İçeriğe atla
Silsile

Silsilenin Kaynağı

Resûl-i Ekrem Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa

Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem), İslâm'ın son peygamberi ve Uşşâkiyye silsilesinin başıdır. İki cihan güneşi, âlemlerin serveri, habîb-i kibriyâ ve hâtemü'l-enbiyâ olarak anılan Efendimiz, hem risâlet göreviyle dini tamamlamış hem de zühd ve ibâdet hayatıyla tasavvuf geleneğinin manevi silsilesini tesis etmiştir. Silsilede ilk halka olarak, kalpten kalbe aktarılan gönül feyzinin kaynağını temsil eder.

Doğumu ve Soyu

İki cihan güneşi, âlemlerin serveri, habîb-i kibriyâ, hâtemü'l-enbiyâ, resûlü's-sekaleyn, nebiyyü'l-harameyn, imâmü'l-kibleteyn, sahib-i makâm-ı kâbe kavseyni ev ednâ Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz mevcudun en yücesi, Cenâb-ı Hakk'ın "Habibim" iltifatının yegâne mazharıdır. Rebîülevvel ayının 12'sinde Pazartesi günü Mekke'de dünyaya geldi. Babası Abdullah akranları arasında çok beğenilen bir gençti. Abdullah on sekiz yaşlarında iken Âmine ile evlendi fakat çok geçmeden ticaret için gittiği Suriye'den dönerken Yesrib'e (Medine) uğradı ve orada hastalanarak vefat etti. Annesi Âmine, Kureyş kabilesinin Benî Zühre koluna mensup Vehb b. Abdümenâf'ın kızıdır. Peygamberimizin doğumu esnasında diğer annelerin çektiği sancıları çekmeyen Âmine, kayınpederi Abdülmuttalib'e haber göndererek bir torunu olduğunu müjdelemişti. Abdülmuttalib de torununun doğumu şerefine verdiği ziyafette ona Muhammed adını vermiştir.

Çocukluğu ve Gençliği

Hazreti Muhammed doğumundan kısa bir süre sonra, Mekkeli ailelerin çocuklarını çölün sağlıklı havasında büyütüp fasih Arapça öğrenmeleri için bedevî kabilelerinden bir sütanneye teslim etmeleri geleneğine uyularak Hevâzin kabilesinin Sa'd b. Bekir koluna mensup Halîme bint Ebû Züeyb'e verildi. Çocukluğunun ilk iki yılını sütannesi ve sütkardeşleriyle geçirdi. Halîme iki yılın sonunda çocuğu ailesine teslim etmek üzere Mekke'ye götürdü. Ancak Âmine çöl havasının oğluna yaradığını gördüğünden onun bir müddet daha Halîme'nin yanında kalmasını uygun buldu. Hazreti Muhammed dört veya beş yaşına kadar sütannesinin yanında kaldı.

Altı yaşına gelen Hazreti Muhammed'i câriyesi Ümmü Eymen'le birlikte yanına alan Âmine, Abdullah'ın kabrini ziyaret etmek amacıyla Yesrib'e gitti. Yesrib'de bir ay kadar kaldıktan sonra dönüşte Medine'ye yaklaşık 190 km. mesafede bulunan Ebvâ'da hastalanarak vefat etti. Ümmü Eymen, Hazreti Muhammed'i Mekke'ye götürüp dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti.

Abdülmuttalib, Hazreti Muhammed'e gereken ihtimamı gösterdi, ona baba şefkatini ve sevgisini hissettirdi. Ölümünden önce bakımını, Abdullah ile anne-baba bir kardeş olan Ebû Tâlib'e vasiyet etti. Ebû Tâlib, Hazreti Muhammed'i çocuklarından daha fazla sevdi, onun uğurlu olduğuna inandı ve iyi yetişmesi için gayret sarfetti. Hazreti Peygamber'in ikinci annem dediği, hanımı Fâtıma bint Esed de ona kendi çocuklarından daha çok ihtimam gösterdi. Ebû Tâlib nübüvvetten sonra da yeğeninin yanında yer aldı ve kendisini korumak için elinden geleni yaptı.

