İçeriğe atla
Silsile

1. Halka

Hazreti Ali b. Ebû Tâlib

Hazreti Ali b. Ebû Tâlib, ledünnî ilimlerin kapısı ve nebevî sırların vârisi olarak tarikat-ı aliyyenin serveri kabul edilmektedir. Hz. Peygamber'in amcasının oğlu ve damadı olan Hz. Ali, İslâm'a ilk iman edenler arasında yer almış; ilim, takva, ihlâs ve şecaatiyle müslümanlar arasında müstesna bir mevkiye ulaşmıştır. Uşşâkiyye silsilesinin birinci halkasını teşkil etmekte olup tasavvufta manevî ilimlerin Hz. Peygamber'den kendisine aktarıldığına inanılmaktadır.

Ledünnî ilimlerin kapısı, nebevî sırların vârisi, tarikat-ı aliyyenin serveri, bâtinî nurların kaynağı, Allah'ın aslanı, fatihler fatihi, haydar-ı kerrâr Hazreti Ali b. Ebû Tâlib (kerremallahu vecheh) hicretten yaklaşık yirmi iki yıl önce (M. 600) Mekke'de doğdu. Babası Hazreti Peygamber'in amcası Ebû Tâlib, annesi de Fâtıma bint Esed b. Hâşim'dir. Ebû Tâlib'in en küçük oğludur. Mekke'de baş gösteren kıtlık üzerine Hazreti Peygamber, amcası Ebû Tâlib'in yükünü hafifletmek için onu himayesine aldı. Hazreti Ali beş yaşından itibaren hicrete kadar onun yanında büyüdü. Peygamberimize ilk iman edenlerdendir. Bu sırada yaşının dokuz, on veya on bir olduğu rivayet edilir.

Mekke müşriklerinin eza ve cefalarını gittikçe artırmaları ve hatta kendisini öldürme hazırlıklarına girişmeleri üzerine Medine'ye hicret etmeye karar veren Resûl-i Ekrem, Hazreti Ali'yi, kendisini öldürmeye gelecek müşrikleri oyalamak ve yokluğunu gizlemek maksadıyla Mekke'de bıraktı. Hazreti Ali de geceyi Peygamberimizin yatağında geçirerek onun evde olduğu kanaatini uyandırdı. Daha sonra da Hazreti Peygamber'in kendisine bıraktığı emanetleri sahiplerine iade edip yine onun emri uyarınca Resûlullah'ın kızı Fâtıma, kendi annesi Fâtıma ve yanındakilerle Mekke'den ayrılarak Kubâ'da Hazreti Peygamber'e yetişti. Hicretin beşinci ayında muhacirler ile ensar arasında yakınlık ve dayanışma sağlamak amacıyla ilan edilen muâhât sırasında Hazreti Peygamber Ali'yi kendisine kardeş olarak seçti ve hicretin 2. yılının son ayında da onu kızı Fâtıma ile evlendirdi. Bu evlilikten Hasan, Hüseyin ve ölü doğan Muhsin adlı erkek çocukları ile Zeyneb ve Ümmü Külsûm adlı kız çocukları oldu. Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma'nın sağlığında başka evlilik yapmamıştır. Fâtıma'nın vefatından sonra ise birçok defa evlenmiş ve çok sayıda çocuğu dünyaya gelmiştir.

Hazreti Ali Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber başta olmak üzere hemen hemen bütün gazve ve seriyyelere katıldı, bu savaşlarda Resûl-i Ekrem'in sancaktarlığını yaptı ve büyük kahramanlıklar gösterdi. Nitekim Uhud'da ve Huneyn'de çeşitli yerlerinden yara almasına rağmen Hazreti Peygamber'i bütün gücüyle korudu. Hayber'de ağır bir demir kapıyı kalkan olarak kullanarak seferin zaferle sonuçlanmasında büyük payı oldu. Tebük Gazvesi'nde ise Hazreti Peygamber'in vekili olarak Medine'de kalmıştır.

Hazreti Ali, Hazreti Peygamber'e kâtiplik ve vahiy kâtipliği yapmış, Hudeybiye Antlaşması'nı da o yazmıştır. Evs, Hazrec ve Tay kabilelerinin taptıkları putlarla Mekke'nin fethinden sonra Kâbe'deki putları imha etme görevi ona verilmiştir. Hicretin 9. (631) yılında hac emiri olarak tayin edilen Hazreti Ebû Bekir'e Mina'da yetişip o sırada inmiş bulunan Tevbe sûresinin ilk yedi âyetini okumak, ayrıca müşriklerle müslümanların bu yıldan sonra hacda bir arada bulunamayacağını ve hiç kimsenin Kâbe'yi çıplak tavaf edemeyeceğini bildirmek üzere Peygamber tarafından görevlendirilmiştir.

Hazreti Peygamber vefat ettiğinde vasiyeti üzerine cenazesinin yıkanması ve benzeri hizmetler, Resûlullah'ın yakın akrabaları ile Hazreti Ali tarafından yapılmıştır.

