İçeriğe atla
Silsile

2. Halka

Hasan-ı Basrî

Hasan-ı Basrî, tâbiînin en faziletlileri arasında kabul edilen, yakîn, vera ve hilmiyle tanınan büyük bir İslam âlimi ve sûfisidir. Hazreti Peygamber'in eşi Ümmü Seleme'nin himayesinde yetişmiş, yetmiş Bedir gazisine yetişmiş ve Hazreti Ali'den hırka giymiştir. Tasavvuf tarihinde zühd anlayışının öncüsü ve Uşşâkiyye silsilesinin ikinci halkası olarak önemli bir yere sahiptir.

Hayatı

Yakîn erbabının dayanağı, ilmin kâbesi, verâ ve hilmin kıblesi ve sadıkların kılavuzu olan Hasan-ı Basrî Medine'de doğdu. Basra'ya yerleşip uzun yıllar burada yaşadığı için "Basrî" nisbesiyle anıldı. Annesinin Hazreti Peygamber'in eşi Ümmü Seleme'nin hizmetkârı olması dolayısıyla bizzat müminlerin annesi tarafından yetiştirildi. Rivayet edildiğine göre annesi meşgul iken ağlayan Hasan'ı, Ümmü Seleme annemiz emzirmek istemiş ve yaşlı olması hasebiyle ancak birkaç damla verebilmişti. Allah Teâlâ'nın Hasan'da meydana getirdiği bunca bereket ve kerametin hep o birkaç damla sütün eseri olduğu kabul edilir.

Yine nakledildiğine göre Hasan doğduğunda Hazreti Ömer'in huzuruna götürdüler ve Hazreti Ömer "Buna Hasan (Güzel) ismini verin, zira yüzü güzeldir, ahlâkı da güzel olsun" buyurdu ve onun için dua etti. Hasan-ı Basrî sahabenin arasında büyüdü; yetmişi Bedir gazisi olmak üzere yüz yirmi kadar ashab ile görüşme imkânı buldu. İstifade ettiği sahabiler arasında Enes b. Mâlik ilk sırada yer alır. Hazreti Ali'ye bağlandı ve ondan hırka giydi. Hazreti Ali'nin halife olmasının ardından da ailesiyle birlikte Basra'ya gitti ve 110'daki (728) vefatına kadar ömrünü burada vaaz ve ibâdetle geçirdi.

Hayatı boyunca kendisine örnek aldığı sahabeler gibi hayat sürmeye gayret eden ve tâbiînin en faziletlilerinden biri olarak kabul edilen Hasan-ı Basrî iyi bir hatip, etkili bir vâiz olması, özlü ve akıcı üslûbu, manevî tecrübenin ürünü olan hakimâne sözleri, dünyaya ve âhirete bakışıyla zâhidler, sûfîler ve vâizler üzerinde her zaman etkisini sürdürmüştür. Bu yönüyle tasavvufî hayatın vücud bulmasını sağlayan ve ona manevî zemin hazırlayan zühd ehlinin ileri gelenlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle mutasavvıflar tarafından "Hakk'ın gerçek velisi, takva sahiplerinin öncüsü, fütüvvet ehlinin önderi" diye övülmüştür.

Sohbet Meclisleri

Hasan-ı Basrî haftada bir defa meclis kurar ve nasihat ederdi. Sohbetine büyük kalabalıklar katılır, herkes canla başla onu dinlerdi. Bir defasında ona "Görüyorsunuz ki vaaz meclisinde hazır bulunan şu kalabalık cemaat nedeniyle memnun olursunuz" dediklerinde, "Hayır, bizi sevindiren cemaatin kalabalık oluşu değildir. Eğer halkımızda iki fakir hazır bulunsa biz yine memnun oluruz" cevabını verdi.

