
TB. Fusûs Mukaddimesi (Cilt 180)
Terzibaba - Necdet Ardıç
Anahtar Kelimeler
İlgili Konular
Sıkça Sorulan Sorular
Fusûs Mukaddimesi (Cilt 180) kitabı ne anlatıyor?⌄
Fusûs Mukaddimesi (Cilt 180) adlı eser, Muhyiddîn İbn Arabî'nin tasavvuf metafiziğinin ana metni olan Fusûsu'l-Hikem'i şerh eden bir mukaddime niteliğindedir. Bu mukaddime, Fusûsu'l-Hikem'in derinlikli yapısını ve içerdiği hikmetleri okuyucuya açmayı hedefler. Özellikle eserin 27 bölümünden biri olan İsmail Fassı'na odaklanarak, her varlığın kendi isminin zuhurunu ortaya koyduğunu ve "ayn"ın (varlığın) vücudunun ancak Rabbi ile kaim olduğunu vurgular. Bu bağlamda, rubûbiyyetin (Rablık hakikatinin) mutlak vücud ile ilişkisini açıklayarak, tasavvufî hakikatlere ışık tutar (TB. Fusûs Mukaddimesi (Cilt 180), s.115, s.105).
›Ayrıntı
Fusûs Mukaddimesi (Cilt 180), İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem adlı eserinin anlaşılmasına yönelik bir giriş ve açıklama metnidir. Fusûsu'l-Hikem, tasavvuf metafiziğinin en kıymetli eseri olup, her biri bir peygambere ait bir hikmeti içeren 27 Fass'tan oluşurK1. Bu mukaddime, özellikle İsmail Fassı'nın içeriğine değinerek, her varlığın kendi isminin tecellisini ve zuhurunu nasıl ortaya koyduğunu izah eder (TB. Fusûs Mukaddimesi (Cilt 180), s.115). İsmail Fassı, "Hikmet-i Aliyye" olarak adlandırılır ve saîd olmanın sırrını, her kulun özel Rabbi olan "Rabb-ı hâs" kavramını, mârifet-i Rabbâniyye'yi ve teslim-rıza eksenindeki hakikatleri ele alır (İsmail Fassı). Mukaddime, "ayn"ın (varlığın) vücudunun ancak Rabbi ile kaim olduğunu ve "ayn"ın daima mevcut olduğunu belirtir. Bu durum, rubûbiyyetin (Rablık hakikatinin) daima bâtıl olmayacağını, yani Rablık hakikati olan vücudun mutlak vücud olduğunu ifade eder (TB. Fusûs Mukaddimesi (Cilt 180), s.105). Bu açıklamalar, Fusûsu'l-Hikem'in temel kavramlarından olan ilâhî isimlerin tecellileri ve varlığın Hak ile olan ilişkisi gibi derin tasavvufî meseleleri aydınlatmayı amaçlar.
Kaynaklar: K1, s. 26
Kitabın yazarı Terzibaba Necdet Ardıç kimdir?⌄
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önde gelen mürşidlerinden biri olup, tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir. Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırmış, özellikle İrfan Mektebi (Hakk Yolu) ve Fusûsu'l-Hikem şerhi gibi çalışmalarıyla tanınır (Necdet Ardıç (Terzibaba) Wiki). Kendisi, Cenâb-ı Hakk'ın beş mertebede İslam dinini verdiğini ve bu mertebelerin anlaşılmasının ilmin zorluğunu giderdiğini ifade eders.5. Necdet Ardıç, "İz-Terzi Baba" olarak da bilinir ve eserleri "İrfan Sofrası Necdet Ardıç Tasavvuf Serisi" adı altında yayımlanmaktadırs.1.