Hazreti Ali ilk üç halife döneminde Medine'de ikamet edip dinî ilimlerle uğraşmayı diğer görevlere tercih etmiştir. Kur'an ve hadis konusundaki derin ilminden dolayı hem Hazreti Ebû Bekir'in hem de Ömer'in özellikle fıkhî meselelerde fikrine müracaat ettikleri bir sahâbî olmuştur. Hazreti Ömer zamanında, Hazreti Peygamber'in Mekke'den Medine'ye hicret ettiği günün İslâm tarihi için başlangıç kabul edilmesine dair teklif de onun tarafından yapılmış ve kabul edilmiştir.

Hazreti Osman'ın öldürülmesinden sonra halife seçilen Hazreti Ali, çoğunlukla iç huzuru sağlamak amacıyla yapılan savaşlarla geçen hilâfet yıllarının ardından Hâricî İbn Mülcem tarafından zehirli bir hançerle sabah namazında yaralanmış, aldığı yaranın tesiriyle iki gün sonra 21 Ramazan 40'ta (28 Ocak 661) vefat etmiş ve Kûfe'ye (bugünkü Necef) defnedilmiştir.

Ali b. Ebû Tâlib ortaya yakın kısa boylu, koyu esmer tenli, iri siyah gözlü olup sakalı sık ve genişti; yüzü güzeldi, gülümserken dişleri görünürdü. Kendisine Hazreti Peygamber tarafından verilen "Ebû Türâb" lakâbından başka "el-Murtazâ" ve "Esedullahi'l-gâlib" gibi lakapları da vardır. Çocukluğunda puta tapmadığı için daha sonraları "Kerremallahu vecheh" dua cümlesiyle anılmıştır. Onun, müslümanlar arasındaki ilim, takva, ihlâs, samimiyet, fedakârlık, şefkat, kahramanlık ve şecaat gibi yüksek ahlâkî ve insanî vasıflar bakımından müstesna bir mevkiye sahip bulunduğunu, Kur'an ve Sünnet'i en iyi bilenlerden biri olduğunu hemen hemen bütün kaynaklar ittifakla belirtirler.

Kur'an ve Sünnet'e tam anlamıyla bağlı olan Hazreti Ali, dünyevî işlerden uzak kalmayı dileyen, İslâm tarihinin Cemel, Sıffin, Nehrevan gibi talihsiz vak'aları sonunda gözyaşı döküp muhaliflerine, ibâdet ve hidayetleri için dua edecek kadar hassas, takva sahibi bir mümindir. Ashâb-ı kirâm arasında Kur'an, hadis ve özellikle fıkıh alanındaki bilgileriyle kendini kabul ettirmiş bir otoritedir. Resûl-i Ekrem ile çoğu zaman beraber bulunması sebebiyle rivayet ettiği hadisler içinde onun şemâiline, ibâdet ve dualarına dair olanlar daha çoktur. Hazreti Peygamber zamanında yazdığı ve devamlı olarak kılıcının kınında taşıdığı bir hadis sahifesi vardı. Kur'ân-ı Kerim konusundaki derin bilgisinden faydalanmak isteyenleri kendisine soru sormaya teşvik eder, âyetlerin nerede ve ne zaman nâzil olduğunu çok iyi bildiğini söylerdi. Zira Hazreti Peygamber daha hayatta iken Kur'ân-ı Kerîm'in tamamını ezberlemiş bulunan ve onun meselelerine hakkıyla vâkıf olan sayılı sahâbîlerden biri de o idi.

Hazreti Ali'nin faziletine dair sahih hadisler vardır. Örneğin Berâ b. Âzib'den rivayet edildiğine göre Hazreti Peygamber hacdan dönerken yolda bir yerde konaklamış, namaz kılınacağını ilân ettikten sonra Hazreti Ali'nin elini tutmuş, "Ben müminlere kendi canlarından daha yakın değil miyim?" diye sormuş "Evet" cevabını aldıktan sonra da, "Ben kimin dostu isem Ali de onun dostudur. Allah'ım! Onu sevenleri sen de sev, ona düşman olanlara sen de düşman ol!" demiştir (İbn Mâce, Mukaddime, 11). Hazreti Peygamber Tebük Seferi'ne giderken Ali'yi Medine'de yerine vekil olarak bırakmış, fakat onun kadınlarla ve çocuklarla kalıp savaşa katılmamaktan dolayı şikâyetçi olduğunu görünce, "Hârûn'un Mûsâ'ya yakınlığı ne ise senin de bana yakınlığın öyledir; yalnız benden sonra peygamber gelmeyecektir" buyurmuştur (Buhârî, Fezâilü ashâbi'n-nebi, 9). Bir başka seferinde de Hazreti Ali'ye hitaben "Sen bendensin, ben de sendenim" (Buhârî, Sulh, 6; Megâzî, 43) diyerek iltifat etmiştir.