Amcasının yaşlandığı yıllarda kendisi ticarete devam etti. Bu dönemde çeşitli yerlere ticaret amacıyla seyahat etti. Ergenlik çağında Hubâşe panayırına, bir veya iki defa Yemen'e, ayrıca Doğu Arabistan'daki Muşakkar ve Debâ panayırlarına, hatta Habeşistan'a gittiği bilinmektedir. Böylece bir taraftan ticareti öğrenirken diğer taraftan Arabistan'ın çeşitli yerlerinde yaşayan insanları yakından tanıma, onların dil ve lehçelerini, dinî, siyasî ve içtimaî durumlarını öğrenme imkânını elde etti. Kaynakların ittifakla belirttiğine göre Câhiliye devrinin yaygın kötülüklerinin hiçbirine bulaşmadan temiz bir hayat yaşayan Hazreti Muhammed çevresinde iffeti, mertliği, merhameti ve hak severliğinin yanı sıra ticaret hayatındaki güvenilirliği sebebiyle "Muhammedü'l-Emîn" unvanıyla temayüz etti.

Hz. Hatice ile Evliliği

Yirmi yaşına geldiğinde ticarî seyahatlere çıkma teklifleri aldı. Hastalandığı için bizzat gidemeyen bir tüccarın mallarını götürüp başarılı bir sonuç elde edince kendisine yeni teklifler sunuldu. Onun Hatice bint Huveylid ile evlenmesi de bu ticarî gelişmelerden sonra gerçekleşti. Zengin ve soylu bir hanım olan Hatice, tavsiye üzerine Hazreti Muhammed'e ortaklık teklifinde bulundu. Yapılan anlaşmadan sonra Peygamberimiz Hatice'nin yardımcısı Meysere ile birlikte Suriye'ye gitti ve kârlı bir yolculuğun ardından Mekke'ye döndü. Neticeden memnun kalan Hatice'nin Hazreti Muhammed'e güveni arttı ve ona karşı olan takdir hisleri güçlendi. Hatice bizzat kendisi veya bir kadın aracılığıyla Hazreti Muhammed'e evlilik teklifinde bulundu, Hazreti Muhammed de bu teklifi kabul etti. Amcaları Hatice'yi onun amcası Amr b. Esed'den istediler; evlilik gerçekleşince Hazreti Muhammed Ebû Tâlib'in evinden Hatice'nin evine taşındı.

Nübüvvet Öncesi ve Hira'daki İlk Vahiy

Peygamberimiz otuz beş yaşında iken Kâbe'nin, Kureyşliler tarafından yeniden inşa edilmesi esnasında Hacerülesved'in yerine konulması hususunda anlaşmazlık çıkmış ve bu yüzden savaşı bile göze alanlar olmuştu. Kureyş ileri gelenlerinden Ebû Mugîre'nin, Benî Şeybe kapısından Kâbe'ye ilk girecek kimsenin vereceği karara uyulması yolundaki teklifi benimsendi. Benî Şeybe kapısından Kâbe'ye giren Peygamberimiz, Hacerülesved'i bir örtü içine koydu, bütün kabile reislerinin iştirakiyle örtüyü kaldırdı ve taşı kendi eliyle yerine yerleştirdi.

Kâbe'nin tamirinden sonra Hazreti Muhammed'in Allah'a nasıl ibâdet edileceğini araştırmaya daha fazla yöneldiği farkedilmekteydi. Mekkeliler'in ve diğer Arap kabilelerinin putlarına hiç ilgi göstermeyen Hazreti Muhammed aklı ve hisleriyle putlara tapmanın faydasızlığını anlamıştı. Tek tanrı inancına dayalı Hazreti İbrâhim'in dini üzere olmaya çalışan az sayıdaki Hanîfler gibi düşünüyordu. Risâletinin birkaç yıl öncesinden itibaren ramazan aylarında Hira dağındaki mağarada münzevî bir hayat yaşamaya başladı. Yiyeceği tükenince şehre iniyor, fakirlere yardımda bulunuyor, Kâbe'yi tavaf ediyor ve yiyecek alarak mağaraya dönüyordu. Zaman zaman Hatice'yi de yanına alıyordu.

Hazreti Muhammed'in Hira'da bulunduğu 610 yılı Ramazan ayının son on günü içinde bir gece sabaha karşı Cebrâil aslî sûretiyle geldi, okumasını istedi, onun Allah'ın elçisi, kendisinin de Cebrâil olduğunu söyledi. Ardından, "Yaratan rabbinin adıyla oku!" mânâsındaki cümle ile başlayan Alak sûresinin ilk beş âyetini ona tebliğ etti. Bu olay üzerine heyecanlanıp korkuya kapılan Hazreti Muhammed oradan ayrılarak evine gitti, yatağa girerek Hatice'den üstünü örtmesini istedi ve uyandıktan sonra başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine Hatice, Allah'ın kendisini utandırmayacağını, çünkü onun akrabasını gözettiğini, doğru konuştuğunu, âcizlerin elinden tuttuğunu, yoksullara yardım ettiğini, misafirleri ağırladığını söyleyerek tesellide bulundu ve kendisine inandığını belirtti. Ardından Hazreti Peygamber'i kendi amcasının oğlu Varaka b. Nevfel'e götürdü. Varaka onu dinledikten sonra kendisine gelen meleğin bütün peygamberlere vahiy getiren melek olduğunu söyledi. Siyer âlimleri, Cebrâil'in ilk vahyi getirişi sırasında Resûlullah'a abdesti ve namazı öğrettiği hususunda ittifak etmişlerdir.

