların kendisinde yer aldığı "taayyün-i sânî" denilen Samediyyet mertebesine işaret eder (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/10). Âyette geçen "zikir" kelimesi ise Kur'ân'ın şan, şeref, öğüt, nasihat, uyarı ve hatırlatma gibi sıfatlarını ifade eder ve kalpleri diri kılan ilâhî bir hatırlatma olduğunu gösterir1. Bu ilk âyet, Kur'ân'ın tevhîd, nübüvvet ve âhiret esasları etrafında hidayete davet eden temel mesajını da özetler1.

Ayrıntı

Sâd Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in otuz sekizinci sûresi olup, adını ilk kelimesi olan "Sâd" harfinden alır1. Mekke döneminde nâzil olan bu sûre, İslâm inancının temelini oluşturan tevhîd, nübüvvet ve âhiret esasları etrafında hidayete daveti işler1. Sûrenin ilk âyeti olan "Sâd velkur-âni żî-żżikr", hem lafzî hem de işârî derinlikler barındırır.

"Sâd" kelimesinin anlamlarına müfessirler farklı yaklaşımlar getirmişlerdir. Bazı müfessirlere göre hurûf-ı mukattaa olarak gelen bu harfler, kâfirleri susturmak ve onların peygamberi yanıltma çabasından geri kalmalarını sağlamak amacıyla gönderilmiştir1. İşârî yorum açısından ise "Sâd" harfi, Allah Teâlâ'nın Sâdık, Sabûr, Sâni ve Samed isimlerine ve bunların âlemdeki zuhurlarına delalet eder1. Örneğin, Sâd harfinin temsil ettiği ilâhî doğruluk, âlemdeki her türlü doğruluğa yayılır; Kur'ân "Sâdık-ı Hak", Resulullah "Sâdiku'l-Va'di'l-Emîn" ve müminler "sâdikûn" olarak nitelendirilir1.

Özellikle Samed ismine taalluku açısından, "Sâd" harfi, bütün mertebe ve tavırların kendisinde yer aldığı "taayyün-i sânî" denilen Samediyyet mertebesine işaret eder (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/10). Samediyyet, Allah'ın kimseye muhtaç olmama, ancak her şeyin O'na muhtaç olma sıfatıdır2. Bu bağlamda, "Sâd" harfi, Hak'ın birliğinin ve ihtiyaçsızlığının temel önermesi olan Samediyyetin bir vechesini temsil eder.

Âyette geçen "zikir" kelimesine ise tefsirlerde "şan, şeref, öğüt, nasihat, uyarı, hatırlatma" gibi farklı manalar verilmiştir ve bunların her biri Kur'ân'ın sıfatı olarak kullanılabilir1. "Zikr sahibi Kur'ân'a andolsun" ifadesi, Kur'ân'ın hem lafız hem de mânâ itibarıyla ilâhî bir hatırlatma, kalpleri diri kılan bir öğüt olduğunu teyit eder1. Nefsin terbiye yönünden ise "Sâd", arınmak, temizlenmek manasında safâ, safvet ve tasfiye kelimelerini hatırlatır. Kur'ân ve zikir vurgusu, sâlik için nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesinin ancak bu iki ilâhî hükme tabi olmak suretiyle gerçekleşeceğini teyit eder1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Sâd Sûresi — s. 2, 3, 5, 8, 9, 10, 184
  3. 2.K1, s. 211
Hz. Dâvud'un imtihanı nasıl yorumlanır? (Sâd, 24)

Hz. Dâvud'un imtihanı, tasavvufî açıdan sâlikin nefs terbiyesi yolunda karşılaştığı zorlukların ve ilâhî tecellîlerin bir sembolü olarak yorumlanır. Bu imtihan, Dâvud'un mihrapta inzivaya çekildiği sırada, dışarıdan gelen ve aslında Hak'tan ani tecellîler olan iki davacı melek aracılığıyla gerçekleşir. Dâvud'un bu durumu başlangıçta bir nimet sanması, ancak sonrasında bunun bir imtihan olduğunu idrâk etmesi, sâlikin kendi fiilinden Fâil'e yönelerek tövbe etmesi ve tevhîde rücû etmesi gerektiğini gösterir. Bu süreç, Dâvud'un "zât tecellîsinden sıfat tecellîsine, sıfat tecellîsinden fiil tecellîsine yönelmesi" olarak ifade edilen bir zelleden, vahdet makamında fânî olmaya ve cem' makamına ulaşmaya doğru bir sülûku temsil eder1.