Ali b. Ebû Tâlib Yemen'de kadılık yapmıştır. Hazreti Peygamber Hâlid b. Velîd'den sonra onu bu görevle Yemen'e göndermek istediği zaman, kendisi ilmî durumunun böyle bir vazifeyi başarıyla yürütmeye elverişli olmadığını ileri sürmüş, fakat Hazreti Peygamber elini onun göğsüne koyarak kendisini teskin etmiş, Allah Teâlâ'nın ona doğruyu ilham edeceğini ve hakkı söyleyeceğini belirterek tereddütlerini gidermiş, orada nasıl hükmetmesi gerektiğini öğretmiştir (Ebû Dâvûd, Akzıye, 6). Hazreti Ali vedâ haccında Resûlullah'la birlikte hacca gitmiş ve Yemen'den yola çıkmış ve Mekke'de buluşmuşlardı. Onun hukuk bilgisi ve hüküm vermedeki başarısı Hazreti Ömer tarafından, "En isabetli hüküm verenimiz Ali idi" şeklinde ortaya konulmuştur (Buhârî, Tefsîr, 2/7). Bu sebeple ilk üç halife önemli meselelerde onun fikrini almayı ihmal etmemişlerdir. Diğer sahâbîler de Hazreti Ali'nin görüşlerinin doğruluğuna inandıkları için hakkında fikir beyan ettiği dinî bir meseleyi başkalarına sorma ihtiyacını duymamışlardır.

Hazreti Ali bir cuma günü Peygamberimizin huzuruna gelerek şöyle dedi: "Yâ Resûlallah, bana öyle bir yol göster ki bu yol beni Cenâb-ı Hakk'a ve mağfiretine ulaştırsın." Bunun üzerine Peygamberimiz "Zikre devam et!" buyurdular. Hazreti Ali Peygamber Efendimizin önünde diz üstü oturarak gözlerini yumdu. Peygamberimiz de sağından soluna doğru üç defa kelime-i tevhidi telkin etti. Böylece Hazreti Ali'nin gönlünde manevî ilimlerin hazineleri açıldı, hakikat sırlarının manalarına ulaştı. Böylece onun nebevî nurun ışığı altında elde ettiği bu miras, başta ehl-i beyt imamları olmak üzere tabiînin önde gelenlerinden Hasan-ı Basrî tarafından temsil edilerek devam ettirilmiştir.

Hikmetli Sözleri

* İnsanlara anlayacakları şeyleri söyleyiniz. Aksi halde Allah ve Resûlünün yalanlanmasına gönlünüz razı olur mu?

* İnsanlar uykudadır; öldükleri zaman uyanacaklardır.

* Kişi bilmediğinin düşmanıdır.

* Her şey azaldıkça, ilim ise arttıkça kıymetlenir.

* Size en büyük âlimin kim olduğunu haber vereyim mi? O'nun yasaklarını cazip göstermeyen, Allah'ın verdiği mühlete aldanıp da onlara ilâhî azaptan kurtulduklarını telkin etmeyen ve O'nun rahmetinden ümit kesilmesine sebep olmayan kimsedir.

* Öfkesini, kızgınlığını ve kinini yenen kişinin âkibeti hayır olur.

* Affa mazhar olmuş salihlerin hayır duasını al ki hidayete ulaşabilesin.

* İyi kişilerle arkadaş ol. Çünkü iyi insanların arkadaşlığı sağlam bir kale gibidir. Seni fenalıklardan emin eyler.

* İlim amelden ayrı değildir. Dolayısıyla bilen amelsiz yapamaz.

* Bilmediğin şeyi söyleme. Hatta bildiğin her şeyi de söyleme!

* Arzularının peşinde koşmak istediğinde nefsine muhalefet et ki, onun kötü maksatlarından kurtulup rahat edesin. Nefsin sana düşmanlarından en yakın olanıdır ve büyük bir yılan gibi her an saldırma fırsatını gözler.

* Mademki cömertlik Allah'ın sıfatıdır; o halde her ne bulursan onunla cömertlik Allah'ın sıfatıyla ahlâklanmaktır. Hak yolda yürümek bu ilahî ahlâkla olur.

* İnsanın başına gelen belanın çoğu dilindendir. Susmayı ona mühür yap ki dil belasından emin olasın.

* Sen daima ilim, irfân tahsil et; gönül ülkesine onu sultan et. Bilmelisin ki mârifetten pek az bir şey, çok amelden hayırlıdır. Mârifetin bir zerresi, en parlak güneşten daha nurludur.

* Allah'ın kapısından başkasına sığınma. Çünkü başkasından bir şey ümit edenin emeği yiter gider. Ârif olan için her bir sebep, Hakk'ın hazinesi demektir. Başkasını görme, ne dileğin varsa onu Allah'tan iste.

* Bil ki Allah'ın lütuf ve ihsanının taksim edildiği zaman seher vaktidir. Seher vaktinde kalk, Allah'a dua ve niyazda bulun.

* Allah'ı bilen bir kimse ile dostluk Hakk'ın lütfudur. Kullar böyle zatlarla Hakk'ın dostluğuna varırlar. Allah'ı bilen hayırlı insanlarla görüşüp konuşmak kişinin bahtiyarlığının alâmetidir.

Kaynak: Silsile-i Uşşâkiyye — Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, Bursa Akademi 2021