İslâm'ın Tebliği ve Mekke Dönemi

Vahyin inişiyle birlikte Hazreti Peygamber o andan itibaren çevresindeki insanları İslâm'a davet etmeye başladı. Bu davet üç yıl kadar gizlice sürdü. Önce eşi Hatice, ardından yakın dostu Ebû Bekir, Ali b. Ebû Tâlib ve Zeyd b. Hârise, kızları Zeyneb, Rukiyye ve Ümmü Gülsüm müslüman oldu. Bu dönemde Resûl-i Ekrem evinde, ıssız dağ eteklerinde, öğle tenhalığı sırasında Harem'de namaz kılıyor, bazen de ibâdetlerini müslümanlarla birlikte yapabiliyordu. Bu arada nâzil olan Kur'an âyetlerini onlara okuyor, tevhid inancı, âhiret günü ve güzel ahlâk üzerine sohbetlerine devam ediyordu. Müşriklerin olduğu yerlerde bir arada bulunmamaya özen gösteriyordu. Gizlilik devresinde Hazreti Peygamber ile müslümanlar, genç yaşta İslâmiyet'i benimsemeyen Erkam b. Ebü'l-Erkam'ın Safâ tepesinin eteklerindeki evinde toplanıyorlardı.

Mekke'de nübüvvetin 4. yılından itibaren İslâm daveti açıktan yapılmaya başlayınca Hazreti Peygamber'in ilk muhatabı başta akrabaları olmak üzere Kureyşliler idi. Kureyş ileri gelenleri Resûlullah'ın İslâm'a davetine önceleri pek karşı çıkmamışlardı. Ancak puta tapıcılığı eleştiren âyetleri okumaya, puta tapanların cehenneme gireceğini söylemeye başlayınca tebliğini büyük bir tehlike olarak görüp davetini engellemek için ellerinden geleni yaptılar. Hazreti Peygamber'in giderek taraftar topladığını görünce onu küçümsemeye ve ona hakaret etmeye başladılar, giderek şiddete başvurdular. Kur'an'ın etkileyiciliği karşısında Muhammed'in bir hıristiyandan veya bir yahudiden öğrendiğini, kendisinin kâhin, mecnun veya şair olduğunu, getirdiği Kur'an'ın bir büyü veya eskilerin masalı sayıldığını ileri sürdüler. Fakat gelen âyetler onların bu iddialarını çürütmüştür.

Tebliğ faaliyetlerini yürütürken büyük sıkıntılar çeken Resûl-i Ekrem, İslâm'ın zafere ulaşması ve nüfuz sahibi bazı kimselere hidayet nasip etmesi için Rabbine niyazda bulunmuştu. Bunlardan biri amcası Hamza diğeri de Ömer'di. Her ikisi de Müslüman olunca Resûlullah güç kazandı ve İslâmiyet Mekke'de hızla yayılmaya başladı. Buna karşılık müşriklerin müslümanlara karşı tavrı da sertleşti. Ashabının mâruz kaldığı zulüm ve işkenceleri engellemeye gücü yetmeyen Resûlullah, bazı müslümanlara hristiyan olan Necâşî'nin ülkesi Habeşistan'a hicret etme izni verdi.

Nübüvvetin 10. yılında Ebû Tâlib ile Hazreti Hatice'nin üç gün arayla vefat etmesi üzerine Mekke'deki en güçlü destekçilerini yitiren Resûl-i Ekrem, davetine devam etmek için Mekke dışına yöneldi. Yanına Zeyd b. Hârise'yi alarak Sakîf kabilesinin yaşadığı Tâif'e gitti. Sakîfliler'den hiçbiri onun çağrısını dinlemediği gibi kendisini ve Zeyd b. Hârise'yi şehrin ayak takımına taşlattılar. Atılan taşlarla ayakları kanayan Resûlullah'ı korumaya çalışırken Zeyd de başından yaralandı. Bu zor anlarında Resûl-i Ekrem'in Rabbine sığınmasını, teslimiyetini ve rızâsını dile getiren niyazı meşhurdur.