Ayrıntı

Hz. Dâvud'un imtihanı, Sâd Sûresi'nde (38/22) anlatılan ve Davud'un yanına giren iki davacı melekle başlayan kıssa üzerinden açıklanır. Bu olay, sadece tarihî bir hadise değil, aynı zamanda her sâlikin iç dünyasında sürekli tekrarlanan bir sınavdır1. Dâvud'un mihrapta inzivaya çekilmesi, sâlikin kalbini dış tesirlerden koruyarak Hakk'a yönelmesini simgeler. Dışarıda bekleyen muhafızlar ise, kalbi hevâ, vesvese, hayal ve kuruntulardan koruyan aklî, ruhî ve ahlâkî kuvvelerdir. Ancak ilâhî tecellîler geldiğinde, hiçbir perde ve muhafız onları engelleyemez; bu da Hak'tan gelen ilâhî ilham ve imtihanların, kulun kendi tedbirleriyle engellenemeyeceğini işaret eder1.

Dâvud'un "güçlü (zü’l-eyd)" oluşu, ibadette ve kullukta kuvvetli olmasını, sâlikin seyrü sülûkta kazandığı kuvveti, zikir ve ibadetle elde ettiği ilâhî teyidi ifade eder1. İmtihanın özü, Davud'un Uryâ'nın hanımını görmesiyle başlayan ve başlangıçta bir nimet sandığı durumun aslında ilâhî bir imtihan perdesi olduğunu idrâk etmesidir. Bu idrâk, onun kendi fiilinden Fâil'e yönelmesine, hicap ve hayâ içinde tövbe etmesine, tefrikadan cem'e ve şaşkınlıktan tevhîde rücû etmesine yol açar. Böylece fenâ makamında gözyaşlarıyla yakarıp inâbe kapısına varır1.

Tasavvufî yorumda, Dâvud'un zellesi, "zât tecellîsinden sıfat tecellîsine, sıfat tecellîsinden fiil tecellîsine yönelmesiydi." Yani hakikatin mutlak birlik (ahadiyyet) mertebesinden bir an için ayrılıp kesret tecellîsine bakmasıydı. Ancak o, tekrar hakikatin başlangıcına dönüp tevhîdin asıllarına rücû edince, Allah bu imtihan perdesini ondan kaldırdı. Bundan sonra vahdet makamından kesret âlemine dönmek onun için mümkün olmadı; çünkü o, artık "cem'" makamında fânî olmuştu1. Bu imtihanlar sonucunda Dâvud'a Rabbanî hilat giydirilmiş ve yeryüzünde halife kılınmıştır. İbnü'l-Arabî'ye göre Dâvud'un halifeliği, Âdem'inkinden daha üstündür, zira Dâvud hakkında doğrudan "Biz seni yeryüzünde halife kıldık" (Sâd, 38/26) buyrulmuştur1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Sâd Sûresi — s. 42, 52, 58, 64
Hz. Süleyman'ın atlara olan sevgisi nasıl açıklanır? (Sâd, 31-33)

Hz. Süleyman'ın Sâd Sûresi'nin 31-33. âyetlerinde geçen atlara olan sevgisi, dünyevî bir tutkudan ziyade, onları Allah yolunda kullanma maksadına yönelik manevî bir işaret olarak açıklanır. Bu sevgi, atların kendilerine değil, Allah yolunda kullanılma potansiyeline yöneliktir ve dinin güçlenmesine, hakikatin yücelmesine hizmet eden bir vesile olarak görülmüştür1. Tasavvufî yorumda ise atlar, insandaki kuvvelerin ve nefsânî güçlerin sembolü olup, Hz. Süleyman'ın atları terbiye etmesi, nefsi ve kuvvelerini cihâd-ı ekber sahasında terbiye ederek Hakk'ın hizmetinde kullanmayı temsil eder1. Bu durum, sâlikin zâhiren mülk içinde yaşarken bâtınen daima Hakk'a yönelmesi gerektiğini öğretir1.