Zühd Anlayışı

Özellikle zühd yaşamıyla dikkati çeken Hasan-ı Basrî'nin nazarında zühd, ahlâk kurallarına uyulmasını kolaylaştıran ve dinî görevlerin yerine getirilmesini sağlayan bir unsurdur. Böyle bir hayatın temelinde dünyadan elini eteğini çekmekten ziyade dünyaya değer vermemek, elinde bulunan şeyi ihtiyaç sahiplerine dağıtmak yatmaktadır. Ona göre dünya hayatını bir amaç olarak görmenin adı dünya sevgisidir. Dünyayı gereği gibi tanımama anlamına gelen dünya sevgisi cehaletin eseridir; bir dizi kötülüğe kaynaklık ettiği için de büyük günahlardandır. Asıl olan dünyayı dünya olarak bilmek ve ona gerektiği kadar değer vermektir. Zira âhiret hayatını amaç edinerek yaşayanlar dünya hayatından bir şey kaybetmezler; ancak dünya hayatını amaç olarak seçenler âhireti temelli kaybedeceklerdir.

Hasan-ı Basrî'ye göre insanın dünyada geçirmek zorunda olduğu hayatı, ona verilen bir zamandan ibarettir; belirli bir süre devam eder ve biter. Hayatın anlamını ise kişinin amellerinin mahiyeti belirler. Buna göre kalıcılığı olmayan zamanı gerçek hâline getiren ve değerli kılan amellerdir. Her zaman dilimi, o ana denk düşen davranış için vardır; anın gerektirdiği davranış gerçekleştirilmemişse vakit ziyan edilmiş demektir. Dolayısıyla şu uyarıda bulunur: "Ey âdemoğlu, ameline dikkat et; Rabbinle hangi halde karşılaşmak istediğini iyi düşün!"

Öte yandan ona göre yerine getirilen iyi amellerin Allah tarafından kabul edilip edilmediğini kesin olarak dünya hayatında bilmek mümkün olmadığından kişinin daima korku ve kaygı içinde bulunması gerekir; bunun farkına varan ise sürekli hüzün hâlinde olur. Zira dünya hayatında insanın havf ve hüzünden, mutlak anlamda kaygıların bütününden uzaklaşıp kendini temelsiz bir rahatlığa kaptırması büyük bir yanılgıdır. Bir başka yanılgı da insanların kendileri için ümit beslerken başkalarının azaba düçar olacaklarını düşünmeleri yahut kendi hatalarını unuturken diğerlerinin hatalarıyla uğraşmalarıdır. Hâlbuki her şeyden önce insan kendi kurtuluşundan sorumludur. Kişi, etrafında olup bitenlere karşı tamamen ilgisiz kalmamak şartıyla ferdî hayatına büyük önem vermelidir. Ayrıca insan doğruyu anlatmak zorundadır; ancak dile getirdiği doğrunun hayatında bilfiil yaşanarak tahkik edilmesi gerekir. Çünkü ancak kendisinin uygulayıp yaşayarak gerçekleştirdiği doğruları anlatabilir; aksi hâlde sözü davranışının önüne geçer.

İçinde yaşadığı toplumun asr-ı saadet döneminin dinî yaşantısından gittikçe uzaklaştığını, insanların servet ve dünya malı peşinde koştuklarını gören Hasan-ı Basrî, çevresindekilere dünyaya aldanmamalarını ve zühdü esas alarak yaşamalarını öğütlüyordu: "Ey Âdemoğlu! Allah'ın haram kıldıklarından uzak durursan âbid olursun, Allah'ın sana verdiğine razı olursan zengin olursun, etrafındakilere ihsan edersen mümin olursun, kendin için istediğini başkaları için de istersen âdil olursun; gülmeyi azalt, çünkü gülmek kalbi öldürür. Unutma ki, yapayalnız öleceksin ve yapayalnız mezara gireceksin ve yapayalnız hesap vereceksin! Öyleyse bu yalancı dünyaya neden tamah etmeli? Bu dünyaya hiç gelmemişsin gibi âhireti ise hiç terk etmeyecekmişsin gibi düşün."