Miraç ve Hicret

Cenâb-ı Hak son peygamberine, yakınlarının vefatı ve Tâifliler'in eziyetlerinin ardından manevî âlemlere seyahat etme (miraç) mazhariyetini lütfetti. Resûlullah bu yolculuğunda diğer peygamberlere imamlık yapınca İslâm'ın Mekke dışındaki mekânlara yayılacağının işaretini almış oldu.

Hazreti Peygamber, bu esnada Yesrib'den gelen Hazrec kabilesine mensup altı kişilik bir gruba İslâmiyet'i tebliğ etti, onlar da Müslümanlığı benimsediler. Ertesi yıl 10'u Hazrecli, 2'si Evsli olmak üzere 12 kişi Resûlullah'la gizlice Akabe'de buluştu. Birinci Akabe Biatı adıyla anılan buluşmada Yesribliler Allah'a ortak koşmayacaklarına, hırsızlık ve zina yapmayacaklarına, çocuklarını öldürmeyeceklerine, birbirlerine iftira etmeyeceklerine ve Resûlullah'ın emirlerine uyacaklarına dair söz verip kendisine biat ettiler. Hazreti Peygamber Yesrib halkına Kur'an'ı ve İslâm'ı öğretmesi ve namaz kıldırması için Mus'ab b. Umeyr'i gönderdi.

Nübüvvetin 13. yılı (622) hac mevsiminde ikisi kadın yetmiş beş Yesribli müslüman Mekke'ye geldi ve hacdan sonra yine Akabe'de Resûlullah'la gizlice buluştu. Yesribliler'in kendisini şehirlerine davet etmesi üzerine, Resûl-i Ekrem İkinci Akabe Biatı'nın şartlarını sıraladı. Hicret ettiği takdirde kendisi ve Mekkeli müslümanları kendi canlarını, çocuklarını, kadınlarını ve mallarını korudukları gibi koruyacaklarına, her şartta kendisine itaat edeceklerine, malî yardımda bulunacaklarına, iyiliği emredip kötülüğü önlemeye çalışacaklarına, kimseden çekinmeden hak üzere bulunacaklarına dair söz vermelerini istedi. Yesribliler şartları kabul ettiler.

Resûlullah'ın İkinci Akabe Biatı'ndan sonra hicrete izin vermesi üzerine sahâbîler kafileler hâlinde Mekke'den ayrılarak Yesrib'e hicret etti; geride yalnız Hazreti Peygamber ile Ebû Bekir ve ailesi, Hazreti Ali ve annesi, ayrıca hicret etmeye gücü yetmeyenlerle gidişleri engellenenler kaldı. Hazreti Peygamber, Ebû Bekir'le birlikte hicret hazırlığına başladı. Bir gece Mekke'den ayrılıp Sevr dağındaki mağaraya saklandılar. Sekiz günlük bir yolculuktan sonra Yesrib'e bir saatlik mesafedeki Kubâ'ya ulaştılar. Resûl-i Ekrem, Mekke'den gelecek Hazreti Ali'yi ve diğer muhacirleri beklemek üzere birkaç gün kaldığı bu kasabada bir mescid yaptırdı. 12 Rebîülevvel 1 (24 Eylül 622) Cuma günü Yesrib'e hareket ettiler. Peygamberimiz, Rânûnâ vadisinde ilk cuma hutbesini okudu ve cuma namazını kıldırdı. Yesrib'e ulaşınca şehir halkı kendisini büyük bir coşku ile karşıladı. Resûlullah, devesinin çöktüğü yerin en yakınında bulunan Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin evine misafir oldu. Onun hicreti sebebiyle Yesrib şehri Medine (Medînetü'r-resûl) adını aldı.

Medine Dönemi ve Gazâlar

Hicret, Hazreti Peygamber'in risâlet görevini daha iyi şartlarda yerine getirmesini ve İslâmiyet'in yayılmasını sağlayan çok önemli bir olaydır. Resûlullah'ın en büyük hedefi Kur'an âyetlerini tebliğ etmek, dini yaşayarak öğretmek, dinin gelecek nesillere değiştirilmeden intikalini sağlayacak müminlerin sayısını arttırmaktı. Resûl-i Ekrem, Medine'ye ilk defa girerken devesinin çöktüğü yeri sahiplerinden satın alarak mescid inşa etti. Risâlet vazifesinin bütün gereklerini mescidle ona bitişik olan evinde yerine getiriyor ve yeni nâzil olan Kur'an âyetlerini burada tebliğ ediyordu. Kimsesiz müslümanlarla ilim tahsil etmek isteyen sahâbîlerin barınması için Mescid-i Nebevî'nin arka kısmında Suffe inşa edilmişti.