Kaynaklar: TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 1, 5
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, tasavvufî ilmi vehb (Hakk'ın hibe yoluyla verdiği ilim), kesb (çalışılarak kazanılan ilim) ve nakil (muhtelif eserlerden, Mesnevi-i Şerif, İnsan-ı Kâmil, Fusûsu'l-Hikem ve sohbetlerden müşahede ile toplanan ilim) olmak üzere farklı kaynaklardan edindiğini belirtirs.190. Onun riyasetindeki tasavvuf serisi içinde, Abdürrezzak Tek gibi müellifler Sâd, Câsiye ve Vâkı'a sûreleri tefsirlerini kaleme alırken, Terzi Oğlu Cem Cemâlî ise Mü'minûn ve Zümer sûreleri tefsirlerini yazmıştır (Abdürrezzak Tek Wiki, Terzi Oğlu Cem Cemâlî Wiki). Bu durum, Necdet Ardıç'ın bir ekol oluşturduğunu ve çevresinde bir ilim ve irfan halkası bulunduğunu göstermektedir.
Necdet Ardıç'ın eserleri arasında Necdet Divanı, Hacc Divanı, İrfan Mektebi, Hakk Yolu’nun Seyr Defteri ve Lübb’ül Lübb Özün Özü gibi önemli çalışmalar bulunmaktadırs.189. Ayrıca, A'yan-ı Sabite Kaza ve Kader isimli kitabında da derinlemesine bilgiler sunduğunu belirtirs.189. Onun tasavvuf anlayışı, Resulullah (s.a.v.) ile kemalatına ulaşan İslam dininin, Âdem'den (a.s.) Resul'e (s.a.v.) kadar tüm mertebeleri ihtiva ettiğini vurgulars.5. Bu mertebelerin bilinmesi, Allah'ın değişik mertebelerden ilim vermesinin anlaşılması için temel bir gereklilik olarak sunulurs.5.
Kaynaklar: TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 5, 189, 190
Kitapta geçen 'Ayan-ı Sabite' kavramı ne demektir?⌄
A'yân-ı Sâbite, tasavvuf metafiziğinde eşyanın Hak'ın ilminde ezelî olarak sabit olan, henüz haricî vücuda gelmemiş "asıl mahiyetleri" veya "ezelî programları" demektir. Bu kavram, kâinatın bir nevi taslağı veya planı olup, her varlığın kendi özünde taşıdığı ezelî istidadı ifade eders.120, 160. İbn Arabî'nin Fusûs'unda merkezi bir yer tutan A'yân-ı Sâbite, vahdet-i vücud doktrininin anahtar kavramlarından biridir ve Hak'ın ilmî sûretleri olarak kabul edilir; bu nedenle "yapılmış" (mec'ûl) değildirler, zira hâricî vücutları yokturs.10, 70. Her ayn-ı sâbite, kendi zâtına ait kabiliyetini göstererek Hak'tan kendi varlığını ve zuhurunu talep eder ki bu, "lisân-ı isti'dâd" ile yapılan bir istektirs.21.
Kaynaklar: TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 10, 70, 120, 160 · K1-156, TB. Fusûs Mukaddimesi, s. 21
›Ayrıntı
A'yân-ı Sâbite, tasavvufî düşüncede varlıkların yaratılmadan önceki ilâhî ilimdeki sabit hakikatleridir. Bu hakikatler, "ilâhî sûretler" (suver-i ilâhiyye) olarak da adlandırılır ve henüz dış dünyada varlık kazanmamış olsalar da, her şeyin özündeki "programı" veya "kimlik bilgisi"ni oluştururlars.160. Bu program ezelîdir ve Cenâb-ı Hakk'ın ilminde her bir varlık için mevcutturs.160.
A'yân-ı Sâbite, Hazerât-ı Hamse tasnifinde vâhidiyyet mertebesinde yer alır ve taayyün-i sânî olarak kabul edilirK1. Bu mertebe, ahadiyyet mertebesinden sonra gelir ve varlıkların isim ve sıfatlarla belirginleşmeye başladığı aşamadır. A'yân-ı Sâbite'nin en önemli özelliklerinden biri, "mec'ûl" yani "yapılmış" olmamasıdır. Zira onlar, ilâhî isimlerin ilmî sûretlerinden ibaret oldukları için haricî vücutları yoktur ve bu nedenle bir tesir veya etkiyi kabul etmezler; zâtî işlerden ibarettirlers.10, 70, 160. Bu durum, insanın kendi yüceliğini idrak etmesi açısından önemli bir hususturs.160.