Ayrıntı

Hz. Süleyman'a akşamüstü sunulan "sâfinâtü'l-ciyâd" olarak nitelenen çalımlı ve soylu atlar1, onun hükümdar bir peygamber olarak atlara gösterdiği özel ilginin bir göstergesidir. Ancak bu ilgi, dünyevî bir ihtişam ve gösteriş aracı olarak değil, Allah yolunda kullanılmak üzere beslenen bir sevgiydi1. Nitekim Hz. Süleyman, "Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim" diyerek bu sevgisinin temelini açıklamıştır1. Bu ifade, onun atlara olan muhabbetinin, Allah'ı anmaya vesile olmasıyla anlam kazandığını ortaya koyar.

Sûfîler, bu at simgesini zâhirî bir ayrıntı olarak görmeyip, insandaki kuvvelerin ve nefsânî güçlerin sembolü olarak yorumlamışlardır1. Atın tabiatı gereği güçlü, hareketli ve arzulara meyilli olması gibi, nefsin kuvveleri de kontrol altına alınmazsa kişiyi dünya sevgisine, hırsa ve gaflete sürükleyebilir1. Bu bağlamda, Hz. Süleyman'ın atları Allah yolunda sefer için beslemesi, işârî anlamda nefsi ve kuvvelerini "cihâd-ı ekber" sahasında terbiye ederek Hakk'ın hizmetinde kullanmayı temsil eder1. Nefis terbiyesi tamamlandığında, sâlikin kalbi Allah'a hızla seyr eder ki, bu hâl "atların hızla koşması" ile temsil edilir1. Böylece Hz. Süleyman'ın atları, sadece bir mülk ve gücün göstergesi değil, aynı zamanda Allah'a yönelişin kuvvet ve süratini simgeleyen manevî bir işaret olur. Bu durum, sâlike zâhiren mülk içinde yaşarken bâtınen daima Hakk'a yönelmesi gerektiğini öğretir1. İbn Abbâs'ın tefsirine göre Hz. Süleyman'ın atların boyunlarını ve bacaklarını okşaması da bu manevî terbiye ve muhabbetin bir göstergesidir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Sâd Sûresi — s. 76, 77, 78
Hz. Eyyûb'un sabrı müminler için ne ifade eder?

Hz. Eyyûb'un sabrı, müminler için ilâhî imtihanlar karşısında şikâyetsiz tahammülü, nefsin arzularından ve dünya meşgalelerinden kaynaklanan perdeleri aşmayı ve her hâlükârda Hakk'a yönelişi ifade eden bir örnekliktir. Bu sabır, sâlikin seyr-ü sülûkunda karşılaştığı zorluklara karşı irade kuvvetini ve ilâhî teyidi kazanmasını sağlar. Nitekim Eyyûbiyye Fassı'nın hikmeti olan "gaybiyye" ile iç içe olan bu sabır, kulun belâlarla imtihan edildiğinde şikâyete kalkışmayıp sabrı muhafaza etmesiyle kalbindeki perdelerin aralanmasına ve mârifetullah pınarlarının gönlünde çağlamasına vesile olur1.