Peygamberimiz, hicretten hemen sonra muhacirlerin her birini Evs veya Hazrec kabilesinden bir müslümanla kardeş ilân etti. Medineli müslümanlar, muhacirleri öz kardeşleri gibi kabul edip ellerindeki imkânları onlarla paylaştılar. Resûl-i Ekrem, böyle bir kardeşlik bağı kurmak suretiyle yalnızca zor durumda olan muhacirlerin ihtiyaçlarını karşılamakla kalmamış, kabile esasına bağlı kardeşlik anlayışının yerine din kardeşliği anlayışının geçmesini de sağlamıştır.

Hicretin 2. yılının 17 Ramazanında (13 Mart 624) Cuma sabahı 305 kişilik müslüman kuvvetiyle müşrik ordusu arasında cereyan eden Bedir Gazvesi'nde Ebû Cehil dâhil yetmiş kişi öldürüldü, yetmiş kişi esir alındı, müslümanlardan da dört şehid verildi. Kur'an'da elde edilen zaferin Allah'ın yardımıyla gerçekleştiği ve müslüman ordusunun meleklerle desteklendiği ifade edilmektedir. Bedir Gazvesi, İslâm toplumuna Arap yarımadasında büyük bir itibar kazandırmış ve Resûlullah'a İslâmiyet'i tebliğ için geniş alanlar açmıştır.

Bedir'de ağır yenilgiye uğrayan Kureyşliler, reisleri Ebû Süfyân'a savaş hazırlıklarına hemen başlaması için baskı yapıyordu. Topladıkları 3000 kişilik bir ordu ile Bedir Gazvesi'nden bir yıl sonra Medine'ye doğru yürüdüler. Resûl-i Ekrem onlarla Medine dışında savaşmak istemiyordu. Fakat ashabdan bazılarının ısrarı üzerine Uhud'a gitmeye karar verdi ve 700 sahâbî ile Uhud dağının eteklerine geldiler ve 7 Şevval 3 (23 Mart 625) tarihinde düşmanla karşılaştılar. Müslümanlar başlangıçta Kureyşliler'i çekilmeye mecbur ettiyse de Resûlullah'ın stratejik önem taşıyan bir tepeye yerleştirdiği okçuların tâlimata uymayarak burayı terk etmeleri üzerine arkadan saldıran müşrikler savaşın seyrini değiştirdiler. Başta Hazreti Peygamber'in amcası Hamza olmak üzere yetmiş müslüman şehid oldu, Resûlullah'ın kendisi de yaralandı.

Kureyşliler'in Medine'ye karşı son saldırısı Hendek Gazvesi diye anılmaktadır. Bu sefere, Kureyş'ten başka çeşitli Arap kabileleriyle Medine'den çıkarılan yahudilerden oluşan kalabalık bir grup da katıldı. Müttefik güçlerin sayısı 12.000 civarındaydı ve kumandanları da Ebû Süfyân'dı. Resûlullah, Selmân-ı Fârisî'nin tavsiyesine uyarak Medine'nin kuzey kısmında hendeklerin kazılmasına karar verdi, bu iş 3000 kişilik İslâm ordusu tarafından kısa süre içinde tamamlandı. Yirmi gün kadar devam eden muhasara esnasında bazı çatışmalar olmuşsa da müşrikler bir sonuç alamadı. Şiddetli bir fırtınanın ardından kuşatmayı kaldırıp Mekke'ye döndüler (Zilkade 5 / Nisan 627).

Hudeybiye ve Mekke'nin Fethi

Hazreti Peygamber ve Mekkeli müslümanlar eski vatanlarını özlüyor ve Kâbe'yi ziyaret etmeyi arzu ediyordu. Resûl-i Ekrem rüyasında Kâbe'yi tavaf ettiğini görünce, Mekke'ye gidip umre yapmaya karar verdi ve ashabına da hazırlanmalarını söyledi. Hicri 6. yılın Zilkade ayı başında (Mart 628) 1400-1500 kişiyle birlikte Medine'den hareket etti ve Mekke'ye 17 km. uzaklıktaki Hudeybiye'de konakladı. Kureyşliler, kendilerine engel olmak için Hâlid b. Velid kumandasında 200 kişilik bir süvari birliğini bölgeye sevketti. Hazreti Peygamber de amaçlarını anlatmak üzere Hazreti Osman'ı gönderdi. Kureyşliler, müslümanların Mekke'ye girmelerine izin vermeyeceklerini, ancak Hazreti Osman'ın Kâbe'yi tavaf edebileceğini söylediler. Hazreti Osman bu teklifi reddedince kendisini hapsettiler. Bu gelişme müslümanlara Hazreti Osman'ın öldürüldüğü şeklinde ulaştığından Resûl-i Ekrem, müşriklerle savaşmadan oradan ayrılmayacaklarına dair ashabından biat aldı (Bey'atü'r-Rıdvân). Bunu öğrenen Kureyşliler telâşa kapıldılar ve Hazreti Osman'ı serbest bıraktılar. Ardından bir heyet yolladılar ve yapılan müzakerelerden sonra bir antlaşma imzalandı.