Her bir ayn-ı sâbite, kendi zâtına ait kabiliyetini (isti'dâd) göstererek Hak'tan kendi varlığını ve zuhurunu talep eder. Bu talep, "lisân-ı isti'dâd" (kabiliyet dili) ile gerçekleşir ve Hak Teâlâ'nın "kün" (ol) emri bu istek üzerine verilirs.21. Bu bağlamda, Hakk'ın iradesi, ilmine ve ilmi de malum olan A'yân-ı Sâbite'ye tabi olurs.168. A'yân-ı Sâbite'nin istidat ve kabiliyetleri de mec'ûl değildir, yani yaratılmış değildirler; bunlar Zât'ın gereği olup, illetleri yalnızca Zâtullah'ın vücududurs.184. Bu kavram, kader bahsinde de merkezi bir rol oynar ve her insanın çabasının yolu, onun A'yân-ı Sâbitesinde ezelden belirlenmiştirs.141.
Kaynaklar: K1-156, TB. Fusûs Mukaddimesi, s. 21, 141, 160 · TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 10, 70, 160, 168, 184 · K1, s. 156
Bu eser tasavvufa yeni başlayanlar için uygun mu?⌄
Verilen kaynaklarda Necdet Ardıç'ın eserlerinin tasavvufa yeni başlayanlar için uygun olup olmadığına dair doğrudan bir değerlendirme bulunmamaktadır. Ancak, kaynaklar Necdet Ardıç'ın "İrfan Mektebi (Hakk Yolu)" adlı eserinin nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel bir eser olduğunu belirtmekte ve kendisinin tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan, eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştıran bir mürşid olduğunu ifade etmektedir (Wiki: İrfan Mektebi (Hakk Yolu); Wiki: Necdet Ardıç (Terzibaba)). Bu bilgiler, eserlerinin tasavvuf yoluna girmek isteyenler için bir başlangıç noktası olabileceğine işaret edebilir, zira "temel eser" niteliği taşıması ve "geniş kitlelere ulaşma" amacı taşıması bu yönde bir çıkarım yapmaya imkân tanır.
›Ayrıntı
Necdet Ardıç, günümüz Uşşâkî tarikatının önemli mürşidlerinden biri olarak tasavvufî irfan geleneğini modern döneme taşıyan müstesna bir şahsiyettir (Wiki: Necdet Ardıç (Terzibaba)). Eserleri ve sohbetleriyle tasavvufu geniş kitlelere ulaştırma gayesi gütmektedir. Bu durum, eserlerinin tasavvufa yeni başlayanlar da dahil olmak üzere farklı seviyelerdeki okuyuculara hitap edebileceği ihtimalini düşündürmektedir. Özellikle "İrfan Mektebi (Hakk Yolu)" adlı eseri, nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel bir eser olarak tanımlanmaktadır (Wiki: İrfan Mektebi (Hakk Yolu)). Bir eserin "temel" olarak nitelendirilmesi, konunun esaslarını ve başlangıç prensiplerini içerdiği anlamına gelebilir.
Kaynaklarda doğrudan "yeni başlayanlar için uygundur" şeklinde bir ifade yer almasa da, Necdet Ardıç'ın tasavvufu geniş kitlelere ulaştırma çabası ve "İrfan Mektebi (Hakk Yolu)" eserinin "nefs mertebelerini ve Hakk yolunu anlatan temel eser" olması, bu eserin tasavvufa giriş yapmak isteyenler için bir başlangıç noktası olabileceği çıkarımını desteklemektedir. Ayrıca, kendisinin "Kur'an Sure Tefsirleri" gibi eserleri de bulunmaktadırvikipedi, bu da tasavvufî kavramların Kur'anî temellerini anlamak isteyenler için faydalı olabileceğini düşündürür. Ancak, kaynaklar bu eserlerin pedagojik yaklaşımı veya zorluk seviyesi hakkında detaylı bilgi sunmamaktadır.