Ayrıntı

Hz. Eyyûb'un sabrı, tasavvufta sâlikin Hak'tan gelen her şeye şikâyetsiz tahammülünü temsil eder2. Bu sabır, özellikle mal ve evlat kaybı ile bedensel hastalıklar gibi musibetler karşısında gösterilir. Bu durumlar, dervişin nefsindeki perdeleri simgeler; zira nefis bazen dünya sevgisiyle, bazen de bedeni arzularla Hakk'tan perdelenir1. Hz. Eyyûb'un sabrı, bu perdeler kalkmadıkça kalbin mârifetle dolmayacağını gösterir. Kul, belâlarla imtihan edildiğinde şikâyete kalkışmayıp sabrı muhafaza eder ve her hâlinde yönünü yeniden Hakk'a çevirirse, kalbindeki perdeler yavaş yavaş aralanır1.

Müminler için Eyyûb'un sabrı, nefsin direncini kırma ve acziyeti Hakk'ın huzurunda ortaya koyma yoludur. Bu sayede mârifetullah pınarları gönülde çağlamaya başlar ve bâtın safâya kavuşur1. Sabır, nefiste var olan tahammülsüzlüğe rağmen şikâyetten kaçınmak ve ilâhî hükümleri gönül hoşnutluğuyla kabul edebilmektir. Burada kastedilen, şikâyetin Allah'tan başkasına yöneltilmemesidir; zira Hakk'a arz edilen şikâyet sabra aykırı değildir1. Hz. Eyyûb'un sabrı, "sabr-ı musîbet" türüne girer; yani sıkıntılarda, hastalıkta ve kayıpta sabretmektir2. Ayrıca, Kur'an'da geçen "isbırû" musibetlere karşı sabrı, "sâbirû" günahlara karşı sabrı, "râbitû" ise ibadet ve tâatte sabrı ifade eder1. Bu, sâlikin seyr-ü sülûkta kazandığı kuvveti, zikir ve ibadetle elde ettiği ilâhî teyidi ve Hakk'a yönelişindeki irade kuvvetini gösterir1.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Sâd Sûresi — s. 42, 44, 45, 95
  3. 2.K1, s. 18
Hz. Âdem'in halk edilmesi ve İblis'in isyanı kıssasının hikmeti nedir? (Sâd, 71-76)

Hz. Âdem'in halk edilmesi ve İblis'in isyanı kıssası, tasavvufî açıdan insanın kâinattaki özel konumunu ve Hak ile olan benzersiz ilişkisini ortaya koyan temel bir hikmet taşır. Bu kıssa, insanın "emânet"i yüklenmesiyle doğrudan ilişkilidir; zira insan, Hak'ın bütün isimlerini taşıyacak câmî bir mahal olması sebebiyle diğer varlıklardan ayrılır. İblis'in isyanı ise, bu özel konumu idrak edemeyişinden ve zâhirî bir kıyasla (ateşten yaratılma) Âdem'in bâtınî hakikatini göremeyişinden kaynaklanır. Bu durum, insanın halîfetullâh emânetini taşımasının ve esmâ-i ilâhiyye'nin câmî mahalliyeti olmasının önemini vurgular.

Ayrıntı

Hz. Âdem'in halk edilmesi ve İblis'in isyanı kıssası, tasavvufta insanın yaratılış gayesini ve kâinattaki mertebesini açıklayan önemli bir anlatıdır. Bu kıssa, Ahzâb 72'de geçen "Emânet Âyeti" ile derin bir bağlantı içindedir: "innâ aradne'l-emânete ale's-semâvâti ve'l-ardı ve'l-cibâli fe-ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehe'l-insân" (biz emâneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; ama insan onu yüklendi)1. Bu ayet, insanın "esmâ-i ilâhiyye'nin câmî mahalliyeti" olmasının, yani Hak'ın bütün isimlerini taşıyacak kapsamlı bir mahal olmasının bir delilidir1.