Ancak Mekkelilerin antlaşmaya uymamaları üzerine Resûlullah, sefer hazırlıklarını tamamladıktan sonra 10.000 kişilik İslâm ordusuyla yola çıktı. Ordunun Mekke'ye yaklaştığını öğrenen Kureyşliler, Ebû Süfyân başkanlığındaki bir heyet mensupları İslâm'ı kabul etmiş olarak Mekke'ye döndüler. Merkezî birliğin başında bulunan Resûlullah, Mekke'nin yukarı kısmından Mescid-i Harâm'a girdi (20 Ramazan 8 / 11 Ocak 630) ve Mekkelilere Kâbe kapısının önünde yaptığı konuşmada umumi af ilân etti. Kâbe'nin içi ve civarı putlardan temizlendikten sonra Bilâl-i Habeşî'nin ezan okumasıyla Kureyşliler, Resûl-i Ekrem'in huzuruna gelerek müslüman oldular ve kendisine biat ettiler. Mekke'nin fethiyle birlikte Kureyş müşriklerinin Hazreti Peygamber ve müslümanlara karşı olan düşmanlığı sona ermiş, yarımadanın Hicaz bölgesinde İslâm'ın yayılışının önündeki engeller kalkmıştı.

Vedâ Haccı ve Vefatı

Hicretin 10'uncu yılında Resûlullah hacca gitmek için hazırlıklara başladı ve bütün müslümanların katılmasını istedi. Yanında hanımları ve kızı Fâtıma da müslümanlarla beraber Medine'den hareket etti, Zülhuleyfe'de ihrama girdi. Yolda kendisine katılanlarla birlikte Mekke'ye ulaştı, umre yaptıktan sonra Ebtah mevkiinde kendisi için kurulan çadırda kaldı. 8 Zilhicce günü Mekke'den ayrılıp Minâ'ya gitti. Ertesi gün güneş doğduktan sonra Müzdelife yoluyla Arafat'a yöneldi. Öğle üzeri Arafat vadisinde sayıları 120.000'i aşan ashabına Vedâ hutbesi diye anılan konuşmasını yaptı. Hazreti Peygamber, aynı anne ve babadan türeyen bütün insanların eşit olduğunu söyleyerek başladığı hutbesinde genelinde insan hakları üzerinde durdu. Vedâ hutbesinin ardından dinin kemâle erip tamamlandığını ve Hakk'ın rızâsına uygun düşen dinin İslâm olduğunu bildiren âyet nâzil oldu (Mâide 5/3). Resûlullah haccını tamamlayıp Medine'ye döndü.

Vedâ haccından sonra Resûl-i Ekrem'in sağlığı bozuldu ve son günlerini Âişe'nin yanında geçirdi. 13 Rebîülevvel 11 (8 Haziran 632) Pazartesi günü Hazreti Âişe'nin kolları arasında "maa'r-refîki'l-a'lâ" (en yüce dosta) sözüyle ruhunu teslim etti. Resûlullah'ın cenazesi Abbas'ın oğulları Fazl ile Kusem ve Üsâme b. Zeyd'in yardımıyla Hazreti Ali tarafından salı günü yıkandı ve bulunduğu odada muhafaza edildi. Önce erkekler, ardından kadınlar, daha sonra çocuklar gruplar hâlinde içeri girip münferiden cenaze namazı kıldılar. Naaşı, Ebû Bekir'in Resûlullah'tan naklettiği bir hadise dayanılarak vefat ettiği yerde kazılan mezara Hazreti Ali, Fazl, Kusem ve Üsâme tarafından indirildi. Peygamberimizin nesli, kızı Fâtıma ile damadı Ali'den olan torunları Hasan ve Hüseyin'le devam etmiştir.