Kaynaklar: Vikipedi: Kur'an Sure Tefsirleri
Kitapta 'Kazâ ve Kader' konusu nasıl ele alınıyor?⌄
Tasavvufta kazâ ve kader, insanın programının toplu hali olan kazâ ile bu programın bölüm bölüm açığa çıkması olan kader şeklinde ele alınır. Bu anlayış, Cenâb-ı Hakk'ın kulları üzerindeki sistemini ve hakikatini açıklarken, özellikle a'yân-ı sâbite (eşyanın ezelî hakikatleri) ile ilişkilendirilir. İnsanın programının toplu haline "kazâ" denirken, bu programın açığa çıkmasına "kader" adı verilirs.146. Kazâ ve kaderin hakikati, arifler ve irfan ehli tarafından zâhiri ve bâtını ile birlikte yaşanarak ortaya konulurs.150.
Kaynaklar: TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 146, 150
›Ayrıntı
Kazâ ve kader konusu, tasavvufta insanın içinde bulunduğu yaşam mertebelerine göre değerlendirilen bir ilim ve yaşantı olarak kabul edilirs.142. Bu bağlamda, kazâ insanın programının toplu halini ifade ederken, kader bu programın miktar miktar, bölüm bölüm zuhura çıkmasını anlatırs.146. Her an, yaşanan saatlerin, dakikaların ve saniyelerin geçişi bir kader olarak nitelendirilirs.146.
Ehl-i sünnet vel cemaat akidesinde kader iki türlüdür: Kazâ-yı mübrem (kazâ-yı mutlak) ve kazâ-yı muallâk (boşta olan, kesin olmayan hüküm)s.146. Kazâ-yı mutlaktan insan sorumlu değildir, çünkü bu Hakk'ın isteği istikametinde gerçekleşirs.148. Cenâb-ı Hakk'ın insanlar üzerindeki kazâ-yı mutlak hali değiştirilemezs.147. Ancak kazâ-yı muallâk olan kaderden, yani boşta olan bölümlerden insan sorumludurs.146.
Kazâ, a'yân-ı sâbitenin yapılmamış istidadına bağlı iken, kader her bir "ayn"ın mertebelerinin tümünde açığa çıkacak mec'ûl (yapılmış) istidadına bağlıdırs.23. Bu durum, kader sırrının a'yân-ı sâbiteden her bir aynın vücutta zâtî, sıfâtî ve fiilî olarak ancak aslî kabiliyetinin ve zâtî istidadının özelliği kadar açığa çıkması esasına dayandığını gösterirs.23. Bu gayri mec'ûl istidat ve kabiliyetler, kazâ ve kader bahsinin özel halleri ve kaynak meseleleridirs.183. Arifler ve irfan ehli, kazâ ve kader hükümlerini zâhiri ve bâtını ile birlikte yaşayarak bu hakikati en güzel şekilde izah edenlerdirs.150.
Kaynaklar: TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 23, 142, 146, 147, 148, 150, 183
Eserde neden 'kendini bilmek' bu kadar vurgulanıyor?⌄
Tasavvufî öğretide "kendini bilmek", kişinin hakikatine ulaşarak Rabb'ini tanımasının ve böylece kemâlâta ermesinin temel şartıdır. Bu idrâk, sâlikin kendi varlığının müstakil olmadığını, bilakis Hakk'ın esmâ ve sıfatlarının bir mazharı olduğunu anlamasıyla gerçekleşir. Kendini bilmeyen kişi, ilmini hayâl ve vehim mertebesinde tutar, hakikatine nüfûz edemez ve bu dünyadan yabancı olarak ayrılırs.2, 151. Zira "nefsine ârif olan Rabb'ine ârif olur" hükmü gereğince, Hakk'a giden yol evvelâ kişinin kendi bâtınına yönelmesiyle açılırs.3, 6. Bu, aynı zamanda insanın yeryüzündeki halîfelik vasfının tahakkuku için de elzemdirK1.