Bütün kaynaklar, Hasan-ı Basrî'nin Allah'tan ve O'nun gazabından korkmayı zühd anlayışının esası olarak aldığını, bundan dolayı devamlı hüzünlü ve gözü yaşlı olduğunu kaydeder. Kendisine "Sürekli olarak korkudan bahsediyorsun?" diyen birine "Umulana ulaşıncaya, korkulandan da emin oluncaya kadar korku ve hüzünden başka çare mi var!" diye cevap vermiştir. Bir gün hangâhının damında o kadar çok ağlamıştı ki, gözyaşları damın kenarından aşağıda bulunan birinin üzerine damlamıştı. Adam "Acaba bu su temiz midir?" diye başını kaldırıp yukarıya bakınca Hasan "Değil, değil, elbiseni yıkamalısın. Zira günahkâr birinin gözyaşlarıdır" demişti.

Hasan-ı Basrî'ye göre maddî manevî her türlü kötülüğün kaynağı dünya sevgisi ve hırsıdır. Dünyevî arzulardan uzak durarak gerçekleştirilen bir anlık kulluk, bin yıllık namaz ve oruçtan değerlidir. Bu nedenle Allah'ın, dünyayı yanlarında bir emanetmiş gibi kabul edenlere rahmet nazarıyla bakacağını söyler. Böyle yapabilenler emaneti geri vererek hafiflemiş bir hâlde dünyadan geçip giderler. Bununla birlikte Hasan-ı Basrî sadece hüzün ve haşyeti dile getirmez. Allah sevgisi üzerinde de durur. Zira ona göre muhabbetullah insanın Allah ile münasebet kurduğu temel bağlardan biridir.

"Her ümmetin bir putu vardır, bu ümmetin putu da altın ve gümüştür" diyerek dünya tutkusunun tehlikesine dikkat çekmiştir. Ailesinin geçimini temin etmektense kendini ibâdete veren kişinin mi, yoksa ailesinin geçimini temin için gayret edenin mi daha faziletli olduğu sorusuna, aşırılıktan kaçınarak her ikisinde de orta yolu tutmanın daha faziletli olduğu cevabını vermiştir. Ölümden korkan birine "Arkada servet bıraktığın için ölümden korkuyorsun, serveti önden gönderseydin korkmazdın" demiştir.

Hikmetli Sözleri

* Yetmiş Bedir gazisine yetiştim. Siz onların dinî hassasiyetlerini görseydiniz deli zannederdiniz. Onlar da sizin dinî yaşantınızı görseydi bunların âhiretten nasibi yok derlerdi.

* Hasan-ı Basrî'ye "Ey Şeyh! Kalplerimiz gaflet uykusunda olduğundan sözlerin gönüllerimizi etkilememektedir, ne yapalım?" diye soranlara "Keşke kalpleriniz uykuda olsa! Çünkü uyuyan dürterek uyandırılabilir. Oysa sizin kalpleriniz ölü olduğundan ne kadar dürtsek de uyanmıyor!" cevabını vermiştir.

* Dinin kökü verâ ve takvadır. Bunu bozan ve ortadan kaldıran ise tamahkârlıktır.

* Kalbin ölümünün nedeni, dünya sevgisi ve hırsıdır.

* Kötülerle düşüp kalkan, iyi insanlara karşı kötü niyetli olur.

* Ebedî ve sonsuz olan cennet şu birkaç günlük amelin değil, iyi niyetin karşılığıdır.

* Verânın üç makamı vardır. Birincisi, verâ sahibi ister öfkeli ister sakin olsun mutlaka hak olanı söyler. İkincisi, uzuvlarını Allah'ın gazabına yol açacak şeylerden korur. Üçüncüsü, Hakk'ın razı olduğu işleri gâye edinir.

* Zavallı insan! Helali hesap ve haramı azap gerektiren bir âleme razı olmuştur!

* Bana göre akıllı ve bilgili kimse odur ki, dünya tutkularını tarumar eder ve enkazı üzerine âhiretini inşa eder. Âhiretini harap edip de bunun enkazı üzerine dünyasını inşa etmez.

* Âdemoğlu şu üç şeyin hasretini çeke çeke can verir: İlki mal toplamaya doyamamış, ikincisi ümit ettiğini elde edememiş, üçüncüsü de böyle bir yolculuk için gerekli olan hazırlığı yapamamış olarak!

Kaynak: Silsile-i Uşşâkiyye — Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, Bursa Akademi 2021