İblis'in isyanı, Âdem'in bu özel konumunu idrak edememesinden kaynaklanır. İblis, Âdem'i zâhirî yaratılış maddesi (toprak) üzerinden değerlendirmiş ve kendi yaratılış maddesi olan ateşin daha üstün olduğunu düşünerek secde etmeyi reddetmiştir. Bu durum, "Hakk'ın halkta, halkın Hakk'ta görülmesi" tasavvufî ilkesinin bir yansımasıdır2. İblis, Âdem'in bâtınî hakikatini, yani onun Hak'ın bütün isimlerini kendinde toplayan bir ayna oluşunu görememiştir. Oysa Âdem, "halîfetullâh emâneti"ni taşıyan varlıktır1.

Bu kıssa aynı zamanda, insanın "akıl, irâde, mes'ûliyet" gibi özelliklere sahip olmasının ve bu özellikler sayesinde "emânet"i yüklenmesinin önemini gösterir1. İblis'in isyanı, bu mes'ûliyetten kaçınmanın ve zâhirî kıyaslamalarla bâtınî hakikatleri göz ardı etmenin bir sonucudur. Dolayısıyla, Hz. Âdem'in halk edilmesi ve İblis'in isyanı kıssası, insanın "Halk Alemi"ndeki3 müstesna yerini ve Hak ile olan derin bağını tasavvufî bir dille açıklar.

  1. Kaynaklar
  2. 1.K1, s. 405
  3. 2.Vikipedi: Hak ve Halk
  4. 3.Vikipedi: Halk Alemi
Bu tefsir sadece tasavvuf ehli için midir?

Bu tefsir, tasavvufî yorumları merkeze almakla birlikte, sadece tasavvuf ehli için değildir. Zira tasavvufî tefsirler, Kur'an'ın zâhirî anlamlarını tamamen yok sayan bâtınî tefsirlerden ayrılır ve zâhire aykırı düşen her bâtının bâtıl olduğu ilkesini benimser1. Bu eser, dirayet ve rivayet tefsirlerinden de faydalanarak, ayetlerin zâhirî anlamlarıyla çelişmemeye özen gösterir1. Dolayısıyla, tasavvufî derinlik arayanların yanı sıra, Kur'an'ın çok katmanlı anlamlarını kavramak isteyen herkes için bir rehber niteliğindedir.

Ayrıntı

Necdet Ardıç ekolünden Abdürrezzak Tek tarafından kaleme alınan bu tefsirler, Terzibaba'nın "Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk" serisinin bir parçasıdır ve tasavvufî tefsir geleneğini sürdürür1. Mutasavvıflara göre Kur'an'daki kelime, lafız ve cümlelerin ilk bakışta akla gelen zâhirî anlamlarının yanı sıra, sûfînin mârifetteki derecesine göre halka halka genişleyen bâtınî mânaları da vardır1. Bu bâtınî mânalara ulaşmak, sadece bilgi birikimi ve tefekkür kabiliyetiyle değil; aynı zamanda arınmış bir kalp, temizlenmiş bir nefis ve yüksek ahlâkî olgunlukla mümkündür1. Ancak bu durum, tefsirin sadece tasavvuf ehli tarafından anlaşılabileceği anlamına gelmez. Zira tasavvufî tefsirler, iç mânayı zâhirle birlikte dikkate alır ve zâhiri tamamen yok sayan bâtınî tefsirlerden ayrılır1. Müellifler, "zâhire aykırı düşen her bâtın bâtıldır" ilkesini benimseyerek, yorumlarında ayetlerin zâhirî anlamıyla çelişmemeye özen göstermişlerdir1. Bu yaklaşım, tefsirin geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmesini sağlar. Eser, başta Sülemî'nin Hakâiku't-Tefsîr'i olmak üzere, Tüsterî, İmam Kuşeyrî, İbnü'l-Arabî gibi muhakkiklerin eserlerinden istifade edilerek hazırlanmıştır1. Bu sayede, tasavvufî derinlik ve hikmet arayanların yanı sıra, Kur'an'ın temel mesajlarını ve ahlaki öğretilerini anlamak isteyen herkes için değerli bir kaynak sunulmaktadır.

  1. Kaynaklar
  2. 1.Sâd Sûresi — s. 2, 3, 5