Kaynaklar: TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 2, 3, 6, 151 · K1, s. 1
›Ayrıntı
Eserde "kendini bilmek" vurgusu, insanın hakikatini idrâk etmesi ve bu idrâk neticesinde Hakk'ı tanıması üzerine kuruludur. Kişi, kendisini bilmediği takdirde edindiği tüm bilgilerin hayâl hânesine yazıldığını ve aslî bir karşılığı olmadığını anlars.151. Bu durum, kişinin kendi hakikatine girmesine engel olur ve onu nefsi bir benliğe sürüklers.2. Oysa tasavvufî sülûkun gayesi, kişinin kendi varlığının izâfî olduğunu, hiçbir şeyin sahibi olmadığını ve her şeyin kendisine verilmiş bir isimden ibaret olduğunu anlamasıdırs.155. Bu anlayış, sâlikin kendisini gerçek mânâda tanımaya yaklaşmasını sağlar.
Kendini bilmek, aynı zamanda Hakk'ın zuhûruna mahal olma meselesiyle de yakından ilişkilidir. Bir sanatkârın sıfatlarının bilinmesi için eser ortaya koyması gerektiği gibis.86, insan da Hakk'ın esmâ ve sıfatlarının tecellî ettiği bir mazhardır. Sâlik, kendisinden sâdır olan fiillerin kendine ait olmadığını, Rabb'inin o fiili kendisi aracılığıyla işlediğini idrâk ettiğindes.113, kendi noksanlıklarını nefsine, kemâlâtı ise Hakk'a nisbet eders.81. Bu, kişinin "Ben ondan hayırlıyım" diyerek kendisini ayrı görme vehminden kurtulmasını sağlars.68. Nihayetinde, kendini bilmek, kişinin Hakk'taki yerini ve varlık vücudunun hakikatini anlamasına, cehaletin zeval bulmasına ve hakikatlerin gönlünde açılmasına vesile olurs.7. Bu idrâk, kalpte tecellî eden muhabbet ve ünsiyet gibi hâllerleK2 kişinin Rabb'ini daha iyi tanımasını sağlars.174.
Kaynaklar: TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 2, 7, 68, 81, 86, 113, 151, 155, 174 · K2
İblis'in hakikati gibi konular neden işleniyor?⌄
Tasavvufta İblis'in hakikati gibi konuların işlenmesi, Hakikat-i Muhammediye'nin ve insanın kendi hakikatinin idraki ile rububiyetin sırrını kavramak içindir. Zira İblis, Mudil isminin zuhur yeri olups.64, 36, onun hakikati, insanın kendi içindeki vehim gücünü ve Hak'tan ayrı görme eğilimini temsil eders.68. Bu konuların tahkiki, sâlikin kendi hakikatindeki hem Hâdî hem de Mudil isimlerinin tecellilerini fark etmesini, böylece Hakikat-i Muhammediye'nin kapsayıcılığını ve âlemdeki her oluşumun ilâhî rububiyetin bir hükmü olduğunu idrak etmesini sağlars.69, 113. Bu idrak, Hakkel Yakin mertebesine ulaşmada ve hiçbir ferdin fiiline itiraz etmemede temel bir ölçüt teşkil eder.
Kaynaklar: TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 36, 64, 68, 69, 113
›Ayrıntı
İblis'in hakikati gibi konuların tasavvufta işlenmesinin temel gayesi, insanın kendi hakikatini ve âlemin işleyişindeki ilâhî sırları keşfetmektir. Bu konular, özellikle Hakikat-i Muhammediye'ninvikipedi kapsayıcılığını ve insanın Emânet Âyetivikipedi ile yüklenmiş olduğu sorumluluğu anlamak için birer mihenk taşıdır.
İblis, Cenâb-ı Hakk'ın Mudil (saptıran) isminin bir zuhur mahalli olarak kabul edilirs.64, 36. Onun işi telbistir; yani iki benzer şeyi ayırt edememek, hakikatiyle aslı arasında fark görememektirs.64. Bu durum, insanın kendi içindeki vehîm gücünün bir yansımasıdır. İblis'in "Ben ondan hayırlıyım" diyerek Âdem'e secde etmemesi, kendisini ayrı görme ve Hak'tan bağımsız bir varlık vehmetme halidirs.68.
Oysa insan, Hakikat-i Muhammediye'nin bir mazharı olarak, âlemdeki tüm varlık ve oluşum özelliklerini kendinde barındırır. Bu demektir ki, insanda hem Hâdî (hidâyet veren) hem de Mudil isimlerinin tecellileri mevcutturs.69. İblis'in hakikatinin anlaşılması, insanın kendi içindeki bu zıt kutupları idrak etmesini, vehim gücünün sınırlarını ve Hak'tan ayrı görme yanılgısını fark etmesini sağlar.