Fazileti ve Ahlâkı

Allah Teâlâ son peygamber olarak gönderip dini kendisiyle tamamladığı Resûlullah Efendimizi Kurân-ı Kerim'de övmüş ve ona olan üstün muhabbetini ve verdiği şerefi izhar etmiştir. Nitekim aşağıdaki âyetler bu hususu vurgulamaktadır:

"Resûlüm biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya, 21/107)

"Resûl'e itaat eden Allah'a itaat etmiş olur…" (Nisa, 4/80)

"Resûlüm de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin! Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez." (Âl-i İmrân, 3/31-32)

Bir gün ashâb-ı kiram kendi aralarında konuşuyorlardı. Allah'ın halk ettiği insanlardan biri olan Hazreti İbrahim'i dost edinmesine, Hazreti Musa ile konuşmasına, Hazreti İsa'nın O'nun kelimesi ve ruhu olmasına ve Hazreti Âdem'i seçmesine taaccüb etmişlerdi. Resûlullah Efendimiz yanlarına gelip konuşmalarını işitti. Bunun üzerine: "Evet, bahsettiğiniz gibidir" buyurduktan sonra kendi ulvi sıfatlarını şöyle zikretti: "Ben Resûllerin efendisiyim, lakin övünmek yok! Ben peygamberlerin sonuncusuyum, ancak övünmek yok! İlk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olan benim. Kıyamet günü yer sarılıp açıldığında ilk defa diriltilecek olan benim. Hamd sancağı bana verilecek. Kıyamet günü insanların efendisiyim ve cennete ilk girecek olan da benim; ancak bunları asla övünmek için söylemiyorum." (Dârimî, Mukaddime, 8)

Allah Resûlü'nün yüceliğini hakkıyla idrak etmek ve dile getirmek mümkün değildir. Cenâb-ı Hak onu sevmiş ve bütün güzellikleri ve üstünlükleri ona bahşetmiş, onu en güzel ahlâkla tezyin etmiştir. Hiç şüphesiz böyle bir peygambere ümmet olabilmek Rabbimizin biz kullarına olan sevgi ve merhametinin bir tezahürüdür. Zira Peygamber Efendimiz hayatının her safhasında bizlere örnek olacak şekilde müstesna bir güzellik ve mükemmellik sergilemiştir. Şu halde her insan, Resûlullah Efendimizin şerefli hayatı ve Sünnet-i Seniyye'sinde, kendisine örnek alabileceği davranışların en güzelini bulabilir.

Nitekim Efendimiz hem Allah'ın gönderdiği dini insanlara büyük mücadelelerle tebliğ etmiş, vahyi söz ve fiilleriyle izah etmiş, gece gündüz ibâdetlerine büyük titizlik göstermiş; hem de ailesiyle ilgilenmiş, fakirlerin dert ortağı olmuş ve ümmetine en kâmil manada rehberlik etmiştir. Kuvvetli ve sağlam bir devlet kurmuş, krallara elçiler göndererek onları İslâm'a çağırmış, ordular sevk ve idare etmiş, güzel ahlâkın en yüksek örneklerini hayatında sergilemiştir.

İbâdet ve Zühd Hayatı

Melik bir peygamber olmak yerine, kul peygamber olmayı tercih eden Resûlullah Efendimiz her an ibâdet hâlinde bir hayat sürmüştür. Rabbinin huzurunda daima temiz olmaya gayret eder, bu sebeple devamlı abdestli bulunur, müminleri de abdestli olmaya teşvik ederdi. Farz namazlara karşı son derece hassas davranır, namazlarını hemen ilk vakitlerinde cemaatle kılmaya özen gösterirdi. Farzların haricinde teheccüd, işrak, duha, evvabin gibi nafile ibâdetlere de devam ederdi. Sefere çıkarken namaz kılar, yolculuk esnasında devesinin üzerinde uzun uzun namaz kılar, dönünce yine evvel mescide uğrayıp namaz kılardı. Sevindiği anlarda, üzücü bir şeyle karşılaştığında veya kederlendiğinde namaza yönelirdi. Güneş ve ay tutulması, deprem gibi hadislerde hemen namaza dururdu. Allah'tan bir şey dileyeceği zaman yine namaz kılarak dilerdi. Özellikle seher vakitlerinde bambaşka bir hâleti ruhiye içinde olur, geceleri istiğfar, zikir, dua ve ibâdetle geçirirdi.

Perşembe ve pazartesi günleri oruçlu olmayı tercih eder, her hicri ayın 13, 14, 15'inci günlerinde oruç tutmaya ehemmiyet verir ve bunu ashabına da tavsiye ederdi. Şevval ayının altı gününü oruçlu geçirir, Muharrem'in 9-10 veya 10-11'inci günlerinde Aşûre orucu tutardı. Bilhassa arefe günü oruçları için "Geçmiş bir yılın ve gelecek yılın günahlarına keffaret olur" buyururdu. (Müslim, Sıyam, 196)