Bu tür konuların tahkiki, sâlikin Hakkel Yakinvikipedi mertebesine ulaşmasına hizmet eder. Zira bu hakikatler bilindiğinde, yani rububiyet hükümlerinin kişilerde faaliyette olduğu anlaşıldığında, nazar-ı hakikatle (hakikat gözüyle) bakıldığında, âlemde oluşan hiçbir fiile itiraz etmek muvafık olmazs.113. Bu idrak, rububiyetin sırrının zail olmaması için elzemdir; çünkü "bu hakikatin sırrı sensin" ve eğer bu sır yok olup gitseydi, rububiyet batıl olurdus.100. Dolayısıyla, İblis'in hakikati gibi derin konular, insanın kendi ilâhî hakikatini ve âlemin işleyişindeki ilâhî düzeni kavraması için vazgeçilmezdir.
Kaynaklar: Vikipedi: Hakikat-i Muhammedi, Emânet Âyeti, Hakkel Yakin · TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 36, 64, 68, 69, 100, 113
Bu eserin diğer Fusûs şerhlerinden farkı nedir?⌄
Terzi Baba'nın Fusûsu'l-Hikem şerhi, metin ile şerh ve izahları birbirinden ayırma gayretiyle öne çıkar. Bu şerhte, Avni Konuk Bey'in şerhi italik yazıyla belirtilirken, Terzi Baba'nın kendi şerh ve izahları normal yazıyla sunulur. Bu ayrım, okuyucunun metin ile yorumu karıştırmasını engellemeyi ve eserin yoğun ve derin yapısını daha anlaşılır kılmayı hedeflers.4. Eser, İbn Arabî'nin tasavvuf metafiziğinin ana metni olan Fusûsu'l-Hikem'iK1, vehmî vücudu ortadan kaldırarak tevhid sırlarına ulaşma amacı güders.8.
Kaynaklar: TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 4, 8 · K1, s. 26
›Ayrıntı
Terzi Baba'nın Fusûsu'l-Hikem şerhi, eserin karmaşık yapısını okuyucuya daha net sunma çabasıyla diğer şerhlerden ayrılır. İbn Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'i, tasavvuf metafiziğinin en kıymetli ve yoğun metinlerinden biri olup, 27 Fass (bölüm) içerir ve her Fass bir peygambere ait bir hikmeti taşırK1. Bu denli derin bir eserin şerhinde, metin ile şerh arasındaki ayrımın korunması büyük önem arz eder. Terzi Baba, bu ayrımı sağlamak için özel bir yöntem benimsemiştir: Avni Konuk Bey'in şerhini italik (yan) yazıyla, kendi şerh ve izahlarını ise normal yazıyla belirtirs.4. Bu metodoloji, okuyucunun metnin aslını şerhlerden ayırt etmesini kolaylaştırarak, yanlış anlamaların önüne geçmeyi amaçlar. Eserin mukaddimesinde, bu ayrımın "Hulusi Korucu" tarafından yapıldığı ve kendisine teşekkür edildiği ifade edilirs.4. Terzi Baba'nın şerhi, Fusûsu'l-Hikem'e karşı çıkan grupları da ele alır; bu grupların kötü fıtratları, ilimlerine mağrur olmaları, taklitçilikleri veya kısır idrakleri nedeniyle eseri reddettiklerini belirtirs.8. Şerh, vehmî vücudu ortadan kaldırarak tevhid sırlarına ulaşmayı hedefler; zira vehim, bir olanı iki görmeye ve Hakk'ın tecellisini belirli bir mahalle sınırlamaya yol açars.8, 35. Bu şerh, İbn Arabî'nin "vahy-i ilhâmî" bir tezahür olarak görülen eserininK1 anlaşılmasına yönelik titiz bir gayretin ürünüdür.
Kaynaklar: K1, s. 26 · TB. Fusûs Mukaddimesi — s. 4, 8, 35