Peygamber Efendimiz infak etmeyi çok sever, almaktan çok vermeyi tercih ederdi. Fakirlikten korkmadan çok büyük ikramlarda bulunur; geride bıraktığı değil, verdiği malın kendisine ait olduğunu ifade ederdi. Ashâb-ı Suffe başta olmak üzere kendilerini Allah'ın dinine adamış fakir müminleri gözetir, kendisine gelen hediye ve sadakaları onlara verirdi. Zaruri ihtiyacının dışında hiçbir şeyi elinde tutmaz, verecek bir şey bulamadığında vermeyi vaad eder, hatta borçlanarak fakirlerin ihtiyacını giderirdi. Sürekli yoksulları, düşkünleri, hastaları, çaresizleri ve ihtiyaç sahiplerini düşünür, merhametiyle tüm mahlukâtı kucaklardı.

Resûlullah Efendimiz daima dua ve istiğfâr hâlinde bulunur, tefekkür ve tesbihleriyle her anında Allah'ı zikrederdi. Namazını bitirince ellerini Rabbine kaldırıp "Ya Rabbi! Ya Rabbi!" diye yalvarır ve böyle yapmayanın ibâdetinin noksan olduğunu buyururdu. Duayı kulluğun özü ve ibâdetin bizzat kendisi sayardı. Korku, ümit, sıkıntı, rahatlık gibi her türlü hâlde; dinlenirken, çalışırken, yürürken, dururken, gece gündüz Allah Teâlâ'yı zikreder, her işin Allah'ın adının anılarak yapılmasını tavsiye ederdi.

Peygamber Efendimiz sükûtu ve tefekkürü çok severdi. Nübüvvetine yakın zamanlarda halvet ve uzlete çekilmeyi alışkanlık edinmişti. Nübüvvetten sonra da bu sünnetini itikâf ile sürdürdü. Her şeye ibret nazarıyla bakar, sürekli tefekkür hâlinde olurdu. İhtiyaç olmadıkça konuşmaz, konuştuğu zaman Kur'an ile konuşur; her meselede ilgili âyetleri zikrederdi. Ölümü çokça anar, kabirleri ziyaret eder, ashabına da ölümü tefekkür etmelerini tavsiye ederdi.

Allah Resûlü'nün ikaz ettiği diğer bir husus dünyanın geçici, âhiretin ise esas hayat olduğudur. O, her zaman ve her durumda zühd hayatını tercih edip dünyanın zevk u safasından uzak durmuş, daima âhiretin imar edilmesine dikkat çekmiştir. Resûlullah'ın zühd hayatını sevdiği ve tavsiye ettiği bilinmektedir. Ebû Hüreyre ve Hazreti Âişe'den nakledildiğine göre bazı aylar geçtiği hâlde Peygamberimizin evinde bir çorba dahi pişmezdi. Çoğu zaman hane halkının evinde yiyecek bulunmaz, bazen hurma ve su ile beslenir, bazen de komşularının gönderdiği sütle idare ederlerdi. Yine açlık sebebiyle Resûlullah'ın karnına taş bağladığı bilinen bir husustur. Giyimi kuşamı ve ev eşyaları konusunda da Hazreti Peygamber'in tavrı farklı değildi. Nitekim yatağı içi hurma lifleriyle dolu bir deriden ibaretti ve çoğu zaman giydiği elbiselerinde yama bulunmaktaydı.

Tasavvuf Silsilesindeki Yeri

Peygamberimizin ibâdet ve ahlâkını en güzel şekilde yaşama ve yaşatma çabasında olan müminler bu amaçla çeşitli fıkhî ve ahlâkî yollar oluşturmuşlardır. Bunlar arasında ahlâkî yolları ifade eden tasavvuf ve tarikatların temelini, Peygamber Efendimiz ve ashabının Kurân-ı Kerim'in çağrısına uyarak tercih ettikleri zühd ve ibâdet hayatı oluşturmaktadır.

Zâhid ve sûfiler, Peygamberimizin ve ashabının yaşadıkları söz konusu ruhanî hayatı kendilerine düstûr edinmişler ve imkânları nispetinde yaşamaya çalışmışlardır. Bu hayattan kazandıkları gönül feyzini, kalpten kalbe nakletmeye çalışmışlardır. Bu çaba beraberinde manevî bir silsilenin oluşmasını sağlamıştır. Efendimizle başlayan bu altın silsilenin ikinci basamağını ashâb-ı kiram ve onları takip edenler oluşturur. Özellikle de hem ilmin hem de velâyetin sancaktarı olan Hazreti Ali Efendimiz, şâh-ı velâyet sıfatıyla söz konusu manevî silsilenin başını çekmektedir.

Kaynak: Silsile-i Uşşâkiyye — Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, Bursa Akademi 2021